İnsan Olmak, Ahlak ve Hakikatin Peşinde Bir Ömür
- Tarih:
İnsan, bu dünyaya yalnızca yaşamak, ihtiyaçlarını karşılamak ve hayatını sürdürmek için gelmiş bir varlık değildir. İslam düşüncesine göre insanın varlık gayesi, evrendeki bütün mahlûkatla paylaştığı kulluk hakikatini bilinçli bir idrak ve iradeyle gerçekleştirmektir. Taşın, ağacın, yıldızların ve yeryüzündeki bütün varlıkların kendilerine mahsus bir tesbihi vardır. İnsan ise bu büyük varoluş düzeni içerisinde yalnızca var olan değil, var olduğunun farkına varabilen; kendisini, dünyayı ve Rabbini idrak ederek tercihte bulunabilen bir varlıktır. Onun ayrıcalığı, yalnızca akla sahip olmasında değil, bu akıl sayesinde kendi varlığını sorgulayabilmesinde, yaptığı eylemlerin anlamını kavrayabilmesinde ve hayatını bilinçli bir yönelişle biçimlendirebilmesindedir.
Bu sebeple insanın hayatı, doğum ile ölüm arasına sıkıştırılmış biyolojik bir süreçten ibaret değildir. Klasik İslam düşüncesinde dünya hayatı, kendi içinde tüketilip sona eren bağımsız bir amaç olarak değil, daha yüksek ve ebedî bir hakikate açılan yol olarak görülür. Dünya, insanın yalnızca yaşadığı bir mekân değil; kim olduğunu anladığı, neye değer verdiğini belirlediği ve varoluşunun istikametini tayin ettiği bir imtihan alanıdır. İnsan burada yalnızca birtakım işler yapmaz; aynı zamanda yaptığı işler aracılığıyla kendisini inşa eder. Bu bakımdan hayatın asıl değeri ne kadar uzun sürdüğünde veya ne kadar maddi imkân sunduğunda değil, insanı hangi hakikate yaklaştırdığında aranmalıdır.
İnsanı insan yapan temel unsurlardan biri, davranışlarına ahlaki anlamlar yükleyebilmesidir. İnsan yalnızca eylemde bulunmaz; yaptığı şeyin iyi mi kötü mü, adil mi zalimce mi, vefalı mı vefasız mı olduğunu da düşünür. Birine yardım etmek, sahip olduklarını paylaşmak, haksızlık karşısında susmak veya başkasının hakkını gözetmeden kazanç elde etmek, fiziksel olarak gerçekleşen eylemler olmanın ötesinde, insanın kendisine ve başkalarına ilişkin ahlaki tutumunu açığa çıkarır. Üstelik insan, yalnızca yaptığının farkında olan değil, farkında olduğunun da farkına varabilen bir varlıktır. Kendi davranışını değerlendirebilir, niyetini sorgulayabilir, geçmişteki bir kararından pişmanlık duyabilir ve gelecekte nasıl biri olmak istediğine karar verebilir. Bu katmanlı bilinç, ahlaki hayatın imkânını oluşturur. İnsan, eylemleri kadar o eylemlere yüklediği anlamlarla, savunduğu değerlerle ve zaman içinde geliştirdiği karakterle de var olur.
Bireysel kimliğimiz ve toplumsal hayatımız, büyük ölçüde bu ahlaki kabuller etrafında şekillenir. Güven, adalet, merhamet, sorumluluk ve vefa gibi değerler olmadan aile, dostluk, komşuluk veya toplumsal dayanışma sürdürülebilir mi? İnsanların birbirine verdiği sözlerin anlamını yitirdiği, hakkın yalnızca güçlünün belirlediği bir toplumsal düzen, teknik bakımdan gelişmiş olsa bile insani bakımdan ne ölçüde gelişmiş sayılabilir? Ahlak, bu yönüyle insan hayatına sonradan eklenen bir süs değildir. Birlikte yaşamanın, kendimizi tanımanın ve eylemlerimize anlam vermenin kurucu unsurlarından biridir. İnsan, ahlaktan bağımsız bir toplumsal hayat kuramaz; çünkü toplumsal hayat dediğimiz şey, yalnızca insanların bir arada bulunmasından değil, aralarındaki ilişkilerin hangi değerler üzerine kurulacağından meydana gelir.
