Picture of Yağız Gönüler
Yağız Gönüler

İncelikler Yüzünden

A+ A-

Okuduğumuz metnin ne kadarını anladığımız bir yanda durur, anladığımızla ne yapacağımız başka bir yanda. Belki de okurun en büyük hakkı; istediğini anlayıp cebine koyması ve yola devam etmesi, istemediğini de bir kenarda bırakması. Gözlerimiz satırları süzerken, zihnimiz de mutlaka kendi planını yapar. Kalbe yer var mı oralarda? Mutlaka. Bazı kitapların yüreğimizde ayrı bir yerde durması da bu yüzden. Biliriz, anlasak da hiçbir zaman yaşama imkânımız olmayan duyguları, düşünceleri barındırdığını. Halbuki iyi bir okur, ‘hiçbir zaman’ dememeyi bilir, öğrenmiştir çünkü. Ama hayat sert, hayat acımasız, o hayatı sırtlanmış insanlar gibi. İşte tüm bu nedenlerle, Orhan Pamuk’a hak veriyorum, şöyle diyor İstanbul kitabında: “Benim için kitap okurken hâlâ önemli olan anlamaktan çok, okuduğum şeye uygun düşler kurmaktır.”

Son aylarda okuduğum veya karıştırdığım kitapların ekseriyetinde şu duygular gözüme, gönlüme çarptı hep: incelik, nezaket, şefkat, merhamet. Şimdi kabul edelim, okuduğumuz metinlerde, gezindiğimiz kurguların içinde mutlaka aradığımız, ihtiyacımız olan bir şey vardır. Metin de okurunu arar çünkü. Sen Onu Kaybettin’i ilk çıktığı vakitlerde almış, bir solukta okumuştum. Yeniden göz gezdirmek isterken, daha önce okuduğum hâlde yeniden okuyuşumda beni etkileyen bir anekdotla karşılaştım. Her karşılaşma, yeni bir karşılaşmadır yahut öyle olmalıdır, buna inanırım. Okuyalım:

“Bir çöpçü selam verdi. Biraz evvel bu adamcağız, simitçiden simit almak istedi. Elini cebine soktu, çıkardığı parayı simitçiye gösterdi; fakat simitçi o parayla ona simit vermedi. Anladım ki parası yetişmiyor. Seslendim: ‘Ver o adamcağıza simit’ dedim. Simitçi de verdi. Derken bunu gören bir, bir daha, bir daha. Üç çöpçü birden meydana çıktı. Onlara da verdi. İki de amele geldi, onlara da ‘Alın’ dedim. Sonra simitçiyi çağırarak hesabı sordum. ‘18 kuruş’ dedi. Verdiğim para, 20 para fazla geldi. Onu iade etmek istedi. ‘Gerisi sende kalsın’ dedim ve Kâinat’a dedim ki: Bak kızım, şimdi ben bu kadar kalbi memnun ettiğimden dolayı bir gurur hissedebilir miyim? Eğer işin hakîkatini bilirsem hayır. Bana bu parayı veren kimdir? Allah. O halde Allah’ın verdiği paradan cüz’î bir miktarını gene Allah’ın kullarına vermek, gururu mûcip olacak bir cömertlik midir? Cömertlik nedir size söyleyeyim mi? Cömertlik nefsin arzularından fedakârlık yapmaktır. Kaç kişi simit almış 18 kuruşa? 6 kişi. Biz hakîkat dilencisiyiz. Gâvurdan, çıfıttan, kimden hakîkate müteallik bir söz duyarsak keşkülümüzü uzatırız. Fakat hakîkat sözünü de herkes anlamaz. Mesela diyoruz ki: ‘Geçmiş de gelecek de hâlin içindedir’, bunu bir söz diye dinliyor. Halbuki manasını anlasa bütün hayatını ıslâha kâfi gelecek bir söz. Bir hakîkat bu. Zîra hâlde bulduğun şeyler, geçmişte yaptıklarının semeresidir. Gelecekte bulacağın şeyler de şimdi yaptığının eserleridir.”

