Picture of Turgay Ovalı
Turgay Ovalı

Kader ve İrade: İslam Siyaset Düşüncesinde Siyasi Sorumluluk Felsefesi-4

A+ A-

Geçen yazımızda Mihne’nin yarattığı travma ve Mutezile’nin düşüşüyle sonuçlanan süreci anlatmıştık. Bugün ise bu sürecin ardından Ehl-i Sünnet’in nasıl bir orta yol senteziyle siyasi ve teolojik uzlaşıyı inşa ettiğine odaklanacağız.

Sentez ve Sükunet: Ehl-i Sünnet’in Orta Yolu ve Siyasi Uzlaşı

Mihne sürecinin yarattığı travma ve Mutezile’nin devlet baskısıyla özdeşleşmesi, İslam düşünce tarihinde Ehl-i Sünnet’in yükselişine zemin hazırlamıştır. Bu yükselişin en önemli mimarı, bizzat Mutezile içinden yetişmiş olan Ebu’l-Hasan el-Eş’ari’dir (ö. 936). Kırk yaşına kadar Mutezile’nin önde gelen isimlerinden biri olarak faaliyet gösteren Eş’ari, bir noktada bu ekolden koparak yeni bir sentez inşa etmiştir. Bu sentezin merkezinde, insanın fiillerindeki rolünü açıklayan “kesb” (iktisap) teorisi yer almaktadır.

Kesb teorisi, cebir ile tam özgürlük arasında hassas bir orta yol bulma çabasıdır. Eş’ari’ye göre, fiili gerçek anlamda yaratan Allah’tır. İnsanın fiili üzerinde yaratıcı bir etkisi yoktur, yaratma sadece Allah’a aittir. Ancak insan, bu fiili “kesb eder”, yani iktisap eder, onunla ilişkilendirilir. Fiilin yaratıcısı Allah, faili ve sorumlusu ise insandır. Bu formülasyon şu soruyu doğurur: Eğer fiili Allah yaratıyor, insan sadece kesb ediyorsa, insanın sorumluluğu nasıl temellendirilebilir? Eş’ari’nin cevabı, insanın fiile yönelik bir irade ve kudretinin bulunduğu,ancak bu irade ve kudretin Allah tarafından yaratıldığı şeklindedir. İnsan, fiilin meydana geliş anında Allah’ın yarattığı “hadis kudret” ile fiili kesb eder ve böylece sorumlu olur.

Bu açıklama, teolojik açıdan oldukça sofistikedir ancak siyasi sonuçları bakımından değerlendirildiğinde belirgin bir geri çekilmeyi temsil eder. Mutezile’nin insana tanıdığı tam faillik ve bunun üzerine inşa ettiği güçlü siyasi sorumluluk anlayışı, kesb teorisiyle birlikte önemli ölçüde zayıflar. İnsan hâlâ sorumludur, ancak bu sorumluluğun metafizik temeli Mutezile’deki kadar sağlam değildir. Çünkü fiilin yaratıcısı olmayan bir failin sorumluluğu, nihai kertede sınırlı bir sorumluluktur. Bu sınırlılık, siyaset alanına da yansıyacak ve Ehl-i Sünnet’in siyasi itaat kültürünün teolojik dayanağını oluşturacaktır.

Eş’ari’nin bu orta yol formülü, aslında siyasi bir uzlaşmanın teolojik ifadesidir. Mutezile’nin radikal özgürlükçülüğü ile Cebriyye’nin katı determinizmi arasında, her iki tarafın da aşırılıklarını törpüleyen bir sentez sunar. Ne var ki bu sentez, pratikte Cebriyye’nin siyasi sonuçlarına Mutezile’ninkinden daha yakın durur. Çünkü insanın fiilleri üzerindeki etkisini “kesb” gibi muğlak bir kavrama indirgemek, yöneticinin eylemlerini sorgulamayı da aynı ölçüde muğlaklaştırır.