Ahlakın Temeli ve İnsanın Görünmeyene Açılan Yönü
Ahlakın neye dayanacağı, felsefenin en eski ve en temel sorularından biridir. İnsanın iyi ve kötüyü birbirinden ayırmasını sağlayan ölçüt nedir? Bir davranış, yalnızca sonuçları yararlı olduğu için mi iyidir, yoksa yararın ötesinde bir doğruluk ve sorumluluk ölçüsü var mıdır? İnsan, kendi çıkarına aykırı düştüğü hâlde neden adaleti savunmalı, kendisine hiçbir karşılık sağlamayacak bir iyiliği neden yapmalıdır? İslam düşüncesi, bu soruları insanın Allah’la, kendisiyle ve diğer varlıklarla kurduğu ilişki içerisinde ele alır. Ahlakın nihai ufku, yalnızca toplumsal düzenin korunması veya bireysel huzurun sağlanması değildir; hakikate uygun bir hayat sürmek ve insanın yaratılış gayesine yönelmesidir. İyilik, böylece yalnızca dışarıdan belirlenen bir davranış kuralı olmaktan çıkar, insanın varoluşuyla ilgili bir sorumluluğa dönüşür. Bununla birlikte, dine inanmayan insanların ahlaki davranışlar sergileyebildiği de açık bir gerçektir. Bir ateist adalet duygusuyla hareket edebilir, bir inançsız başkasının acısını içtenlikle paylaşabilir ve hiçbir dünyevi karşılık beklemeden fedakârlıkta bulunabilir. Dolayısıyla insanların ahlaki davranabilmesini yalnızca açık bir dinî inanca bağlamak, insan tecrübesinin çeşitliliğini açıklamakta yetersiz kalır.
Ancak burada başka bir soru ortaya çıkar: Ahlaki davranışın mümkün olması ile ahlakın nihai olarak temellendirilmesi aynı şey midir? İnsan, dinî bir inanca sahip olmaksızın iyi davranabilir; fakat iyiliğin neden bağlayıcı olduğu, adaletin neden çıkarlarımızdan üstün tutulması gerektiği ve insan onurunun hangi temele dayandığı ayrıca tartışılabilir. İnsan, içine doğduğu dilin, kültürün, geleneğin ve ortak hafızanın taşıdığı değerlerle büyür. Bu değerlerin bir kısmı, kaynağı açıkça dinî olarak tanınmasa bile, geçmişten devralınmış ahlaki ve metafizik kabullerin izlerini taşıyabilir. İnsanın vicdanı, sorumluluk duygusu ve kendisini aşan bir ölçüye bağlı olma ihtiyacı, yaşadığı kültürden bağımsız biçimde oluşmaz. Bununla birlikte, bu tarihsel mirasın varlığı tek başına ahlakın metafizik temelini kanıtlamaz; daha ziyade ahlaki düşüncenin hangi kültürel ve düşünsel zeminlerde geliştiğini anlamamıza yardımcı olur.
Asıl mesele, insanın hangi inanca sahip olduğundan önce, iyi ve kötüyü hangi ölçüyle değerlendirdiği ve bu ölçünün gereklerini kendi hayatında ne ölçüde yerine getirdiğidir. İnanç, ahlaki hayatın derinliğini ve yönünü belirleyebilir; fakat insanın inandığını söylemesiyle o inancın ahlaki sonuçlarını yaşayabilmesi arasında daima aşılması gereken bir mesafe vardır.
İslam Medeniyetinde Akıl, Vahiy ve Hikmet
İslam medeniyetinin düşünce tarihi, din ile aklın birbirini dışladığı basit bir karşıtlık üzerinden okunamaz. Kelam, felsefe ve tasavvuf, farklı yöntemleri ve öncelikleri bulunmakla birlikte, Müslümanların hakikati anlama çabasında belirleyici olmuş üç büyük düşünce geleneğidir. Kelam, inanç esaslarını akli yöntemlerle açıklamaya ve savunmaya yönelirken felsefe, varlığı, bilgiyi, insanı ve ahlakı aklın imkânları içerisinde araştırmış; tasavvuf ise insanın manevi dönüşümünü, kalbin arınmasını ve hakikatin yaşanarak idrak edilmesini öne çıkarmıştır. Bu gelenekler arasında zaman zaman ciddi anlaşmazlıklar yaşanmış, aklın sınırları, bilginin kaynakları ve dinî hakikatlerin nasıl anlaşılması gerektiği üzerine yoğun tartışmalar yürütülmüştür. Fakat bu tartışmaların varlığı, söz konusu geleneklerin medeniyetin düşünsel kuruluşundaki önemini ortadan kaldırmaz. Aksine, İslam düşüncesinin zenginliği, farklı yöntemlerin hakikat arayışına katılabilmesinden ve kendi sınırlarını tartışmaya açabilmesinden doğmuştur.
