İşini Yapmak veya Vaktin Oğlu Olmak
- Tarih:
Bir zaman olsa da okuyup sevdiğimiz kitapları tekrar okusak. Anladığımızı zannettiğimiz cümleleri, ifadeleri ne kadar az anladığımızı, hatta hiç anlamadığımızı görsek böylece. İkinci okuyuşların, üçüncü okuyuşlara gebe oluşu karşısında şaşkına dönsek. Kuvvetli metinlerin ne demek olduğunu öğrensek yeniden. Kitap okumayı bir mesai biçimi hâline getirmenin hem zorluğunu hem de güzelliğini yaşasak. Terlesek, yorulsak, keyiflensek, not alsak. Sonra zaman yine geçse ve biz aynı kitabı üçüncü defa, tekrar okusak. Vay be desek, bunları not etmişim ama şunları hiç görmemişim. Üstelik bu üçüncü okuyuşum, aslında ben iki kere boşuna mı okumuşum? Hayır boşuna değil elbette. Her zamanın farklı bir bakışı, duyuşu, kokusu, tadı var, ondan.
Böyle kitaplar yok mu hayatımızda? Saymakla bitmez demeyeceğim, çünkü böyle kitapların kendine mahsus bir listesi vardır okuyucuda. Hem orta yere çok dökülmez bu liste, hem de zaten öyle ‘popüler’ kitaplar da değildir. Herkes bilir gibi gözükür ama bilmezler, okumuş numarası yapıp internetten topladığı kısa bilgiyle yetinen okurlar da çok vardır. Bu konu, ciddi bir ilişkinin konusu oluyor böylece. Onunla geçirilen saatler, günler, aylar, belki yıllar… Sosyal medyadaki yanılgı payını unutmayalım. Bazı yazarların çok bilindiğini zannediyoruz birkaç bin beğeni görünce. Ama öyle değil, o birkaç binin çeyreği, belki. İki üç video beğenmek, paylaşmak, o yazarın, şairin, ressamın, müzisyenin alametifarikasını keşfetmek olmuyor. Orada duyduğumuz sözler bizi etkiliyor, tesir ve teskin ediyor, belki ondan, ‘anlık’ yani. Bu okuma, bir tür meditasyon, bir tür murakabe. Evet, her ikisi de.


Tam da bu anlattığım gibi, tekrar okundukça kendini daha başkaca açan bir romandır Kıyamet Emeklisi, Şule Gürbüz’ün. Orada bir cümle geçer. “Sadece bir sıkıntıdan emindi ve en büyük talihsizlik kendini meşgul edemeyen ve bunu başkasından talep eden, başkasını buna memur eden insana tesadüf etmek hatta buna çatılmaktı.” der yazar, karakteri Aziz’in zihninden. Başkasına tebelleş olmak diyebilirim buna; birini veya bir şeyi bir kimsenin başına dert etmek, musallat etmek. Hatta, istenmediği halde birinin peşini bırakmayıp rahatsız edecek şekilde hep yanında olmak manasında. Rota belli: kendini meşgul edemeyenin başkasını işgal etmesi, istila etmesi. Fetih değil ama, çünkü fetih açmak demek. İçini açmak, zenginleştirmek, küşat etmek. Demek ki kendini meşgul etmek, zamanı kollamakla aynı istikameti paylaşan iki büyük kıymet. Zamanımı nasıl zenginleştiririm sorusunun da bir cevabı bu. Daha bereketli bir zaman geçirmenin yolu, zamanın ta kendisini hissetmek, onun değerini bilmek.
“Dünya bir ibtila merkezidir. Her ne hâlde bulunursan yine belalara tutulursun. Maarifet, vaktin oğlu olmadadır.” der Kuşadalı İbrahim Halvetî. İptila, bir şeye karşı aşırı düşkünlük anlamına geliyor. Yaldızlı sahneler, parıltılı vitrinler, renkli gibi görünüp bizden her türlü rengi çalabilmeye teşne insanlar, dünyanın enstrümanları. Onlara aldanmak hiç de zor değil. Çoğu zaman aldandığımızı da bilerek. Pişman olmanın hiçbir getirisi olmadığını fark ederek. Şaşırtıcı olan, dünyaya ne kadar düşkün olursak o kadar belayla, dertle, sorunla karşı karşıya geleceğimizi de tecrübe etmişizdir hep. Hani anlatılır ya; ne kadar mal edinirsek o kadar mal daha edinmek isteriz. Ne kadar insan toplamışsak çevremize bir o kadar daha isteriz. Hep ‘daha’nın peşinde oluruz böylece. Eh, dünya, bu ‘daha’ların mekânıdır. Bitmez gibi görünür. Altı delik bir sandıktır oysa. Her şey bitecektir çünkü ve biz bu bilgiyi de hem kitaplardan, hem bilge insanlardan duymuşuz, öğrenmişizdir. Zamanın çok çabuk geçmesinde, bereketli olmayışında bu ‘büyü’ gizli. Hiç de büyüleyici değil oysa. Bir tür sihir. Ama işte panzehir anlatılmış, yazılmış, tatbik edilmiş hep. Kuşadalı gibi, bir başka gönül sultanında da böyle hazine kıymetinde bir söz var. Onu da çekip alalım mektupları içinden. Hasan Sezâî-yi Gülşenî sözüdür: “Benim oğlum; kalp ve gönül gözü açıklığı içinde olup, bir an Hakk’tan gafil olmayasın. Dünya işleri mukadderat levhasında belirmezden evvel resmedilmiştir ki; ona zihin yormanın gereği yoktur. Maksad, hâsıl olanı tahsildir.”
