Picture of Haydar Barış Aybakır
Haydar Barış Aybakır

“İsterdim, Olacağım” Çünkü Dostluğa İhtiyacım Var!

A+ A-

Dostluk, günümüzde pek de değeri bilinmeyen ama çokça kullanılan, dile getirilen ve dolayısıyla en çok da harcanan sözcüklerinden biri haline gelmiş vaziyette. Kahve masalarında yinelenen anılara, bizi hayattan koparan sosyal medya ekranlarında ardına bakmadan bırakılan bir beğeniye, kimseye pahalıya patlamayan iyi dileklere artık dostluk diyoruz. Onu yalnızlığımızın üstüne gerilmiş bir çadır, fırtınada sığınılacak bir liman sayıyoruz. Oysa dostluğun sınavı limanda değil, fırtınanın tam ortasında verilir ve bunu da nazik bir şekilde değil sert bir zeminde karşılık bulur

Bu isteğin en çıplak haline Camus’nün Düşüş‘ünde rastlarız. Jean-Baptiste Clamence, Amsterdam’ın loş bir barında karşısına aldığı yabancıya kulaktan duyduğu bir hikayeyi aktarır. Bir adamın dostu hapse düşmüştür, adam da dostunun yoksun kaldığı rahatlığa dokunmamak için her gece yatağını bırakıp odasının zemininde uyur. Clamence hemen ardından sorar, bizim için yerde kim uyuyacak? Kendisinin buna gücü yetip yetmeyeceğini tartar, “isterdim, olacağım” der. Bir gün hepimizin buna muktedir olacağını, bunun da kurtuluşumuz olacağını ekler.

Burada küçük ama önemli bir ayrıntı var. Yerde yatan adam Clamence değil, o yalnızca duymuş, diğer bir ifadeyle anlatılana kulak misafiri olmuş. Üstelik bunu, dostlarından söz ederken sonunda hiç dostu olmadığını kabul edecek bir adamın ağzından duyuyoruz. Hikâye bir kahramanlık öyküsü olarak değil, bir ayna olarak karşımızda durur. Adamın isimsiz kalması da bundandır. Camus bize bir portre çizmez, bir soru bırakır. Yerdeki adam, hepimizin sessizce yapmaktan kaçındığı şeyin ölçüsüdür. Dışarıda olmak, içeridekinin ödediği bedeli bilmezden gelmektir. O adam bilmezden gelmeyi reddetmiş, hücreyi kendi odasının zeminine taşımıştır.

Benzer bir anlatı başka bir hücrede, başka bir yüzyılda yeniden karşımıza çıkar. Temmuz 1846’da, Concord kasabasında Henry David Thoreau vergisini ödemediği için tutuklanır. Gerekçesi açıktır, köleliğe göz yuman, Meksika’ya savaş açan bir devletin kasasına kendi cebinden para vermek istemez. Hapiste yalnızca bir gece kalır, ertesi sabah vergi bir yakını tarafından yatırılır ve serbest bırakılır. Yine de bu tek gece, yıllar sonra “Sivil İtaatsizlik” adıyla bilinecek girişimin çekirdeğini taşır. Thoreau’ya göre insanları haksızlıkla hapseden bir hükümetin egemen olduğu yerde, adil insanın gerçek yeri de hapishanedir.

Bu geceye bir sahne eşlik eder ve o sahne, neredeyse herkesin ezberindedir. Demir parmaklıkların ardından Ralph Waldo Emerson seslenir, “Henry, neden buradasın?” Thoreau’nun Emerson’a soru ile verdiği karşılık ise manidar, “Waldo, sen neden burada değilsin?”

Dürüst olmak gerekirse, bu sahnenin sağlam bir belgesi yok, itiraf etmek gerekirse ben de İsmet Özel’in malum kitaplarından haberdar olmuştum. Ne Thoreau ne de Emerson günlüklerinde, mektuplarında ya da yayımlanmış yazılarında böyle bir ziyareti anar. Hikâye, olaydan onlarca yıl sonra, Thoreau’nun halası Maria’dan dinlediğini söyleyenlerin anlatımlarıyla yazıya geçer. Gardiyan Sam Staples ise Thoreau akşam üstü içeri alındığı ve hapishane erken kilitlendiği için böyle bir görüşmenin pek mümkün olmadığını düşünür. Yine de bu kuşku hikâyenin değerini eksiltmez, yalnızca türünü belirler. Elimizdeki bir tutanak değil, bir mesel, olmuş olmasa da hep olagelen şeyi anlatan…