Felsefi birikimi dışlayarak İslam medeniyetini anlamaya çalışmak, bu medeniyetin kendi kendisini sorguladığı, kavramlarını geliştirdiği ve başka düşünce gelenekleriyle karşılaşarak dönüştüğü tarihsel süreçleri gözden kaçırmak demektir. Tefsirden fıkıh usulüne, kelamdan ahlak düşüncesine kadar pek çok alanda akıl yürütmenin, kavramsal ayrımların ve yöntem tartışmalarının izleri bulunur. Bu nedenle medeniyet mirasına sahip çıkmak, yalnızca geçmişte üretilmiş sonuçları tekrarlamak değil, o sonuçları mümkün kılan düşünme biçimlerini de kavramaktır. Bir medeniyetin düşünsel mirası, ancak sorgulandığı, anlaşıldığı ve yeni sorularla yeniden ilişkilendirildiği ölçüde canlı kalır. Geçmişi korumak, onu tartışılmaz bir kalıba dönüştürmek değildir. Asıl koruma, geçmişin hangi sorulara cevap aradığını anlamak ve bugünün sorunları karşısında o düşünsel mirasla sahici bir ilişki kurabilmektir.
Modern çağ, insanlığın bilgi ve teknoloji alanında olağanüstü imkânlar elde ettiği bir dönemdir. İnsan, bir zamanlar günlerce süren mesafeleri saatler içinde aşabilmekte, doğanın daha önce çözülemeyen birçok sırrını araştırabilmekte ve kendi yaşam koşullarını büyük ölçüde değiştirebilmektedir. Fakat bu gelişmelerin beraberinde getirdiği önemli bir yanılgı vardır: Teknik imkânların artışını, insanın ahlaki bakımdan da ilerlemesiyle özdeşleştirmek. Oysa bir traktörle toprağı sürmek, sabanla sürmekten teknik bakımdan daha ileri bir yöntemdir. Benzer biçimde fiziksel evrenin işleyişini daha ayrıntılı açıklamak, bilimsel bilgimizi genişletir. Ancak bu gelişmeler, tek başına insanın daha adil, daha merhametli veya daha bilge bir varlık hâline geldiğini göstermez. Bir toplumun üretim kapasitesi artabilir, ulaşım ağları genişleyebilir, bilgiye erişim kolaylaşabilir; buna rağmen o toplumda insanın insana uyguladığı zulüm, haksızlık ve sömürü varlığını sürdürebilir.
Demek ki ilerleme dediğimiz olguyu tek bir ölçüye indirgeyemeyiz. Bilimsel ilerleme, teknik ilerleme, ekonomik gelişme ve ahlaki olgunlaşma birbirleriyle ilişkilidir; ancak aynı şey değildir. İnsanlığın bir alanda daha ileri gitmesi, diğer alanlarda da kendiliğinden gelişeceği anlamına gelmez. İslam düşüncesinin nebevi tecrübe etrafında şekillenen ahlak ve hikmet anlayışı, bu noktada önemli bir ölçü sunar. İnsanın değeri, yalnızca doğa üzerinde ne kadar hâkimiyet kurabildiğiyle değil, bu hâkimiyeti hangi amaçlar doğrultusunda kullandığıyla da ilgilidir. Bilgi, merhametten; güç, adaletten; imkân, sorumluluktan koptuğunda insanın gelişimi kendi içinde bir çelişki taşımaya başlar. Bu nedenle insan olmanın özünü aşan mutlak bir insani ilerleme iddiasını ihtiyatla karşılamak gerekir. İnsanlık bazı şeyleri daha iyi yapmayı öğrenebilir; fakat neyin iyi olduğunu anlama, iyiyi isteme ve iyilik uğruna bedel ödeme meselesi her kuşakta yeniden karşısına çıkar. Teknoloji bize neyi yapabileceğimizi gösterir; neyi yapmamız gerektiği sorusunu ise tek başına cevaplayamaz.
