Picture of Turgay Ovalı
Turgay Ovalı

İslam Düşüncesinde Devlet Fikrinin Evrimi – 2

A+ A-

PEYGAMBERDEN SONRA İKTİDAR KİMİN?

Hz. Muhammed’in 632 yılında vefatı, İslam toplumu için varoluşsal bir siyasal krizi de beraberinde getirdi. Vahyi tebliğ eden bir elçi olarak Hz. Peygamber bunun yanında topluluğun siyasal lideri, yargıcı ve komutanıydı. Onun ölümüyle birlikte, Medine’deki topluluk kendini beklenmedik bir boşluğun ortasında buldu. Peygamber artık yoktu, peki bu topluluğu kim yönetecekti? Bu soru, İslam siyaset düşüncesinin ilk ve belki de en temel tartışmasını başlatacaktı.

Hz. Peygamber’in vefat ettiği gün, Medine’de siyasal bir hareketlilik başladı. Ensar, geleneksel kabile dayanışmasına uygun olarak, şehrin yönetimini yeniden ele geçirmek için “Benî Saide sakîfesinde” (gölgeliğinde) bir araya geldi. Onlara göre, peygamberlik Kureyş kabilesinden gelmişti, ama siyasal liderlik artık Medinelilere, yani Ensar’a aitti. Hz. Peygamber’in vefatıyla birlikte, Mekke’den gelen Muhacirler ile Medineli Ensar arasındaki denge yeniden kurulmalıydı.

Ancak Ensar’ın bu hamlesi, Muhacirlerin de harekete geçmesine neden oldu. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebû Ubeyde, derhal Sakîfe’ye giderek gelişmeleri yerinde takip ettiler. Orada yaşanan tartışma, İslam siyaset tarihinin en kritik anlarından biriydi ve devlet fikrinin nasıl şekilleneceğini belirleyen temel dinamikleri ortaya koydu. Ensar’ın temel argümanı, Medine’nin İslam’a ev sahipliği yapmış olması ve Hz. Peygamber’i koruyup kollamalarıydı. Onlar, hilafetin Ensar’a ait olması gerektiğini savunuyorlardı. Buna karşılık Hz. Ebû Bekir, Arapların yalnızca Kureyş’e itibar ettiğini, siyasal liderliğin Kureyş’te kalması gerektiğini ileri sürdü. Arap kabile kültüründe liderlik, itibar ve kan bağıyla belirleniyordu. Kureyş, Kâbe’nin hizmetkârlığı ve Mekke’nin ticari liderliği nedeniyle Araplar nazarında özel bir konuma sahipti.

Tartışma sırasında Hz. Ömer’in, Hz. Ebû Bekir’in elini tutarak ona biat etmesi, krizin çözülmesinde belirleyici oldu. Bu hareket, Ensar’ın da katılımıyla genel bir biat’a dönüştü. Ancak Sakîfe’de alınan bu karar, herkes tarafından kabul görmedi. Hz. Ali başta olmak üzere bazı sahabeler, bu seçime katılmadıklarını ifade ettiler. İslam toplumunun ilk siyasal tercihi, bir kabile meclisinde, ani gelişen olaylar içinde alınmıştı. Bu, hem bir gelenek kuruyor hem de ilk tartışmaları başlatıyordu.

Sakîfe olayı, İslam siyaset düşüncesinde üç önemli soruyu gündeme getirdi: Siyasal meşruiyetin kaynağı neydi? Kabilesel aidiyet mi yoksa dini erdem mi belirleyici olacaktı? Toplumun rızası nasıl alınacaktı? Bu sorular, sonraki yüzyıllarda İslam siyaset düşüncesinin temel meseleleri haline gelecekti.

