İslam Düşüncesinde Devlet Fikrinin Evrimi 1
- Tarih:
Peygamber Devlet Kurdu Mu?
Hz. Muhammed’in 622 yılında Mekke’den Medine’ye gerçekleştirdiği Hicret, İslam tarihinin siyasal dönüşümün miladıydı. Hicretle birlikte, Mekke’de baskı altında yaşayan küçük bir inanç topluluğu, Medine’de kendine yeni bir yurt buldu ve kısa sürede bölgenin en etkili siyasi aktörü haline geldi. Peki, Hz. Peygamber’in Medine’de ortaya çıkardığı bu yapı gerçekten bir devlet miydi? Modern gözlerle baktığımızda bu soruyu cevaplamak, sanıldığı kadar kolay değil.
Hz. Peygamber’in Medine’de kurduğu düzeni anlamak için öncelikle içine doğduğu toplumsal ve siyasal yapıyı kavramak gerekir. 7. yüzyıl Arabistan’ı, merkezi bir devlet fikrinin henüz doğmadığı, kabilelerin egemen olduğu bir coğrafyaydı. Arap Yarımadası’nda siyasal hayatın temel birimi kabile idi. Kan bağına dayalı bir akrabalık örgütlenmesi olan kabile, siyasal, ekonomik ve askerî hayatın da belirleyici çerçevesiydi. Bir birey, kabilesi dışında hiçbir güvenceye sahip değildi. Kabile ona kimlik, koruma ve dayanışma sağlıyordu. Kabileler arası ilişkiler ise sıklıkla rekabet ve çatışma üzerine kuruluydu.
İbn Haldun’un asabiyet dediği bu güçlü kabile dayanışması, siyasal örgütlenmenin de temelini oluşturuyordu. Kabile reisleri önderliğinde yönetilen topluluklarda kararlar, genellikle reislerin ve kabile ileri gelenlerinin katıldığı meclislerde (mele) alınırdı. Ancak bu, modern anlamda bir yönetimden ziyade, kabile içi uzlaşma kültürünün bir yansımasıydı.
Bu kabile düzeninde Mekke’nin ise özel bir yeri vardı. Kureyş kabilesinin hâkimiyetindeki Mekke, hem dini hem de ticari açıdan bölgenin merkezi konumundaydı. Fakat Mekke bile merkezi bir devlet yapısına sahip değildi. Şehir, birkaç kabile ve kabilenin ittifakı tarafından yönetiliyordu. Kabileler arası dengeler ve ticari ittifaklar, şehrin siyasal hayatını şekillendiriyordu.
Medine ise (o zamanki adıyla Yesrib), Mekke’ye göre daha heterojen bir toplumsal yapıya sahipti. Şehirde Arap kabileleri Evs ve Hazreç’in yanı sıra, önemli sayıda Yahudi kabilesi de yaşıyordu. Bu farklı etnik ve dini topluluklar arasında sürekli sürtüşmeler ve zaman zaman kanlı çatışmalar yaşanıyordu. Medine, merkezi bir otoriteden yoksun, kabile çatışmalarının gölgesinde yaşayan bir şehirdi. İşte bu dağınık ve merkezi otoriteden mahrum siyasal manzara içinde, Hz. Muhammed’in getirdiği mesaj, dini olduğu kadar toplumsal ve siyasal bir dönüşümü de mümkün kılacaktı. Ancak bunun için Mekke’deki baskı ortamından çıkıp yeni bir yere yerleşmek şarttı.
Mekke’deki müşriklerin baskısı altında varlığını sürdürmeye çalışan Müslüman topluluğu, Medine’ye yerleştiğinde artık bambaşka bir siyasal imkânla karşı karşıyaydı. Hz. Peygamber’in Medine’ye gelişiyle birlikte ortaya çıkan ilk siyasal yenilik, toplumsal aidiyetin temelini değiştirmesiydi. Kabile sisteminde aidiyet kan bağına dayanırken, hicretle birlikte “iman” ortak aidiyetin yeni ölçütü haline geldi. Bu yeni topluluğa “ümmet” adı verildi. Ümmet, inanç bağı etrafında örgütlenen siyasal bir topluluktu. Kabilelerin parçalayıcı mantığına karşı, birlik ve kardeşlik ilkesini merkeze alıyordu.
Hz. Peygamber, Medine’ye geldiğinde karşılaştığı toplumsal yapıyı yeniden şekillendirdi. Muhacirler ile Ensar arasında kardeşlik ilan edildi. Bu, duygusal bir bağın yanı sıra ekonomik ve siyasal bir dayanışmayı da içeriyordu. Muhacirler, Mekke’deki mallarını ve evlerini geride bırakmışlardı. Ensar ise onları kendi evlerinde ağırlayarak bu ekonomik boşluğu doldurdu. Daha da önemlisi, Hz. Peygamber’in liderliğinde Medine’de ortak bir siyasal düzenin kurulmasıydı. Bu düzen, Müslümanlarla birlikte Medine’de yaşayan diğer toplulukları da kapsıyordu. Artık Medine, bir kabileler toplamı olmaktan çıkmış, ortak bir siyasal irade etrafında birleşen bir topluluk haline gelmeye başlamıştı.