Kötülük meselesi de bu çerçevede ele alınmalıdır. İslam düşüncesinde kötülüğün varlığı, insanın iradesi, imtihanı, dünyanın sınırlı niteliği ve ilahi hikmet gibi farklı başlıklar altında tartışılmıştır. İlahi isimlerin tecellisiyle ilgili açıklamalar da bu düşünce tarihinin önemli bir parçasıdır. Ancak kötülüğün ilahi hikmet içindeki yerini tartışmak, kötülüğü ahlaken meşru görmek veya ona kayıtsız kalmak anlamına gelmez. İnsan, kötülüğün neden var olduğunu sorgularken aynı zamanda ona karşı sorumluluğunu da üstlenmek zorundadır. İnsanın başına gelebilecek en büyük felaketin yalnızca maddi kayıplardan ibaret olmadığı düşüncesi de buradan anlaşılabilir. Maddi yoksunluk, hastalık ve acı elbette insan hayatında derin yaralar açar. Fakat insanın hakikat duygusunu kaybetmesi, vicdanını susturması ve hayatını kendisini aşan hiçbir değeri tanımadan sürdürmesi de en az bunlar kadar temel bir varoluş meselesidir. Dinî bakış açısından küfür ve hidayetten mahrumiyet, insanın yalnızca dünya hayatındaki konumunu değil, nihai yönelişini de ilgilendirir.
İnsanın kendisini tanıması, yalnızca ne istediğini bilmesiyle mümkün değildir; neden istediğini, arzusunun kendisini nereye götüreceğini ve istediği şeyin gerçekten iyi olup olmadığını da sorgulaması gerekir. Çünkü insanın iç dünyası, her zaman aynı yönde hareket eden uyumlu güçlerden meydana gelmez. Bedenin ihtiyaçları, anlık hazlar, alışkanlıklar, korkular, beklentiler ve aklın değerlendirmeleri çoğu zaman birbirleriyle çatışır. Susayan beden su ister. Yorgun düşen insan dinlenmek, haz arayan insan arzusunu hemen tatmin etmek ister. Buna karşılık insan, bazen daha yüksek bir amaç uğruna bu istekleri erteleyebilir. Oruç tutarken açlık ve susuzluğa rağmen iradesini koruması, öfkelendiği hâlde kendisini tutması veya kendi çıkarına uygun olduğu hâlde haksız bir kazancı reddetmesi, bu çatışmanın somut örnekleridir.
İrade, tam da bu noktada belirginleşir. İnsan, birbirine rakip istekler arasında seçim yaparken yalnızca neyi arzuladığını değil, neyi doğru bulduğunu da hesaba katabilir. Anlık haz ile uzun vadeli fayda, kişisel çıkar ile adalet, bedensel rahatlık ile manevi sorumluluk arasında bir tercih yapar. Bu bakımdan irade, insanın arzularından bütünüyle bağımsız olması değil, arzularını değerlendirebilmesi ve onlara hangi ölçüyle yön vereceğine karar verebilmesidir. Ne var ki insanın doğruyu bilmesi, her zaman doğru olanı yapması için yeterli değildir. Alışkanlıklar, mizacın eğilimleri, tecrübesizlik, korkular ve arzuların yoğunluğu, aklın yargılarını etkisiz bırakabilir. İnsan bazen kendisine zarar vereceğini bildiği bir davranışı sürdürür; bazen yanlış olduğunu kabul ettiği bir tercihi yapar. Çünkü bilmek ile istemek, istemek ile gerçekleştirmek arasında bir mesafe vardır.
Nefis terbiyesi, bu mesafeyi kapatma çabasıdır. Buradaki amaç, insanın bütün arzularını yok etmesi veya bedeniyle düşmanca bir ilişki kurması değildir. Asıl mesele, arzuların hayat üzerindeki belirleyici gücünü sorgulamak ve onları daha kapsamlı bir anlam düzeni içerisinde eğitmektir. Dünya hayatının nimetlerini bütünüyle reddetmek değil, onları nihai amaç hâline getirmemek; hazlardan vazgeçmeyi mutlak bir değer saymak değil, gerektiğinde daha üstün bir amaç uğruna hazları erteleyebilmek önemlidir. İnsanın arzularını Allah rızası ve ebedi mutluluk ufkunda dönüştürebilmesi, yalnızca bir defalık kararla gerçekleşmez. Bu, süreklilik isteyen bir eğitim, dikkat ve disiplin meselesidir. İnsan her tercihinde biraz daha kendisi olur; fakat bu kendilik, hazır bulunan bir özün değişmeden korunmasından çok, tekrar edilen eylemler ve sürdürülen yönelişler aracılığıyla biçimlenir.