Emerson’a haksızlık etmeyelim, o da köleliğe karşıydı, o da adaletsizlikten tiksiniyordu. Mücadelesini kalemiyle, kürsüsüyle veriyordu, ama meseldeki sorunun işaret ettiği boşluk gerçektir, haklı olmak ucuzdur, haklılığın faturasını ödemek ise pahalı. Emerson fikirlerin dünyasında Thoreau’yla aynı yerde duruyordu, bedenlerin dünyasında ise parmaklığın öbür ucundaydı. Yerdeki adam ise o parmaklığı kendi evinde ortadan kaldırmıştı. Meselin Emerson’ı, hücrenin dışında kalmanın kendi içinde bir tercih olduğunu hatırlatır bize.

İki sahne arasındaki ayrım da öğreticidir. Thoreau hücreye kendi iradesiyle, haklılığın verdiği dik bir gururla girer. Onun isyanı devlete, daha doğrusu aldığı biçime ve onun otoritesinedir. Camus’nün adamının ise hapsedilmiş bir bedeni yoktur, yatağı ortadadır, ısınacak yeri vardır. Buna rağmen ruhu içerdedir, çünkü cezasını kendi kendine kesmiştir, onun isyanı kendi ayrıcalığınadır. İki yol da aynı kapıya çıkar: Dostunun bedel ödediği yerde insan rahat edemez, rahat ediyorsa bir şeyleri örtüyordur/saklıyordur, bir anlamda bu da küfürdür.

Kelimenin kökleri de buna tanıklık eder. “Companion”, Latince cum ile panis‘ten, yani birlikte ekmek yemekten gelir. Yoldaş, ekmeği paylaşandır. Ama ekmeği paylaşmak yalnızca sofranın kurulu olduğu günlerde olmaz; kıtlıkta, açlıkta da aynı lokmaya el uzatmaktır. Bir taraf ziyafet çekerken öbürü aç kalıyorsa, o sofrada artık ne ekmek vardır ne yoldaşlık. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”

Bugün çoğumuz, farkında olmadan Emerson’ın mirasçılarıyız. Bedel ödeyen dostumuza dışarıdan bakıp akıl veriyoruz: “Neden böyle yaptın, neden kendini tehlikeye attın, düzene uysaydın.” Bu sorular çoğu zaman şefkatten değil, kendi eylemsizliğimizi aklamak istememizden doğuyor. Dostumuzun ödediği bedele aşırılık diyor, kendi sessizliğimizi makuliyet diye adlandırıyoruz. Oysa sanıldığı üzere dostluk makul bir şey değildir, talepkardır, sınır tanımaz, bazen de haksızdır, ama hikmetsiz değildir. Dostun üşüyorsa senin de üşümen gerekir, ya da en azından bunun rahatsızlığını duymaman, yatağının sıcaklığından utanmaman mümkün olmamalı.

Yanlış anlaşılmasın, her dostluk hapse girmeyi ya da yerde uyumayı gerektirmez. Çoğumuzdan istenen böyle destansı bir şey değildir, ama dostluk, dostun acısını kendi acımıza benzetmeye çalışmayı, onun yükünü bir parça da olsa kendi omuzlarımızda taşımayı ister. Bir telefonu açmak, bir gece yanında kalmak, haksızlığa uğradığında “ben de buradayım” diyebilmek… Bunların hiçbiri yatağı tamamen terk etmek değildir ama hepsi yatağın sıcaklığından bir miktar vazgeçmektir, çünkü anlaşılacağı üzere dostluk bunu gerektirir.

Clamence’ın sorusu ise yerinde duruyor ve hala cevapsız bir şekilde: Bizim için yerde kim uyuyacak? Daha da zoru, soru tersinden sorulduğunda, biz kimin için yatağımızı, konforumuzu, dünyalığımızı terk edeceğiz? Belki de dostluğun gerçek ölçüsü, gecenin bir yarısı soğuk taşa uzanıp uzanamayacağımızdan çok, yumuşak yatağa girerken içimizden geçen o küçük sorudur: Dostum şu an nerede yatıyor?