Zalim Yöneticiye İtaat: Siyasi İstikrarın Teolojik Temeli

Ehl-i Sünnet’in siyaset düşüncesinin en tartışmalı yönü, zalim yöneticiye karşı takınılması gereken tavra dair geliştirdiği yaklaşımdır. Bu yaklaşımın özü, meşhur “zalim de olsa imama isyan edilmez” prensibinde ifadesini bulur. Bu prensip, ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir; zira Kur’an ve hadislerde zulme karşı çıkmak övülmüş, zalimlere meyletmemek emredilmiştir. Ehl-i Sünnet âlimleri bu prensibi nasıl temellendirmiştir?

Cevap, büyük ölçüde tarihsel tecrübede ve fitne korkusunda yatar. Mihne süreci, Mutezile’nin devlet gücünü kullanarak inanç dayatması, Haricilerin sürekli isyanları ve iç savaşlar, Ehl-i Sünnet ulemasını derinden etkilemiştir. Onlara göre, siyasi istikrarın bozulması ve Müslümanlar arasında kan dökülmesi (fitne), zalim bir yöneticinin zulmünden çok daha büyük bir kötülüktür. Bu nedenle, zalim de olsa mevcut yöneticiye itaat etmek, kaos ve iç savaş ihtimaline karşı tercih edilmesi gereken daha küçük bir kötülüktür.

Bu anlayış, hadis literatüründe de destek bulmuştur. “Başınıza bir köle dahi geçse itaat edin”, “Allah’ın takdir ettiği yöneticiye sabır gösterin” gibi rivayetler, siyasi itaat kültürünün dayanakları haline gelmiştir. Ne var ki bu rivayetlerin, tam da Emevi döneminde yaygınlaşmış olması, meselenin siyasi boyutunu gözler önüne serer. Hadis uydurma faaliyetlerinin zirve yaptığı bu dönemde, iktidarı destekleyen rivayetlerin dolaşıma sokulduğu bilinmektedir.

Eş’ari ve özellikle Ehl-i Sünnet’in siyaset teorisini sistematize eden Maverdi (ö. 1058), yöneticinin adalet vasfını şart koşmakla birlikte, bu şartın ihlali durumunda ne yapılacağı konusunda belirsizdir. Maverdi’ye göre halife adil olmalıdır ancak adaleti terk ettiğinde azledilmesi gerektiğini söylemekle birlikte bu azlin nasıl gerçekleşeceği ve kim tarafından gerçekleştirileceği konusunda net bir mekanizma sunmaz. Üstelik Ehl-i Sünnet’in ana akımı, pratikte zalim yöneticiye karşı silahlı direnişi gayrimeşru sayma eğilimindedir. Bireyin sorumluluğu, “kalben buğz etmek” ile sınırlandırılmıştır. Bu, imanın en zayıf derecesidir ve pratikte hiçbir siyasi sonuç doğurmaz.

Bu yaklaşımın siyasi sorumluluk felsefesi açısından anlamı açıktır: Yönetici, adaletsiz davransa bile, pratikte hesap vermekten büyük ölçüde muaftır. Ona karşı çıkmanın bedeli, çok daha büyük bir kötülük olan iç savaş ihtimalidir. Bu nedenle yönetilenlerin görevi, sabır ve dua ile yetinmektir. Siyasi sorumluluk, bireysel ahlaki kınama düzeyinde kalmakta, kurumsal bir hesap sorma mekanizmasına dönüşmemektedir.

Uzlaşmanın Bedeli: Pasif Vatandaşın Doğuşu

Ehl-i Sünnet’in bu sentezci yaklaşımı, İslam siyaset düşüncesinde uzun vadeli ve derin etkiler bırakmıştır. En önemli sonuç, pasif bir siyasi özne tipolojisinin yerleşmesidir. Yöneticinin eylemlerini sorgulama, ondan hesap sorma ve gerektiğinde değiştirme fikri, Ehl-i Sünnet’in ana akım siyaset düşüncesinde kendine yer bulamamıştır. Bunun yerine, “Allah’ın takdir ettiği yönetici” söylemi, bir tür kaderci kabullenişi beslemiştir.

