Picture of Turgay Ovalı
Turgay Ovalı

İslam Hukukunda Siyâsetü’ş-Şer’iyye: Meşruiyetin Çerçevesi

A+ A-

İslam siyaset düşüncesinin en dikkat çekici yönlerinden biri, iktidarı salt güç ilişkileri üzerinden tanımlamamasıdır. Yönetim olgusu ahlak, hukuk, sorumluluk ve kamusal fayda ile birlikte anlam kazanır. Bu nedenle İslam hukuk geleneğinde siyaset, çoğu zaman modern anlamdaki “iktidar” kavramından daha geniş bir çerçevede ele alınmıştır. “Siyâsetü’ş-şer’iyye” kavramı da bu geniş çerçevenin merkezinde yer alır. Kavram, yöneticinin toplumsal düzeni sağlamak amacıyla yürüttüğü faaliyetlerin şer‘î ilkelerle uyumlu olması gerektiğini ifade eder. Böylece siyaset, keyfî iradenin alanı olmaktan çıkar; adaletin, maslahatın ve emanet bilincinin gözetildiği bir sorumluluk sahasına dönüşür.

Klasik İslam düşünürleri için devletin varlığı, insan tabiatının doğurduğu zorunlu bir ihtiyaçtır. İnsan toplulukları bir arada yaşadıkça ihtilaf ortaya çıkar; ihtilaf ise hakemlik edecek bir otoriteyi gerekli kılar. Fakat bu otoritenin hangi sınırlar içinde hareket edeceği meselesi, İslam hukukunun en temel tartışmalarından birini oluşturmuştur. Siyâsetü’ş-şer’iyye tam da bu noktada devreye girer. Çünkü bu tartışma düzen kurmakla halledilecek bir mesele değildir; asıl olan kurulan düzenin meşru olmasıdır. Gücün varlığı ile haklılığı aynı şey değildir. İslam hukukçuları, yöneticinin kamu yararını gözetmesini yeterli görmez; bunun vahyin ortaya koyduğu temel ilkelerle çelişmemesini de şart koşar.

İslam siyaset düşüncesi, donmuş bir yönetim biçiminden ziyade ilkeler etrafında şekillenen bir siyasal ahlak üretmiştir. Siyâsetü’ş-şer’iyye kavramı da bu ahlakın hukuk alanındaki karşılığıdır. Yönetici, toplumun değişen ihtiyaçlarına cevap verebilir; yeni düzenlemeler yapabilir; bazı tedbirler alabilir. Ancak bütün bunlar şer‘î maksatlara aykırı olamaz. Başka bir ifadeyle siyasal otorite hareket serbestisine sahiptir fakat bu serbestlik sınırsız değildir.

Özellikle tarihi süreç içerisinde İslam dünyasında devlet yapıları büyüdükçe ve toplumsal ilişkiler karmaşıklaştıkça, klasik fıkıh metinlerinde doğrudan karşılığı bulunmayan yeni meseleler ortaya çıkmıştır. Vergi düzenlemeleri, kamu güvenliği, piyasa denetimi, isyanların bastırılması, bürokratik örgütlenme ve şehir yönetimi gibi konular, yöneticilerin pratik çözümler geliştirmesini zorunlu hale getirmiştir. İşte siyâsetü’ş-şer’iyye düşüncesi bu tarihsel ihtiyaçtan beslenmiştir. Fıkhın genel ilkeleri korunurken devlet yönetiminin pratik gereklilikleri de göz ardı edilmemiştir.

Bu kavramın en güçlü teorik çerçevesini çizen isimlerden biri İbn Teymiyye olmuştur. Ona göre yönetimin temel amacı dinin korunması ve insanların dünya işlerinin adalet içinde yürütülmesidir. İbn Teymiyye, adaletin bulunduğu bir yönetimin, bazı eksiklerine rağmen ayakta kalabileceğini; zulmün hâkim olduğu bir düzenin ise uzun süre varlığını sürdüremeyeceğini söyler. Bu yaklaşım, siyasal meşruiyetin merkezine adaleti yerleştirir. İslam hukukçuları arasında maslahat kavramı da bu tartışmanın önemli parçalarından biri olmuştur. Maslahat, toplumun yararını gözetmek anlamına gelir. Fakat maslahat düşüncesi, sınırsız pragmatizme kapı aralamaz. Yararlı görünen her uygulama meşru kabul edilmez. Çünkü İslam hukukunda fayda anlayışı, insan onurunu ve temel hakları koruyan ahlaki bir zemine dayanır. Bu yüzden siyâsetü’ş-şer’iyye, yöneticinin “devletin çıkarı” gerekçesiyle her türlü yöntemi kullanmasını onaylayan bir anlayış değildir. Meşruiyetin kaynağı hukuka ve ahlaka bağlılıktır.

Burada dikkat çekici olan nokta, İslam siyaset düşüncesinin katı bir hukukçuluk üretmemiş olmasıdır. Hukuk ile hayat arasındaki mesafe büyüdüğünde toplumun ihtiyaçları karşılanamaz hale gelir. Siyâsetü’ş-şer’iyye bu sorunu aşma çabasıdır. Kuralların ruhunu koruyarak değişen şartlara cevap verebilmek hedeflenmiştir. Bu nedenle kavram, hem muhafaza edici hem de esnek bir karakter taşır. Gelenek korunur; hayatın gerçekliği de hesaba katılır. Böylece hukuk ile siyaset arasında sürekli bir denge kurulmaya çalışılır.

