Kalmayı Sevmek “Passengers”ta Rızaya Yolculuk
- Tarih:
Her nerede değilsem, orada mutlu olacakmışım gibi gelir.
Charles Baudelaire
Bir uzay gemisinin ortasında, doksan yıl sürmesi gereken bir yolculuğun daha ilk yıllarında, teknik bir arıza yüzünden zamanından çok önce uyanmış genç bir adam düşünün. Etrafında dört bin sekiz yüz uyuyan yolcu var, ama uyanık olan tek insan kendisi. Yıllarca kimseyle konuşamayacak, kimseye dokunamayacak, gemi onun mezarına dönüşecek bir gelecekle baş başa. Elinde tek bir sosyal muhatap kalıyor, o da gemide görev yapan android barmen. Passengers’ın (2016) belki de en çok hatırlanan sahnesi tam burası. Chris Pratt’in canlandırdığı Jim Preston, bara oturur ve Arthur’a, kendini kötü hissettiğini, ondan biraz bilgelik istediğini söyler. Arthur’un cevabı, filmin belki de felsefi omurgasını taşıyan replik haline gelir. Jim’e, aslında olmak istediği yerde olmadığını, hep başka bir yerde olması gerektiğini hissettiğini söyler. Ardından çarpıcı bir varsayımla devam eder, parmaklarını şıklatıp istediği herhangi bir şey, herhangi bir yer olabilse bile, yine aynı huzursuzluğu duyacağını söyler, çünkü sorun asla doğru yer değildir. Mesele, olduğun yerin en iyisini çıkarmayı unutmadan, bulunduğun yeri hak ettiği ciddiyetle yaşayıp yaşamadığıdır.
Bu kısacık diyalog, aslında insanlık tarihinin en eski ve en yorucu iç sesini özetler, burada değil de orada olsaydım, her şey daha iyi olurdu sanrısı. Jim’in dramı filmin ilerleyen bölümlerinde daha da derinleşir, yalnızlığa dayanamayan Jim, ahlaki açıdan çok tartışmalı bir karar verir ve Aurora adlı başka bir yolcunun kapsülünü kasten açar, onu da erken uyandırır. Böylece kendi çözemediği, üstesinden gelemediği yanlış yerde olma hissini, bu kez bilerek başka birine de bulaştırır. Arthur’un bar sahnesindeki sözleri, aslında bu kararın öncesinde söylenmiş bir uyarı gibi de okunabilir, ama Jim bilgeliği duyar, içselleştiremez, ve büyük bedeli daha sonra öder. Film boyunca ikili arasındaki gerilim büyür, Aurora gerçeği öğrendiğinde büyük bir öfkeyle Jim’i suçlar, ama zamanla, ikisi de keşke burada olmasaydım düşüncesinin hiçbir zaman tükenmeyeceğini, hayatlarını ancak eldeki gerçeklikte anlam kurarak sürdürebileceklerini kabullenir. Filmin sonunda Aurora’nın sesiyle aktarılan bir iç ses, babasından öğrendiği bir düşünceyi paylaşır. Sıradan bir hayat yaşayan kişinin elinde yalnızca sıradan hikayeler kalacağı, oysa gerçek bir hayatın maceraya açık olması gerektiği fikri. Bu düşünce, Arthur’un bar tezgahındaki repliğiyle birlikte okunduğunda, filmin ana temasını tamamlar. Doğru yeri, doğru zamanı, doğru kişiyi beklemek yerine, mevcut durumu kabullenmek ve elindekini derinleştirmek, daha başka bir şekilde ifade etmek gerekirse mevcudu en iyi şekilde değerlendirmek.
Kierkegaard, bu duyguyu iki asır önce çok daha keskin ve acımasız bir dille tarif etmişti. “Ya/Ya da” adlı eserinde, seçimin hiçbir zaman pişmanlıktan azade olamayacağını savunan ünlü bir paragraf kaleme alır:
“Evlenirsen pişman olursun, evlenmezsen de pişman olursun; dünyanın aptallığına gülersen pişman olursun, ona ağlarsan da pişman olursun.”