Belki de insanın özgürlüğü, her istediğini yapabilmesinden çok, istediği her şeyin peşinden gitmek zorunda olmadığını fark etmesinde yatar. Her arzuya boyun eğmek özgürlüğün değil, bağımlılığın işareti olabilir. İrade ise insanın kendi iç dünyasına mesafe alabilmesi, arzularını tartabilmesi ve hayatına bilinçli bir yön verebilmesiyle güçlenir.
Malumat Çağında Bilgi ve Hikmet
İçinde yaşadığımız çağda bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaşmıştır. Birkaç tuşla milyonlarca sayfaya, sayısız kitaba, konferansa ve araştırmaya erişebiliyoruz. Daha önce uzun araştırmalarla elde edilebilen pek çok malumat, bugün birkaç saniye içinde önümüze geliyor. Fakat bu kolaylık, insanın gerçekten daha bilgili ve daha hikmetli hâle geldiğini söylemek için yeterli değildir. Çünkü malumata ulaşmakla bilgi sahibi olmak, bilgi sahibi olmakla da hikmete ulaşmak birbirinden farklı aşamalardır. Malumat, insanın zihnine ulaşan verilerin ve enformasyonun toplamı olabilir. Bilgi, bu malumatın kavranması, sınanması, ilişkilendirilmesi ve gerekçelendirilebilmesiyle oluşur. Hikmet ise bilginin sınırlarını, bağlamını ve hangi amaç doğrultusunda kullanılacağını anlayabilmeyi de gerektirir.
Bir konuda çok sayıda metin okumak, o konunun uzmanı olmaya yetmez. Bir düşünürün birkaç cümlesini ezberlemek, onun düşünce sistemini kavramak anlamına gelmez. Tarih hakkında yüzlerce bilgiye sahip olmak, tarihsel olaylar arasındaki nedensellik ilişkilerini görebilmeyi kendiliğinden sağlamaz. Bilgi, insanın zihninde düzen kurulmasını; kavramların birbirinden ayrılmasını, iddiaların gerekçelendirilmesini ve karşı görüşlerin ciddiyetle değerlendirilmesini gerektirir. Gerçek bir bilgi birikimi, zaman ve emek ister. Uzun okumalar, tekrarlar, notlar, tartışmalar, yanlışlardan dönmeler ve gerektiğinde yıllarca aynı meselenin üzerinde çalışmak gerekir. Uzmanlık, yalnızca çok şey bilmek değil, bilinenin sınırlarını da fark edebilmektir. Âlimlik ve ariflik ise farklı geleneklerde farklı anlamlar taşısa da, salt malumat biriktirmeye indirgenemeyecek bir derinlik ve olgunluk talep eder.
Dijital çağın temel paradokslarından biri, bilgiye erişimi kolaylaştırırken dikkati dağıtması ve derinleşmeyi zorlaştırabilmesidir. İnsan, sürekli yeni bir şey öğreniyor hissine kapıldığı hâlde hiçbir meseleyi yeterince düşünemeyebilir. Bir düşüncenin peşinden uzun süre gitmek yerine bir başkasına geçebilir; her konuda fikir sahibi olduğunu zannederken hiçbir konuda sağlam bir hüküm geliştiremeyebilir. Bu nedenle günümüz insanının ihtiyacı yalnızca daha fazla bilgi edinmek değil, bilgiyi değerlendirme yeteneğini geliştirmektir. Neyi bilmediğini fark etmek, bir iddiaya hangi gerekçeyle inandığını açıklayabilmek, karşısındaki görüşü çarpıtmadan anlayabilmek ve gerektiğinde kendi hükmünü değiştirebilmek, entelektüel olgunluğun temel göstergeleridir. Bilginin değeri, yalnızca zihnimizde ne kadar yer kapladığıyla değil, düşünme biçimimizi ne ölçüde dönüştürdüğüyle ölçülür.
