Picture of Hasan Bozgeyikli
Hasan Bozgeyikli

İşin Doğası: Maskeler ve Çıpalar

A+ A-

İş, çoğu zaman hayatın kenarına iliştirilmiş bir zorunluluk gibi anlatılır: “Geçim için çalışırız.” Doğrudur; ama eksiktir. İş, zaman duygumuzu şekillendirir, bedenimizi ve ruhumuzu disipline eder, kendimize ve başkalarına nasıl göründüğümüzü belirler. Bir maaş bordrosundan ibaret değildir; kimlik, itibar, aidiyet gibi görünmez ama belirleyici değerlerle çalışır.

Genç birinin işe girişi genellikle umutla başlar. Diplomalar masaya konur, idealizm parlatılır. Fakat kısa süre içinde fark eder ki: İş yalnızca “yapılan şey” değildir; aynı zamanda maruz kalınan bir iklimdir. O iklimin havasını ücret, çalışma saatleri, fiziksel koşullar belirlediği kadar; dil, ilişki, adalet ve tanınma belirler. İnsan, yalnızca emeğinin karşılığını değil, varlığının kabulünü de arar. Ücret geciktiğinde cüzdan boşalır; saygı geciktiğinde ise insan boşalır.

Çalışma yaşamının paradoksu şudur: Bizi güçlendirenle yıpratan aynı sahnededir. İş; beceriyi keskinleştirir, topluma bağlar, kendimizi işe yarar hissettirir. Ama aynı iş, belirsizlik ve değersizlik duygusu üretmeye başladığında, insan içinden sessizce eksilir. Bir noktadan sonra mesele “ne kadar çalıştığın” değil, kimin için, hangi iklim içinde ve hangi adalet duygusuyla çalıştığındır.

Modern ofislerin görünmez ritüelleri vardır: Gülümsemek, uyum göstermek, “sorun değil” demek. Bir süre sonra bu ritüeller, işin kendisinden daha çok enerji tüketir. İnsanın “kendi olma” kapasitesi, küçük jestlerle törpülenir: Toplantıda sözünün kesilmesi, emeğinin başkasının sunumunda başka bir isimle anılması, “sonrası konuşuruz” diye ertelenen teşekkür… Yorgunluk yalnızca mesai uzadığında değil, tanınma kısaldığında büyür.

İşin felsefî zor sorusu şudur: Ne kadarı benim, ne kadarı benden istenen? Her iş, bir noktada insanı “rol” ile “ben” arasındaki çizgide yürütür. Rol, toplumsal düzenin dili; “ben” ise içteki ses. İklim iyi tasarlanmışsa rol, beni genişletir; kötü tasarlanmışsa beni daraltır. O daralma yabancılaşma diye bildiğimiz o sızıya dönüşür: “Bu ben değilim.” İşte tam orada, performans düşmeden önce anlam düşer. Anlam düşünce de insan, içinden sessizce istifa eder.

Yine de çalışmanın bütünü karanlık değildir. Çünkü emek, doğru bağlamı bulduğunda insanın yerkürenin hareketine katılma biçimidir. Bir hastayı iyileştirmek, bir tasarımı hayata geçirmek, bir sınıfta yüzleri aydınlatmak… Bunlar paranın ölçemediği temaslardır. İnsanı tutan şey, çoğu zaman “büyük hedefler” değil; görünmez ilişkilerdir: Adil bir geri bildirim, açık bir teşekkür, birlikte susabildiğin bir ekip, hata yapabildiğin güvenli bir alan.

O halde soru, “çalışmayı nasıl daha az acı verici kılarız?” değil, “çalışmayı nasıl daha gerçek kılarız?” olmalı. Gerçeklik, üç basit sütunda yükselir:

  • Zamanın dürüstlüğü: Saat kaçta bitiyorsa orada biter. Mola moladır. “Her an ulaşılabilirlik” bir meziyet değil, yavaş yavaş işlenen bir kırılmadır.
  • Adaletin görünürlüğü: Ücret, terfi, takdir; yalnızca hak edilmiş olmakla kalmasın, hak edildiği şekilde görünsün. Adalet söylendiğinde değil, görüldüğünde işler.
  • Dilin şefkati: Eleştiri, insanı küçültmeden yapılabilir. Yöneticilik unvan değil; insan büyütme becerisidir.

Belki de en önemlisi: Kendimizi tamamen işle açıklamaktan vazgeçmek. İş, hayatın tamamı değildir; hayatı anlamlı kılan bileşenlerden biridir. İyi bir iş, hayatı yutarak değil; hayatla uyumlanarak iyidir. İnsan, günün sonunda “ben bugün bir şeye katkı verdim” diyebildiğinde güçlenir. Bu cümle bazen bir projedir, bazen bir meslektaşın yükünü almaktır, bazen yalnızca doğru kelimeyi bulmaktır.

Çalışma yaşamı, bizi ya maskeye ya çıpaya götürür. Maske, dışarıyı idare eder ama içeriyi boğar. Çıpa, fırtınada bile içte bir ağırlık noktası kurar. İyi tasarlanmış bir işyeri kültürü, maskeyi gereksiz, çıpayı mümkün kılar. Çünkü insan, saygı gördüğünde, zamanı kendisine geri verildiğinde ve emeği yerini bulduğunda, yalnızca daha verimli olmaz; daha iyi olur.

İşin doğası budur: Bizi hem kurar hem sınar. Bizim payımıza düşen, onu daha insanca kuracak küçük ama ısrarlı tercihleri çoğaltmaktır. Bazen bu, “Hayır, bugün burada bitiriyorum” demektir. Bazen de “Teşekkür ederim, bu bende iz bıraktı” demek. Küçük görünen bu cümleler, çalışmanın ağır taşlarını yerinden oynatır. Çünkü sonunda anlarız: Hayat, yalnızca çalıştığımız işten değil; işin içinden taşıdığımız insandan yapılır.