Kierkegaard bunu adeta bir felsefi şaka biçiminde sunsa da, ardında çok ciddi bir tespit yatar, ona göre bu, felsefenin özüdür. Yani seçim, pişmanlıktan kurtulmanın bir aracı değildir, tam tersine, her seçim kendi pişmanlığını doğurur. Kierkegaard’ın estetik yaşam biçimi olarak adlandırdığı, sürekli yeni deneyim, yeni haz, yeni ihtimal arayan tavrı da tam bu noktada devreye girer. İnsan, hiçbir seçime tam olarak bağlanmaz, çünkü her bağlanma, denenmemiş olanın cazibesini kaybettirir. Kierkegaard’a göre bu tavrın nihai sonucu umutsuzluktur, çünkü insan kendini hiçbir zaman gerçekten inşa edemez, sürekli olasılıklar arasında asılı kalır.
Burada can alıcı bir problem devreye giriyor. Sorun, insanın hangi tercihi yaptığında değil, yaşanmamış olan hayatı zihninde durmadan parlatıp romantize etmesinde yatar. İnsan, gitmediği yolu her zaman daha davetkar, daha gizemli, daha kaçırılmış bir şans gibi görür, çünkü o yol hiçbir zaman gerçekliğin aşındırıcı, yorucu, hayal kırıklığı dolu dokunuşuyla karşılaşmamıştır. Yaşanmayan bir hayat, tanımı gereği kusursuzdur, çünkü hiçbir zaman sınanmamıştır. Tam da bu yüzden zihin, elindeki somut ama kusurlu gerçekliği bırakıp, hiç var olmamış ama mükemmel görünen bir alternatifle kıyaslama yapmayı sever. Jim Preston’ın gemide yaşadığı da budur. Dünyada bıraktığı hayatı, asla yaşayamayacağı bir gelecek olarak zihninde büyütür, oysa elindeki tek gerçeklik gemidir, o yalnızlıktır, o andır.
Eğer her seçim eşit ölçüde pişmanlık yaratıyorsa, o zaman neden herhangi bir şeye bağlanalım, neden herhangi bir yönde ilerleyeyim diye düşünmek işten bile değildir. İşte tam bu noktada Carl Gustav Jung’un düşüncesi, filmin ve Kierkegaard’ın bıraktığı boşluğu dolduran bir yön işareti gibi devreye girer. Jung, “Anılar, Düşler, Düşünceler” adlı otobiyografik eserinde ve “Modern İnsan Ruhunu Arıyor” gibi çalışmalarında, insan yaşamını sabah ve öğleden sonra olarak ikiye ayıran bir imge kullanır. Ona göre insan, yaşamın ikinci yarısına adım atarken tamamen hazırlıksızdır, sanki kırklı yaşlar için özel bir okul, bir hazırlık programı yokmuş gibi, sabahın kurallarıyla öğleden sonrasını yaşamaya çalışır. Oysa sabahleyin kariyer yapmak, aile kurmak, toplumsal onay kazanmak, statü kazanmak gibi büyük, doğru, vazgeçilmez görünen hedefler, akşama doğru küçülür, hatta bazen tam bir yalana dönüşür. Jung’un ifadesiyle, sabahın yasasını öğleden sonraya taşımaya çalışan kişi, ruhuna ciddi bir bedel ödetir.
Jung’a göre kırk yaş civarı yaşanan bu geçiş bir kriz değil, bir davettir. İlk yarısında insan, büyük ölçüde dışa dönük hedeflerin peşinden koşar. Toplumda bir yer edinmek, bir eş bulmak, çocuk yetiştirmek, ekonomik güvenlik sağlamak… Bunlar doğanın ve toplumun insana verdiği, reddedilmesi güç görevlerdir, ama bu görevler tamamlandığında ya da en azından belirli bir olgunluğa ulaştığında insan kendini artık dışarıdan gelen ölçütlerle tanımlayamaz hale gelir. Jung işte bu ikinci yarıyı, kişinin kendi iç dünyasına, bastırdığı, ihmal ettiği, gölgede bıraktığı yanlarına dönme çağrısı olarak okur ve bu sürece bireyleşme adını verir. Bireyleşme, kişinin toplumun ve gençliğin ona biçtiği maskeden, yani Jung’un tabiriyle personadan, sıyrılıp, kendi ruhsal bütünlüğüne, kendisi olan şeye ulaşmasıdır. Bu, dışarıya bakan bir başarı değil, içeriye dönen bir keşiftir.