Kendi düşünce dünyasını kurmak ve sahici bir aydın olmak isteyen bir gencin önünde, birbirini tamamlayan üç temel sorumluluk vardır. Bunlardan ilki, içinde yaşadığı dünyayı anlamaktır. İkincisi, kendi tarihini ve medeniyetini tanımaktır. Üçüncüsü ise dil, din ve tarih gibi bir toplumun hafızasını ve kimliğini oluşturan temel alanlarda derinleşmektir. Dünyayı anlamak, güncel olayları takip etmekten ibaret değildir. Bugünün siyasi dengeleri, ekonomik ilişkileri ve hukuki kurumları, uzun tarihsel süreçlerin sonucudur. Modern devletin oluşumunu, kapitalizmin gelişimini, sömürgecilik tarihini, uluslararası ilişkileri ve çağdaş hukuk düzenlerini anlamadan günümüz dünyasına ilişkin sağlıklı değerlendirmeler yapmak güçleşir. Türkiye’nin ve İslam dünyasının bugünkü konumunu kavrayabilmek için de bu tarihsel ilişkileri bilmek gerekir.
Gündemi takip etmek önemlidir; fakat gündemin arkasındaki yapıyı anlamak daha önemlidir. Bir olayın ne zaman gerçekleştiğini bilmek başka, hangi tarihsel koşullar içinde ortaya çıktığını kavramak başkadır. Siyasi söylemleri tekrar etmek başka, bu söylemlerin hangi çıkar ilişkilerine, düşünsel geleneklere ve toplumsal beklentilere dayandığını analiz etmek başkadır. Aydın olmanın başlangıcı, olaylar karşısında yalnızca tepki veren değil, olayları meydana getiren koşulları anlamaya çalışan bir zihin geliştirmektir. İkinci sorumluluk, insanın kendi medeniyetini ve tarihini tanımasıdır. İçinde yaşadığımız toplumun dilini, değerlerini, kurumlarını ve düşünce biçimlerini anlamak için tarihsel hafızasına başvurmak zorundayız. İslam medeniyetinin bilim, felsefe, hukuk, sanat ve ahlak alanlarında ortaya koyduğu birikimi tanımak, geçmişle övünmekten çok daha fazlasını gerektirir. Bu mirasın hangi şartlarda oluştuğunu, hangi sorunlara cevap verdiğini, hangi tartışmalardan beslendiğini ve hangi sebeplerle dönüşüme uğradığını kavramak gerekir.
Kendi tarihini tanımayan insan, bugünü çoğu zaman başlangıcı olmayan bir olaylar dizisi gibi görür. Böyle bir bakış, bir yandan geçmişi romantikleştirmeye, diğer yandan onu bütünüyle değersizleştirmeye elverişlidir. Oysa tarih, ne yalnızca övünülecek başarıların ne de mahkûm edilecek hataların toplamıdır. Tarih, insan topluluklarının imkânlarını, çelişkilerini, başarılarını ve başarısızlıklarını birlikte anlamaya çalıştığımız geniş bir tecrübe alanıdır. Üçüncü sorumluluk ise dil, din ve tarih ekseninde ortak bir tefekkür düzeyi geliştirmektir. Dil, yalnızca iletişim kurduğumuz bir araç değil, dünyayı kavramamızı sağlayan temel yapılardan biridir. Kavramlarımız düşünme biçimimizi etkiler; bir dilin edebiyatı, atasözleri, deyimleri ve düşünce geleneği, toplumun hafızasını kuşaktan kuşağa taşır. Dili yüzeysel kullanan insanın, düşüncesini derinleştirmesi de güçleşir.
Din, toplumların yalnızca ibadet biçimlerini değil, değerlerini, tarihsel tecrübelerini, zaman ve ölüm anlayışlarını, adalet ve sorumluluk tasavvurlarını da etkilemiştir. Tarih ise dilin ve dinin toplumsal hayatta nasıl biçimlendiğini, değiştiğini ve farklı koşullarda yeniden yorumlandığını gösterir. Bu üç alanı birbirinden kopuk biçimde değil, aralarındaki ilişkileri gözeterek incelemek, insanın hem kendi toplumunu hem de başka toplumları daha derinlikli anlamasına yardımcı olur. Elbette aydın olmak, yalnızca bu üç alanda bilgi sahibi olmaya indirgenemez. Fakat bu alanlar, insanın düşünsel bağımsızlığını geliştirmesi için sağlam bir zemin sunar. Bunlara bilimsel düşünme, felsefi sorgulama, edebiyat, sanat ve farklı toplumların tecrübelerini tanıma çabası da eklendiğinde daha kapsamlı bir entelektüel ufuk ortaya çıkar.