Bu pasiflik, paradoksal bir şekilde, tam da iktidarın keyfiliğini denetleyecek mekanizmaların gelişmemesine yol açmıştır. Eğer zalim yöneticiye karşı sabır tavsiye ediliyor ve isyan gayrimeşru sayılıyorsa, o zaman yöneticiyi adil davranmaya zorlayacak etkili bir güç kalmaz. Bu durum, yüzyıllar boyunca İslam coğrafyasında despotik yönetimlerin teolojik gerekçelendirilmesine hizmet etmiştir. “Ulü’l-emre itaat” ayeti, her türlü otoriteye mutlak itaati meşrulaştırmak için kullanılmış; Eş’ari’nin hassas teolojik dengesi, pratikte Cebriyye’nin siyasi sonuçlarına yaklaşan bir itaat kültürüne evrilmiştir.

Ne var ki Ehl-i Sünnet’in bu pozisyonunu tamamen olumsuz değerlendirmek de adil olmaz. İç savaş tecrübesinin yarattığı travma ve Mihne’nin gösterdiği devlet baskısının dehşeti göz önüne alındığında, siyasi istikrarı önceleyen bir yaklaşımın rasyonel bir zemini olduğu görülür. Ehl-i Sünnet uleması, devletin inanç alanına müdahalesini reddederek aslında sivil toplumun özerkliğini korumuş, siyasi iktidarı mutlaklaştırmak yerine, onu dinin denetimi altında tutmaya çalışmıştır. Maverdi ve Gazali gibi düşünürler, halifenin ulemanın nasihatlerini dinlemesi gerektiğini vurgulayarak, bir tür danışma ve denetim mekanizması öngörmüşlerdir. Ancak bu mekanizma, kurumsal bir yaptırım gücünden yoksun olduğu için, pratikte yöneticinin vicdanına kalmış bir denetim olarak işlemiştir.

Karşılaştırmalı Olarak Üç Siyasi Sorumluluk Modeli

Şimdiye kadar incelediğimiz üç ana ekolün kader ve irade konusundaki pozisyonlarının ne tür siyasi modeller ürettiğini sistematik olarak karşılaştırabiliriz.

Cebri Model (Determinizm): Bu modelde insan, fiillerinde tamamen mecburdur. Her şey Allah’ın kaza ve kaderiyle önceden belirlenmiştir. Bu teolojik pozisyonun siyasi sonucu, sıfır sorumluluk ve mutlak itaattir. Yöneticinin eylemleri ilahi takdirin bir sonucu olduğu için sorgulanamaz, muhalefet ise Allah’ın kaderine isyan anlamına gelir. Bu model, Emevi iktidarının ideolojik dayanağı olmuş, ancak ahlaki açıdan zulmü meşrulaştırması nedeniyle ciddi eleştirilere maruz kalmıştır. Siyasi sonucu, despotizmin teolojik gerekçelendirilmesidir.

Mutezili Model (Özgürlükçülük): Bu modelde insan, fiilinin gerçek yaratıcısıdır. Tam bir faillik ve sorumluluk söz konusudur. Siyasi sonucu, yöneticinin tam sorumluluğu ve sürekli muhalefet hakkıdır. Fasık yönetici meşruiyetini kaybeder ve ona karşı direnmek dini bir görev haline gelir. Bu model, siyasi hesap verebilirliği en güçlü şekilde temellendirir. Ancak beraberinde iki sorun getirir: Birincisi, herkesin kendi değerlendirmesine göre yöneticiyi fasık ilan etme yetkisi, sürekli isyanlara ve siyasi istikrarsızlığa yol açabilir. İkincisi, Mihne örneğinde görüldüğü gibi, bu özgürlükçü söylem iktidara gelindiğinde terk edilebilir ve tam tersi bir baskı rejimine dönüşebilir. Siyasi sonucu, potansiyel anarşi ve yöneten-yönetilen gerilimidir.