Kierkegaard’ın pişmanlık paradoksuyla Jung’un bireyleşme fikri, ilk bakışta iki ayrı düşünce dünyasına ait gibi görünse de, aslında birbirini tamamlayan iki aşama olarak okunabilir. Kierkegaard bize seçimin doğasını, yani her seçimin kaçınılmaz olarak bir kayıp, bir pişmanlık taşıyacağını gösterir ve bu bir teşhistir. Ama teşhis tek başına bir çıkış yolu sunmaz. Jung ise bize bir yön işaret eder, mesele, pişman olmayacağımız bir seçim aramak değil, hangi yolu seçersen seç, o yolda kendinle, kendi bütünlüğünle buluşup buluşamayacağındır. Yaşanmamış hayatı sürekli romantize etmek, aslında henüz kendisiyle gerçek anlamda yüzleşmemiş, henüz bireyleşme yolculuğuna çıkmamış bir zihnin belirtisidir. Çünkü kendi iç dünyasıyla barışık, kendi bütünlüğüne doğru ilerleyen biri, keşke başka bir hayatım olsaydı diye düşünmek yerine, elindeki hayatı derinleştirmekle, ona anlam katmakla ilgilenir. Dışarıdaki alternatif hayat hayali, çoğu zaman içerideki eksik bir kendini tanıma sürecinin yansımasından başka bir şey değildir.
Ama Kierkegaard’ın teşhisiyle Jung’un yön göstermesi arasında hala bir boşluk kalır. Jung bize içe dönmeyi, kendi bütünlüğümüzle buluşmayı öğütler, fakat bu buluşmanın nasıl bir tavırla, hangi ruh haliyle gerçekleşeceğini tam olarak söylemez. İşte burada, on dokuzuncu yüzyılın sonunda yaşamış olan Friedrich Nietzsche’nin sesi devreye girer ve bu boşluğu, belki de en radikal biçimde o doldurur. Nietzsche, “Neşeli Bilim” adlı eserinde, kendisi için bir yaşam ilkesi olarak tarif ettiği amor fati, yani kader sevgisi kavramını ortaya atar. Ona göre insanın büyüklüğü, hiçbir şeyin başka türlü olmasını istememesinde yatar, ne ileriye, ne geriye, ne sonsuza dek. Zorunlu olanı yalnızca katlanılır bulmak yetmez, ondan gizlenmek hiç yetmez, insan onu sevmeyi öğrenmelidir.
Nietzsche’nin bu düşüncesi, ilk bakışta Kierkegaard’ın pişmanlık paradoksuna verilen bir cevap gibi de okunabilir. Kierkegaard, her seçimin bir pişmanlık taşıyacağını söylerken aslında zamanın, olup bitenin insanı hep bir eksiklik hissiyle baş başa bırakacağını ima eder. Nietzsche ise bu eksiklik hissinin kendisini bir sorun olarak görmez, sorunu insanın olmuş olanla, yaşanmış olanla kurduğu ilişkide arar. Amor fati, geçmişi değiştirilebilir bir şeymiş gibi yeniden yazma, keşke başka türlü olsaydı diye hayıflanma dürtüsüne karşı çıkar. “Ecce Homo” adlı eserinde Nietzsche, kendi hayatına dönüp bakar ve insanın acıyı, kaybı, yanlış yönde geçirdiği yılları bile hayatının zorunlu, hatta gerekli parçaları olarak kucaklaması gerektiğini söyler. Bu, edilgen bir teslimiyet değildir, tam tersine, olanı istemek, olmuş olanı arzu nesnesi haline getirmek, iradenin en yüksek biçimidir.
