Picture of Osman Ünlü
Osman Ünlü

Isırgan Otu

A+ A-

Arkeoloji, en kaba tarifiyle “eskilerin bilimi”dir. Ancak sanıldığı gibi sadece toprağı kazıp eski eşyaları bulmak değildir. Arkeoloji; insanlığın geçmişini maddi kalıntılar (yapılar, aletler, sanat eserleri) üzerinden inceleyerek, insan doğasının ve kültürünün gelişimini anlamaya çalışan akademik bir disiplindir.

Arkeolog, zamanın tozunu alır; geçmişle bağ kurar, geçmişi günümüze taşır ve gelişimi gözler önüne serer.

“Gelişimi gözler önüne serer” dedim ama “değişimi” desek belki daha isabetli olacak. Zira bunun bir gelişme mi yoksa bozulma mı olduğuna hükmetmek, çok acele verilmiş bir karar olabilir. Ayrıca arkeologların geçmişin görüntüsünü gözler önüne sermesiyle iş bitmez. Tam bu noktada görevi antropologlar devralır; insanlığın gelişimini ve değişimini o maddi kalıntıların ışığında keşfetmeye çalışırlar. Son noktayı, yani insanlığın güncel durumunu ise sosyologlar tespit edip nereye doğru evrildiğimizi izah etmeye kalkışırlar. Olan biten budur; böylece geçmişten geleceğe uzanan gidişat ortaya çıkmış olur.

Binlerce yıl önce inşa edilmiş, her birinin muhteşem birer sanat eseri olduğu anlaşılan o binaların; bugünün ancak 50-60 yıl ömrü olan beton yığınları ile karşılaştırılması ne mümkün!

Vaktin birinde, durmadan çevresinin genişliğiyle övünen bir genç babasına, “Yüzlerce dostum var!” demiş. Babası ise “Denemeden anlaşılmaz,” diye yanıt vermiş.

Genç, “O zaman deneyelim baba,” deyince; bir gece bir koyun kesip çuvala koymuşlar ve her yere kan bulaştırmışlar. Babası, “Şimdi git o dostlarına; ‘Bir adam öldürdüm, yardım edin’ de,” demiş. Delikanlı, “en yakın dostum” dediği kapıları tek tek çalmış ama kimi kapıyı açmamış, kimi “başımı yakma” diyerek onu kovmuş.

Genç, büyük bir hayal kırıklığıyla dönünce babası onu kendi eski bir dostuna yollamış. Adam, kanlı çuvalı görünce hiç soru sormadan genci içeri almış; arka bahçeye çuvalı gömüp üzerine de kimse şüphelenmesin diye ısırgan otları ekmiş.

Babası, “Daha bitmedi,” diyerek oğlunu tekrar yollamış: “Git ve herkesin içinde ona bir tokat at.” Genç, babasının dediğini yapmış ve gidip herkesin önünde adama bir tokat patlatmış. Adam ise hiç istifini bozmadan şöyle demiş:

“— Git o babana söyle; biz bir tokatla bahçedeki ısırgan otlarını söküp atacak adam değiliz!”

Peki, arkeoloji ile bu hikâyenin alakası ne?

Günümüz insanı, “çevresinin genişliğiyle” övünüyor. Ancak bugün bu çevre; LinkedIn bağlantıları, Instagram takipçileri veya WhatsApp gruplarından ibaret. Beynimiz, dijital etkileşimleri “sosyal sermaye” sanıyor. Bugün dostluk artık bir “vitrin öğesi” haline geldi. Sosyal medyadaki “beğeni” çokluğu, gerçek dost sayısıymış gibi görülür oldu.

Kapitalist ahlak, bireye her şeye bir “yatırım” gözüyle bakmayı öğretti. “Bu kişiyle görüşmek bana ne katar?” sorusu, ilişkilerin temeli oldu. Artık her şey “maliyet-fayda” analizinden ibaret. Başkasının travmasını veya ağır yükünü “enerji emici” veya “toksik” olarak etiketleyip oradan hızla uzaklaşmak, en isabetli hareket olarak tanımlanıyor. Bireysel konforu koruma, ana gaye haline geldi.

Bırakalım dostlarımızın sıkıntılarına ortak olmayı veya dertlerine derman aramayı; en ufak bir fikir ayrılığında bile insanları hemen ifşa ve teşhir etmek bir kültür haline geldi. Neymiş efendim; cesedi gömmeye yardım edecek, ayıbı ve kusuru örtecek, üstüne bir de herkesin içinde tokat yiyecek ama hâlâ o sırrı saklamaya devam edecek… Günümüz insanının hafsalasının bunu alması mümkün değil.

Dost dediklerimizi geçelim; en yakınlarımızdan, eşimizden, anne-babamızdan, hatta çocuklarımızdan ufacık bir zarar görsek hemencecik onları “unfollow” ediyoruz (takipten çıkarıyoruz). Unfollow diyorsam kastım sadece sosyal medyada değil. Hayat çizgimiz de onu görmezden gelmeye meylediyoruz. Hatta bununla da kalmayıp, bugünlerde herkesin birbirini damgaladığı o “narsist” sıfatını yakıştırıp geçiyoruz. Nerede kaldı o yediği tokada rağmen ısırgan otlarını yolmamak…

Eskiler insan için “dürr-i yezda” (Allah’ın incisi) veya “dürr-i yekta” (eşsiz inci) demişler. Madem insanoğlu bu kadar muhteşem bir varlık, o halde neden şu an yaşanan hayatlar bahsedilen o “insanlığın” yanından bile geçmiyor? 

Halbuki kimbilir insanın derinliklerinde ne güzellikler var. Bazıları da insana Zübde-i Kainât demişler. Kainâtın özü.

Herhalde bize de içimizdeki cevheri çıkaracak arkeologlar lazım. İnce işçilik yapan, su testisini ortaya çıkarırken göremedikleri muhteşem heykeli kırmayacak olan arkeologlardan.

Ne dersiniz?..

Zaten Ramazan da geldi…

Hayırlı Ramazanlar

Vesselam.