Hz. Ebû Bekir’in seçilmesiyle birlikte, yeni liderin unvanı da tartışılmaya başlandı. Ona “Resûlullah’ın halifesi” (halîfetu resûlillâh) denildi. Bu unvan, yeni liderin konumunu belirlemede çok önemliydi: Halife, peygamberin “yerine geçen” kişiydi, ama asla peygamber değildi. Peygamberlik sona ermiş, gelen vahiy artık kesilmişti. Halife, peygamberin dinini koruyacak, toplumu yönetecek ve onun izinden gidecekti. Halife ile peygamber arasındaki en temel fark, otoritenin kaynağıydı. Hz. Peygamber, vahiy aldığı için mutlak bir otoriteye sahipti. O, Allah’ın emirlerini doğrudan tebliğ ediyordu. Halife ise vahiy almıyordu. Onun otoritesi, toplumun rızasına (bey’at) ve Hz. Peygamber’in sünnetine uygun hareket etmesine dayanıyordu. Yani halife yanılmaz değildi, yaptığı hatalardan dolayı hesap verebilirdi.

Halife kavramı, aynı zamanda “temsil” fikrini de içeriyordu. Halife, Allah’ın yeryüzündeki halifesi değil, Hz. Peygamber’in halifesiydi. Bu ayrım, siyasal otoritenin ilahîleştirilmesine karşı önemli bir sınır oluşturuyordu. Halifenin görevi, adaleti tesis etmek, şeriatı uygulamak ve toplumun güvenliğini sağlamaktı. Bu anlamda halife, modern bir devlet başkanından çok, bir topluluğun yöneticisi ve hâkimiydi.

Hz. Ebû Bekir ile başlayan ve Hz. Ali ile sona eren dört halife dönemi (632-661), İslam siyaset düşüncesinde “ideal yönetim” olarak kabul edilir. Bu dönem, sonraki nesiller için bir örnek teşkil edecek kadar önemli siyasal ilkeleri ortaya koydu.

Hz. Ebû Bekir döneminde (632-634), hilafet kurumu henüz yeniydi ve en önemli mesele, peygamberin vefatından sonra ortaya çıkan dinden dönme (ridde) hareketleriyle mücadele etmekti. Hz. Ebû Bekir, kararlı duruşuyla İslam toplumunun dağılmasını engelledi. Onun en önemli siyasal mirası, hilafetin Kureyş’e ait olduğu ilkesini yerleştirmesiydi. Ayrıca, kendinden sonra kimin halife olacağını belirlemede istişare etmiş, Hz. Ömer’i aday göstermişti. Bu, seçimli yönetim geleneğinin bir örneğiydi.

Hz. Ömer dönemi (634-644), İslam devletinin kurumsallaştığı dönemdi. Hz. Ömer, devlet teşkilatını düzenledi, divan teşkilatını kurdu, orduyu maaşa bağladı, kadılık sistemini geliştirdi ve vergi sistemini yeniden yapılandırdı. Onun en önemli siyasal ilkesi, “siz ne zaman doğru giderseniz, ben de sizinle birlikte giderim” sözüyle özetlenebilecek hesap verebilirlik anlayışıydı. Hz. Ömer, halkın meydanlarda kendisini eleştirebileceğini söylerdi ve bu ilkeyi bizzat uygulardı. Bu, modern anlamda bir denetim mekanizması olmasa da, yöneticilerin halka karşı sorumlu olduğu fikrinin güçlü bir ifadesiydi.

Hz. Osman dönemi (644-656), hilafetin ilk büyük krizine sahne oldu. Hz. Osman’ın akrabalarını vali ataması, bazı bölgelerde hoşnutsuzluğa yol açtı. Bu hoşnutsuzluk, sonunda isyana dönüştü ve Hz. Osman evinde şehit edildi. Onun şehadeti, Müslüman toplumunun siyasal birliğini derinden sarstı ve meşru yönetimin sınırları konusunda ciddi tartışmaları başlattı.

Hz. Ali dönemi (656-661), Müslümanlar arasındaki ilk büyük silahlı çatışmalara sahne oldu. Hz. Osman’ın katillerinin cezalandırılması talebiyle ortaya çıkan Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr ile Hz. Ali arasında Cemel Vakası yaşandı. Ardından, Hz. Muâviye ile Sıffin Savaşı gerçekleşti ve bu savaşın sonunda yapılan Hakem Olayı, Müslümanlar arasında derin bir ayrışmaya neden oldu. Bu olaylar, artık siyasal anlaşmazlıkların “kim yönetecek?” sorusundan “meşru yönetim nedir?” sorusuna kaydığını gösteriyordu.