Eş’ari Model (Sınırlı İrade): Bu modelde fiili Allah yaratır, insan kesb eder. İnsan sınırlı bir sorumluluğa sahiptir; ahlaken sorumlu, ancak siyaseten sınırlı bir faildir. Siyasi sonucu, ahlaki sorumluluğun varlığı ancak siyasi sorumluluğun (isyan hakkının) yokluğudur. Yönetici zalim olsa bile, fitneye yol açmamak için ona itaat edilir, muhalefet “kalben buğz” düzeyinde kalır. Bu model, sivil barışı ve siyasi istikrarı önceler; ancak bunun bedeli, statükonun korunması ve yöneticinin keyfiliğini denetleyecek mekanizmaların zayıflığıdır. Siyasi sonucu, pasif vatandaşlık ve denetimsiz iktidardır.

Bu karşılaştırma göstermektedir ki, İslam siyaset düşüncesinde insan iradesine tanınan alanın genişliği ile siyasi hesap verebilirlik arasında doğrudan bir bağ vardır. İnsanın fiillerinde ne kadar özgür olduğu kabul edilirse, yöneticinin o kadar sorumlu tutulabileceği bir siyasi model ortaya çıkmaktadır. Buna karşılık, insan iradesini sınırlayan her teolojik pozisyon, kaçınılmaz olarak yöneticinin sorumluluğunu da sınırlamakta ve siyasi itaat kültürünü beslemektedir. Bu denklem, kader tartışmalarının neden hiçbir zaman salt teolojik kalamayacağını ve kaçınılmaz olarak siyasi sonuçlar doğuracağını açıkça ortaya koymaktadır.

Ancak bu karşılaştırmayı, Mutezile’nin özgürlükçü modelini üstün gösteren bir sonuca indirgemek tarihsel ve teolojik açıdan hatalı olur. Zira Mutezile’nin teorik olarak parlak görünen sorumluluk anlayışı, pratikte Mihne faciasında görüldüğü gibi devlet baskısının en ağır aracına dönüşebilmiş, adalet ve özgürlük idealleri iktidar hırsıyla birleştiğinde kendi zıddına evrilmiştir. Ehl-i Sünnet ise, insan iradesine tanıdığı sınırlı alanın getirdiği siyasi pasiflik eleştirisine rağmen, aslında İslam toplumunu yüzyıllar boyunca parçalanmaktan koruyan, iç savaşların ve mezhep kavgalarının yol açtığı yıkımları engelleyen bir istikrar dokusu inşa etmiştir. Kesb teorisinin siyasi sonuçları tartışılabilir, ancak onun yerine koyulan alternatiflerin (ne Cebriyye’nin kaderciliğinin ne de Mutezile’nin sürekli isyanı meşrulaştıran özgürlükçülüğünün) pratikte çok daha yıkıcı sonuçlar doğurduğunu bize tarih göstermektedir. Ehl-i Sünnet’in zalim yöneticiye karşı “kalben buğz” ile yetinmesi, bir teslimiyetten ziyade tarihsel deneyimden süzülmüş, çatışmanın değil uzlaşının, kaosun değil düzenin, kanın değil barışın din adına tercih edilmesi gerektiğini öğreten derin bir siyasi olgunluktur. Siyasi sorumluluk, iktidara muhalefet etmekten ibaret değildir; toplumun varlığını ve birliğini korumak, fitneyi engellemek ve ortak iyiyi gözetmektir. Ehl-i Sünnet’in orta yolu, işte bu ağır sorumluluğun, teolojiden siyasete uzanan hikmetli bir yansımasıdır.