Tarihsel süreçte siyâsetü’ş-şer’iyye düşüncesinin ortaya çıkışını somutlaştıran birkaç örnek şöyle sıralanabilir:

1. Piyasa denetimi (hisbe) ve narh belirleme: Klasik fıkıhta serbest piyasa esas olmakla birlikte, zamanla haksız fiyat artışları ve ihtikâr (stoklama) ortaya çıkınca, devlet siyâsetü’ş-şer’iyye kapsamında narh (fiyat sınırlaması) uygulamasına gitmiştir. Bu doğrudan naslarda olmasa da, “maslahat-ı âmme” (kamu yararı) ilkesiyle meşrulaştırılmıştır.

2. Ceza hukukunda tazir çeşitlerinin genişletilmesi: Fıkıhtaki sabit had cezalarının dışında, devlet otoritesini sarsan veya kamu düzenini bozan eylemler (rüşvet, sahte para basma, fitne çıkarma) için tazir cezaları geliştirilmiştir. Örneğin, Osmanlı’da sürgün, kürek cezası, kalebentlik gibi uygulamalar doğrudan fıkıhta yazılı olmadığı halde siyâseten meşru sayılmıştır.

3. İsyanların bastırılması ve âsilerin mallarına el konulması: Büyük devletlerde (Emevî, Abbâsî, Osmanlı) bir bölge isyan ettiğinde klasik fıkıh âsiyi “bâgī” olarak tanımlamakla birlikte, malına el koyma, toprağa el koyma gibi yaptırımlar fetva olarak siyâset-i şer’iyye çerçevesinde uygulanmıştır. Mesela Osmanlı’da Celâlî isyanları sonrası “sürgün” ve “müsadere” bu mantıkla yürütülmüştür.

4. Şehir yönetimi ve ihtisap ağırlıklı vergi uygulamaları: Bac, gümrük resmi, ihtisap vergisi gibi klasik fıkıhta ayrıntılı olmayan uygulamalar şehirleşme arttıkça ortaya çıkmıştır. Devlet, “örf-i sultanî” diye anılan bu düzenlemeleri, fıkhın genel ilkeleri (zorunluluk, kamu menfaati, zararın giderilmesi) çerçevesinde meşru kılmıştır.

5. Bürokratik örgütlenme ve memur atamaları: Klasik fıkıhta kadı dışında defterdar, nâib, subaşı, mütesellim, kethüda gibi devlet görevlilerinin yetkileri ve denetimi detaylıca ele alınmamıştır. Siyâsetü’ş-şer’iyye düşüncesi, bu tür yeni memuriyetleri, adaleti sağlama ve emr-i bi’l-ma’ruf ilkesine yardımcı olma gerekçesiyle fıkıhla ilişkilendirmiştir.

Bu örneklerin hepsinde ortak nokta, naslarda doğrudan cevap bulunmayan yönetsel zorunluluklar ile şer’in genel hedefleri (adalet, maslahat, nizam-ı âlem) arasında bir denetimli esneklik kurulmasıdır.

Osmanlı siyasal düşüncesinde de siyâsetü’ş-şer’iyye önemli bir yer tutmuştur. Özellikle örfî hukuk uygulamaları, padişahın kamu düzenini sağlamak amacıyla çıkardığı düzenlemelerle şekillenmiştir. Bu uygulamalar şer‘î hukukun alternatifi olarak görülmemiş; aksine onun boşluk bıraktığı alanları düzenleyen tamamlayıcı hükümler şeklinde değerlendirilmiştir. Osmanlı hukuk sistemindeki bu ikili yapı, İslam siyaset düşüncesinin pratik uyum kapasitesini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Modern dönemde siyâsetü’ş-şer’iyye tartışmaları yeni bir boyut kazanmıştır. Ulus-devletin yükselişi, anayasal düzenler, demokrasi, insan hakları ve modern bürokrasi gibi unsurlar, klasik İslam hukuk anlayışının yeniden yorumlanmasını gerekli kılmıştır. Çağdaş İslam düşünürleri, siyâsetü’ş-şer’iyye kavramını demokratik katılım, hukukun üstünlüğü ve kamu yararı ekseninde yeniden ele almaktadır. Özellikle meşruiyet meselesi, bugün hem dini referanslarla hem de toplumsal rıza, şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi kavramlarla birlikte tartışılmaktadır.

Bununla birlikte siyâsetü’ş-şer’iyye kavramı zaman zaman otoriter yönetimlerin meşrulaştırılması amacıyla da kullanılabilmiştir. “Kamu düzeni” ya da “fitnenin önlenmesi” gibi gerekçeler, bazı dönemlerde siyasal baskıyı haklı göstermek için araçsallaştırılmıştır. Bu durum, kavramın tarih boyunca farklı şekillerde yorumlandığını göstermektedir. Ancak İslam hukuk geleneğinin ana damarı incelendiğinde, siyasal otoritenin sınırsızlaştırılmasına yönelik ciddi bir ihtiyatın bulunduğu görülür. Çünkü yönetim, ilahi iradenin mutlak temsilcisi olarak görülmez; o daha ziyade insan eliyle yürütülen eksik ve denetlenebilir bir faaliyettir.

Sonuç olarak siyâsetü’ş-şer’iyye, İslam hukukunda siyasetin ahlaki ve hukuki sınırlarını çizen önemli bir düşünce alanıdır. Bu kavram, gücü meşruiyetle ilişkilendirirken yöneticiyi de sorumluluk altında tutar. Adalet, maslahat, emanet ve kamu yararı gibi ilkeler üzerinden şekillenen bu anlayış, İslam siyaset düşüncesinin tarihsel bir mirası olarak günümüzde de hukuk ile iktidar arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağına dair önemli sorular sormaya devam etmektedir.