Şu hikâyede birbiriyle iç içe geçmiş kaç duygu var? Aradığım her şey var belki de. Tekrar saymamızda bir beis yok: incelik, nezaket, şefkat, merhamet. Yirmi yıla yaklaştı, bizim topraklarımızı bu duygularla mayalamış insanların hayatlarını, çabalarını, eserlerini okuyorum. Zaman oldu; okuma grupları kuruldu, atölyeler düzenlendi. Kaç defa bu kitapların, anıların üzerinden geçildi. Her seferinde aynı şaşkınlık, aynı hayranlık gönlümden doldu taştı. Bütün bu duyguların, yaşanılamayacak şeyler olmasından falan değil. Ya da bu davranışları göremez oluşumuzla ilgili değil. Bazıları, “yeryüzünde bir garip ve yolcu” gibi yaşamayı o kadar benimsemişler ki bu anılarını dile getirirken bile başka bir şeye dikkat çekiyorlar aslında. Bunlar birer cevher; hepimizin içinde olan isimler, erdemler. O kadar uzağız ki kendimizden, bu cevherlerle karşılaşınca yüreğimiz uçuşuyor, ayaklarımız yerden kesiliyor. Çok zor, çok hayali bir şeymiş gibi. Anlamak mı istemiyoruz, işimize mi gelmiyor? Hatta bu metnin başına dönecek olursam; okuduğumuz böylesi güzel anılardan payımıza bir şey düşmesin diye mi kaçıyoruz yoksa? Hiçbirine cevap veremiyorum. Tanpınar’ın sesini duyuyorum o arada: “Her okuduğunu kendine çevrilmiş bir silâh yapmaktan vazgeç!”

Bugün bu yazıyı okuyanlara ev ödevi olsun. Son zamanlarda görmeye hasret kaldığınız bir hareket, bir tavır, davranış, erdem… İster bir yerlere yazın, ister düşünün sadece. Ama mutlaka düşünün. Ömrümüzden kopup gitmek ister gibi yaşıyoruz çünkü, koşarcasına, kendimizi daha çok kaybetmek istercesine. Arada öyle güzellikler kaçıyor ki… Temaşa da seyir de bizi bir yerlerde bekliyor oysa, her şeyi yerli yerine koymak için. Merkezimizi bulmak için.

Okuduklarımdan, özlediğim hislerden, sürdüğüm izlerden bu kadar bahsettiğime göre artık hayata geri dönebilirim. Çünkü önce hayat gelir…

Kendi kendime söyleniyorum birkaç gündür. Bir şeylerin fazla üzerine düşmekten tutun da aman kalpler kırılmasın diye hayır diyememeye kadar, her şeyden bir parça koyuyorum önüme. Bir şekilde bazılarını unutup kenara kaldırabiliyorum, fakat kimi hadiseler çok can sıkıyor. Mesela: benden bir şey istendiğinde mutlaka özen gösteriyorum. Bekletmeyi sevmiyorum, imkanımın yetmeyeceği bir şeyse başka bir elden destek alıyorum, ama mutlaka hallediyorum. Bu bir telefon numarası olabilir, bir fotoğraf, video, soğuk sıkım zeytinyağı, araba kokusu, koli bandı, ne olursa. Vaziyet şuraya geldi: Yağız nasılsa halleder, nasılsa evet der. Bu can sıkıcı durumun bir üst versiyonu da var: ben bir şey beklediğimde, istediğimde, önümde devasa boşluklar bulmam ve el yordamıyla yol aramam. Yaptığım hiçbir şeyi iyilik namına yapmadım, ama evet, nezaket. Peki nezaket tek taraflı bir şey mi olmalı? Pelerinim var da, uçuyorum da benim mi haberim yok? Hayır, süperman değilim, hiç olmayacağım.

Peki bu kendi kendime siteme ne vesile oldu? Bir arkadaşımın telefonu. Selam Yağız, n’aber? O kadar otomatiğe bağlamışım ki artık, cevap hemen iş, güç, koşturmaca olunca karşıdaki ses şöyle geldi bu kez: Bırak işi gücü şimdi ya, seni soruyorum seni, sen nasılsın?

Küçük gibi görünen dev bir nezaket ve kırılma anı. Telefonu kapattıktan sonra hemen aklıma Meltem Gürle’nin o nefis denemesi geldi: İncelikler Yüzünden. Ve o harika paragraf: “Bizi mahvedenin kabalıklar olduğunu zannederiz. Oysa asıl incelikler yıkar hepimizi. Kabalık; içinde yaşadığımız, kendimizi hazırladığımız, hatta bir dereceye kadar baş etmeyi öğrendiğimiz bir şeydir. Dünya iyi bir yer değildir. Hayat acımasız, insanlar hoyrat, mutluluklar geçicidir. Bunu beş yaşında falan öğreniriz. Sonrası üç aşağı beş yukarı hep aynı teranedir.”

Dört haftadır her cumartesi bir vakıfta deneme yazma dersleri veriyorum. Her derste mutlaka iyi bir deneme metni de okuyorum. Bugün neden bunu okudum? İncelikler yüzünden…