Hz. Peygamber’in Medine’de kurduğu siyasal düzenin en önemli belgesi, “Medine Vesikası” olarak bilinen yazılı metindir. İslam tarihinin bu ilk yazılı anayasası, Medine’de yaşayan farklı topluluklar arasındaki ilişkileri düzenliyor ve ortak bir siyasal çerçeve oluşturuyordu. Vesika’da öne çıkan temel ilkeler şunlardı:
Birincisi, farklı dini toplulukların birlikte yaşama ilkesiydi. Vesika, Müslümanlar ile Medine’deki Yahudi kabileleri arasında bir ittifak öngörüyordu. Her topluluk kendi dinini ve inançlarını özgürce yaşayacak, ancak siyasal olarak ortak bir yapı içinde hareket edecekti. Bu, çok dinli bir toplumda ortak yaşamı mümkün kılan ilk önemli siyasal belgeydi.
İkincisi, ortak güvenlik ve savunmaydı. Vesika’ya göre, Medine’deki tüm imzacı topluluklar, şehre yönelik bir saldırıya karşı ortaklaşa savunma yapmakla yükümlüydü. Bunu düzenleyen maddeler, geleneksel kabile ittifaklarından farklı olarak, farklı inançlara sahip toplulukları ortak bir savunma çatısı altında birleştiriyordu.
Üçüncüsü, karşılıklı sorumluluk ve dayanışmaydı. Vesika, topluluklar arasında karşılıklı sorumluluk ilkesini tesis ediyordu. Bir topluluğa yönelik saldırı, tüm topluluklara yönelik sayılacak ve ortaklaşa karşılık verilecekti.
Dördüncüsü, uyuşmazlıkların çözümüne dairdi. Vesika, topluluklar arasında çıkacak anlaşmazlıkların çözümü için başvurulacak merciyi belirliyordu: Hz. Muhammed. Bu, siyasal bir otoritenin uyuşmazlık çözümünde merkezi bir rol üstlenmesi anlamına geliyordu ve belki de devlet fikrinin ilk tohumlarıydı.
Hz. Muhammed’in Medine’deki konumu, bugün modern devlet kategorileriyle tam olarak ifade edilemeyecek kadar özgündü. O, bir yandan peygamber olarak vahiy alan dini liderdi, diğer yandan Medine’deki topluluğun siyasal lideri olarak yönetim, yargı ve askeri yetkilere sahipti. Hz. Peygamber’in otoritesi üç kaynaktan besleniyordu:
Birincisi, vahiydi. Kur’an ayetleri, toplumsal ve siyasal hayata ilişkin düzenlemeler de getiriyordu. Hz. Peygamber, bu vahiyler aracılığıyla topluluğun karşılaştığı sorunlara çözüm üretiyordu. Vahyin otoritesi, siyasal kararların ilahi bir meşruiyet zeminine oturmasını sağlıyordu. İkincisi, Hz. Muhammed’in bireysel karizmasıydı. Hz. Peygamber’in adaleti, dürüstlüğü ve basireti, toplum nezdinde ona duyulan güveni pekiştiriyordu. Medine Vesikası’nda uyuşmazlıkların çözümü için onun belirlenmesi, bu güvenin siyasal bir kuruma dönüştüğünü göstermekteydi. Üçüncüsü, ona gösterilen toplumsal rızaydı. Hz. Peygamber’in liderliği, Medine’deki toplulukların rızasına dayanıyordu. Müslümanlar ona biat etmiş, diğer topluluklar da Vesika’yı imzalayarak onun otoritesini tanımışlardı. Bu, siyasal meşruiyetin toplumsal onayı da içerdiğini göstermekteydi.
Tüm bunlarla birlikte Hz. Peygamber’in liderliğini modern devlet başkanlığıyla özdeşleştirmek yanıltıcı olur. Çünkü onun otoritesi, devletin soyut ve kurumsal otoritesinden ziyade, kişisel ve karizmatik bir niteliğe sahipti. Kararlarını vahiy ve istişare ile alıyor, henüz gelişmiş bir bürokrasi veya kurumsal yapı olmadan yönetiyordu.
Peki, tüm bunların ışığında Hz. Peygamber’in Medine’de kurduğu yapı bir devlet miydi?
Bu soruya doğrudan “evet” veya “hayır” cevabı vermek, tarihsel gerçekliği basitleştirmek olur. Modern anlamda devlet dediğimiz yapı (sınırları belirlenmiş bir toprak, egemenlik, merkezi bürokrasi, vergi sistemi, zor kullanma tekeli) Medine’de henüz tam anlamıyla mevcut değildi. Ancak Medine’de ortaya çıkan yapı, “devlet öncesi siyasal topluluk” olarak adlandırılabilecek bir geçiş formuydu. Orada şu unsurlar mevcuttu:
– Ortak bir siyasal irade,
– Yazılı bir anayasa (Medine Vesikası),
– Uyuşmazlıkları çözen merkezi bir otorite,
– Ortak savunma mekanizması,
– Farklı toplulukları bir arada tutan bir çatı kimlik (ümmet).
Belki de en doğru ifade şu olacaktır: Hz. Peygamber’in Medine’si, modern anlamda bir devlet değildi fakat devlet fikrinin sonraki gelişimini mümkün kılacak güçlü bir siyasal tecrübeydi. Bu tecrübe, Müslümanlara siyasal örgütlenmenin, adaletin, istişarenin ve toplumsal sözleşmenin mümkün olduğunu gösterdi. Ondan sonra gelen nesiller, bu tecrübeyi kendi tarihsel şartlarında yeniden yorumlayacak ve devlet fikrini olgunlaştıracaktı.
Ancak Hz. Peygamber’in vefatıyla birlikte, Medine’nin önünde daha önce hiç karşılaşılmamış bir soru vardı: Peygamber artık yoktu. Peki toplumu kim yönetecekti? Bu sorunun cevabı, İslam siyaset düşüncesinin ilk büyük tartışmasını başlatacaktı.