Aydın, her sorunun cevabını bilen kişi değildir. Aydın, hangi soruların önemli olduğunu fark edebilen, düşüncelerini gerekçelendirebilen, kendi toplumunun meselelerine eleştirel bir dikkatle yaklaşabilen ve öğrendiklerini insan hayatının iyiliğiyle ilişkilendirebilen kişidir. Onu aydın yapan, sahip olduğu unvanlardan veya biriktirdiği bilgilerden önce, hakikat karşısındaki tutumudur.
Bilmekten Olmaya
Bütün bu meseleler, sonunda insanın nasıl bir varlık olmak istediği sorusunda birleşir. Varlık gayesi, ahlak, irade, hikmet, medeniyet ve aydınlanma ilk bakışta farklı alanlara ait görünse de hepsi insanın hayatını hangi ölçülere göre kuracağıyla ilgilidir. İnsan yalnızca dünyayı tanımaya değil, dünyadaki yerini anlamaya; yalnızca bilgi edinmeye değil, bilgiyi doğru kullanmaya; yalnızca arzularını gerçekleştirmeye değil, arzularını sorgulamaya da ihtiyaç duyar. İslam düşüncesinin sunduğu perspektifte insanın kemali, maddi imkânlarının sınırsız biçimde artmasında veya bütün arzularını gerçekleştirebilmesinde aranmaz. İnsan, kendisini aşan bir hakikati tanıdığı, bu hakikat karşısında sorumluluğunu kavradığı ve davranışlarını bu bilinç doğrultusunda biçimlendirebildiği ölçüde olgunlaşır. Bu olgunlaşma, yalnızca bireysel bir iç dünya meselesi de değildir; adaletin, merhametin, bilginin ve hikmetin toplumsal hayatta karşılık bulmasını da gerektirir.
Bu sebeple gençlerin önünde duran görev, yalnızca bir meslek edinmek, sınavları geçmek veya belirli alanlarda uzmanlaşmak değildir. Bunlar hayatın önemli parçalarıdır; ancak insanın bütün varoluşunu açıklamaya yetmezler. Asıl mesele, edinilen mesleği hangi değerlerle icra edeceğimiz, sahip olduğumuz bilgiyi hangi amaçlarla kullanacağımız ve yaşadığımız toplumun geleceğine nasıl bir katkıda bulunacağımızdır. İnsan, kendi çağının sorunlarını anlamadan dünyaya karşı sorumluluğunu yerine getiremez. Kendi medeniyetinin hafızasını tanımadan içinde yaşadığı kültürün imkânlarını ve sınırlarını kavrayamaz. Ahlaki bir ölçü geliştirmeden bilgisinin ve gücünün nereye yönelmesi gerektiğini belirleyemez. İradesini eğitmeden bildiği doğruların gereğini yerine getirmekte zorlanır.
Belki de bütün mesele, insanın “bilmek ile olmak arasındaki mesafeyi kapatma çabasında” düğümlenmektedir. Çünkü insanın çok şey bilmesi, bildiği hakikate uygun yaşadığı anlamına gelmez. Adaleti anlatmak başka, adil olmak; merhameti övmek başka, merhamet göstermek; hikmet üzerine konuşmak başka, hayatın içinde hikmetle davranmak başka şeydir. Hakiki bir aydınlanma, insanın zihnini bilgiyle doldurmasından ibaret değildir. Zihnin hakikati araması, vicdanın bu arayışa eşlik etmesi ve iradenin bulunan hakikatin gereklerini hayata taşıması gerekir. Böyle bir çaba, insanın hem kendisiyle hem toplumuyla hem de varoluşun nihai anlamıyla kurduğu ilişkiyi dönüştürebilir.
İnsan olmak, yalnızca dünyada bulunmak değil, dünyadaki varlığının anlamını üstlenmektir. Aydın olmak, yalnızca görmek değil, gördüğünü anlamlandırmak; anlamlandırdığını sorgulamak ve ulaştığı sonuçların sorumluluğunu taşımaktır. Bilgelik ise bütün bunları, insanın sınırlarını unutmadan ve hakikat arayışını hiçbir zaman tamamlanmış saymadan sürdürebilmektir. Belki de insanın bu dünyadaki en büyük imtihanı, sahip olduğu imkânları artırırken niçin yaşadığını unutmamak; dünyayı tanırken kendisine yabancılaşmamak ve bilgi çoğaldıkça hikmete, güç arttıkça adalete, özgürlük genişledikçe sorumluluğa daha fazla yaklaşabilmektir.