Maksadın, hâsıl olanı, yani ortaya çıkanı kabul edip, o neticeyle yola devam etmek olduğunu anlatan, üstelik bunun nasıl olacağının da reçetesini sunan bir söz bu. Reçetenin başı; kalp ve gönül gözünü açmak, açık tutmak. Niyâzî-i Mısrî’nin “Bir göz ki anın olmaya ‘ibret nazarında / ol düşmenidir sâhibinin baş üzerinde” nasihatini de ayrıca unutmadan. Görünenin ardına da talip olarak ama mutlaka yerini, yurdunu, haddini, hududunu bilerek. Sonra, kalp ve gönül gözü açıklığıyla, devamlı olarak Hakk’ın bir tecelli noktası olduğunu idrak ederek. Her gün, her saat, her an ne isimler tecelli ediyor insanda. Her gün hangi imtihanlar ve neşeler peş peşe geliyor, bir zorunluluk olarak, bir gelişme imkânı olarak, Lütfi Filiz Efendi’nin dediği gibi: “Gâhi zulmet, gâhi envâr, bir bir ardın devreder / gâhi lütuf, gâhi kahır, O’ndan olur be yâhu / imtihan için olubtur dâima neş’e azâb / sen seni bilmek içindir, kahrı lutfu be yâhu!”
Devam edelim Hasan Sezâî-yi Gülşenî’nin sözünden. Dünya işleri, her şeyin en başında tartılmıştır, yazılmıştır, çizilmiştir. İnsanın başına ne geleceği, nelere kavuşup nelere hasret duyacağı bellidir. Bunları düşünmekle hiç oyalanma, çünkü seni oyalar. Hem bu öyle bir oyalanmadır ki insanı yutar. Yutanın adı da dünyadır. Yutmasın seni dünya, bunun için vaktini gözet, başına geleni kabul et, onunla ne yapacağını düşün, karar ver, eyleme geç ve şikayet etme, inkâr etme, suçlama, yargılama. Gör bak ondan sonra tahsilin zevki, neşesi nasıl cereyan ediyor gönlünde. Yaşadığın ev, yürüdüğün sokak, büyüdüğün şehir değişecek gözünde. İnsanlara bakışın değişecek, seviyorum – sevmiyorum ayrımı gidecek ve onun yerine daha makulü olan tercih ediyorum – etmiyorum gelecek.
Bir vakitler ‘kendini bilme’ yoluna dalan okurların elinde gezen, yani çok popüler bir kitap vardı: Şimdi’nin Gücü, Eckhart Tolle. Hâlâ da okunur, sevilir, istifade edilir. Bakın orada kimlerden bahsediliyor ve kimlerin düşüncelerinden yararlanmak gerektiği söyleniyor: “Şimdi, İslam’ın mistik kolu olan Sufizm (tasavvuf) öğretisinin de merkezini oluşturur. Sufilerin, “Sufi şimdiki ânın çocuğudur” diye bir deyişi vardır. Sufizmin en büyük şairi ve öğretmeni Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî şöyle der: “Geçmiş ve gelecek, Tanrı’yı bizim gözümüzden saklar; her ikisini de ateşe atıp yakın”. 13. yüzyılın spiritüel öğretmeni [Meister] Eckhart tüm bunları çok güzel bir biçimde özetlemiştir: Zaman, ışığın bize erişmesini engelleyen şeydir. Tanrı ile aramızda zamandan daha büyük bir engel yoktur.”
Efsunlu Güzellikler adlı kitabımın başına özellikle almak istediğim iki epigraf vardı. Çünkü bu yazıya başlarken söz ettiğim ‘tebelleş’ insanlarla, zamanının kıymetini bilmeyen ve buna rağmen -boşa- mucize aramayı sürdüren insanlar hep vardı, hiç bitmeyecek. Kendimizi korumanın bir yolunu bulmamız elzem ve bu yol hiç uzaklarda değil, bizzat bizde ve zamanımızda gizli. O iki epigrafı yeniden hatırlatmak istiyorum ve öyle bitiriyorum. İlki, Mahur Beste’den: “Dikkatini elindeki işe verirsen temiz kalırsın”. İkincisi, Yaşadığıma Dair’den: “Onca alelâdenin içinde bir istirâhatgâhınız olsun”.
İşini yapmak veya vaktin oğlu olmak. Biri diğerine kapı açan, iki büyük yoldaş…