Dört halife döneminin sonunda yaşanan Cemel, Sıffin ve Hakem Olayı, İslam siyaset düşüncesinde bir dönüm noktasıdır. Bu olaylar, siyasal iktidarın meşruiyeti konusunda ilk sistematik tartışmaları başlatmıştır. Olayların detaylarından çok, ortaya çıkardığı siyasal sorular önemlidir.

İsyan ve itaat meselesi: Bir yönetici zulüm yaparsa, halk ona karşı çıkabilir mi? Hz. Osman’ın öldürülmesi ve sonrasında Hz. Ali’nin konumu, bu soruyu gündeme getirdi. Haricîler, büyük günah işleyen yöneticilerin meşruiyetini kaybedeceğini savunurken, Sünnî gelenek ise “zorlayıcı olmadıkça zulme karşı çıkılmaması” gerektiği görüşünü geliştirdi. Bu tartışma, sonraki yüzyıllarda siyasal sessizlik ile siyasal eylemlilik arasındaki gerilimin temelini oluşturacaktı.

Kimin yönetme hakkı var? Haricîler, en erdemli ve dindar kişinin halife olabileceğini savunurken, Şiiler, Hz. Ali’nin ve onun soyundan gelenlerin ilahî tayinle halife olduğunu ileri sürdü. Sünnîler ise Kureyş kabilesine mensup, toplumun rızasını almış ve adil bir yöneticinin halife olabileceğini belirtti. Bu görüş ayrılıkları, İslam siyaset düşüncesinde üç ana ekolün ortaya çıkmasına yol açtı.

Siyaset ile din arasındaki ilişki: Sıffin’de Hakem Olayı, siyasal bir anlaşmazlığın dini referanslarla meşrulaştırılmasının zorluklarını gösterdi. Taraflar, Kur’an’ı hakem yaparak anlaşmazlığı çözmeye çalıştı, ancak bu, yeni bir tartışmaya yol açtı: “Hüküm yalnızca Allah’a aittir” sloganıyla ortaya çıkan Haricîler, siyasal kararlarda insan iradesinin devreye girmesini reddettiler. Bu, din ve siyaset ilişkisinde ilk radikal ayrışmaydı.

Hz. Peygamber’in vefatından sonraki dönem, İslam siyaset düşüncesinin temel tartışmalarını başlattı. Hilafet fikri, ortaya çıkan siyasal boşluğu doldurma çabasının ürünüydü ancak daha ilk dönemden itibaren hilafetin niteliği ve meşruiyeti konusunda farklı görüşler ortaya çıktı.

Dört halife dönemi, İslam siyaset geleneğinde “ideal yönetim” olarak kabul edilir. Şûra, bey’at, adalet ve hesap verebilirlik gibi ilkeler, bu dönemde hayata geçirildi. Ancak bu dönem aynı zamanda, siyasal iktidarın doğasına ilişkin ilk derin tartışmaların da ortaya çıktığı bir dönemdi.

Hz. Osman’ın şehadeti, Hz. Ali-Muâviye çekişmesi ve Haricîlerin ortaya çıkışı, Müslümanların siyasal birliğini parçaladı. Artık “kim yönetecek?” sorusunun ötesine geçilmiş, “meşru yönetim nedir?” sorusu siyasal düşüncenin merkezine yerleşmişti. Bu soru, sonraki yüzyıllarda İslam siyaset düşünürlerini meşgul edecek ve siyasal teorilerin temelini oluşturacaktı.

Ancak daha büyük bir dönüşüm yakındı. Hilafet, yavaş yavaş hanedan iktidarına dönüşecek ve Müslümanlar, ideal yönetim ile fiilî yönetim arasındaki mesafenin açıldığı yeni bir döneme adım atacaktı.