Bu noktada Nietzsche’nin ebedi dönüş düşüncesiyle, yani “Şen Bilim” ve “Böyle Buyurdu Zerdüşt” eserlerinde karşımıza çıkan o çarpıcı düşünce deneyiyle amor fati birbirine bağlanır. Nietzsche, bir gün bir cinin gelip sana, yaşadığın her anı, her acıyı, her sevinci, hiçbir şey değişmeden sonsuza dek tekrar tekrar yaşayacağını söylediğini hayal etmemizi ister. Bu haberi dehşetle mi karşılarsın, yoksa cine bu senin duyduğum en ilahi söz mü dersin? Nietzsche’ye göre bu soruya evet diyebilmek, hayata karşı takınılabilecek en olgun, en güçlü tavırdır. Çünkü bu evet, yalnızca güzel, tatlı, kolay anları değil, acıyı, kaybı, yanlış kararı, pişmanlığı da kapsar, hepsini birlikte, ayrılmaz bir bütün olarak ister.
Jim Preston’ın hikayesi, tuhaf bir biçimde bu Nietzscheci ufku da barındırır. Filmin başında Jim, kendi zamansız uyanışına, kendi trajik kaderine öfkeyle, çaresizlikle direnir, bu asla olmaması gereken bir şeydir onun için, sürekli bir hata, bir arıza, düzeltilmesi gereken bir yanlışlıktır. Aurora’yı uyandırma kararı da aslında bu direnişin, kaderi kabullenememenin en yıkıcı sonucudur, çünkü Jim kendi zorunluluğuyla barışamadığı için, onu bir başkasına da dayatır. Ama filmin ilerleyen bölümlerinde, özellikle ikili birlikte gemiyi kurtarmaya çalışırken, Jim’in tavrında sessiz bir dönüşüm sezilir. Artık gemide olmayı, yalnızlığı, dönüşü olmayan bu yolculuğu, katlanılması gereken bir ceza olarak değil, kendi hayatının biricik, geri alınamaz gerçekliği olarak görmeye başlar. Bu, tam anlamıyla bir amor fati anına benzer, olanı istemeyi öğrenme anı.
Kierkegaard, Jung ve Nietzsche’yi yan yana okuduğumuzda, aslında üç aşamalı bir yol beliriyor gibi görünür. Kierkegaard bize seçimin, zamanın, insan olmanın kaçınılmaz pişmanlık taşıdığını gösterir, bu bir teşhistir. Jung bize bu pişmanlığın çözümünün dışarıda değil, kişinin kendi iç bütünlüğüne dönmesinde olduğunu söyler, bu bir yön işaretidir. Nietzsche ise bize bu içe dönüşün nasıl bir ruh haliyle, nasıl bir cesaretle yaşanması gerektiğini gösterir, olanı istemek, olmuş olanı sevmek, hatta onu tekrar tekrar yaşamaya hazır olmak. Üçü birlikte okunduğunda, pişmanlığın yok edilemeyeceği kabul edilir, ama pişmanlığın insanı felç etmesine izin vermeden, elindeki hayatı, tam da o pişmanlığıyla birlikte, sevilebilir bir bütün haline getirmenin mümkün olduğu görülür.
Hangi yolu seçersen seç, pişman olacaksın teşhisi doğru olsa bile, bize hayatı nasıl yaşamamız gerektiğini söylemez, sadece seçimin trajik doğasını gösterir. Dönüşüm, önce Jung’un işaret ettiği yerde, kendi iç gerçekliğine yönelmekle başlar, sonra Nietzsche’nin gösterdiği yerde, o gerçekliği, tüm kusurlarıyla, tüm acılarıyla birlikte istemeyi öğrenmekle tamamlanır. Passengers’daki bar sahnesi, bu derin felsefi meseleyi sinemaya özgü bir dil ile ifade eder. Olmak istediğin yerde olmayabilirsin, ama olduğun yerin en iyisini çıkarmayı unutursan, hiçbir yerde gerçekten var olamazsın. Asıl olan, mükemmel ve pişmanlıksız bir yol bulmak değildir, zaten böyle bir yol yoktur. Asıl olan, hangi yolda olursan ol, o yolda kendinle buluşabilmek, kendi bütünlüğüne doğru ilerleyebilmek ve nihayetinde o yolu, geriye dönüp bakıldığında bile, yeniden seçebilecek kadar sevebilmektir.
Passengers’ın son sahnelerinde Aurora’nın sesiyle duyduğumuz iç ses, tam da bu üç düşünceyi birleştiren bir cümleyle biter. Yolu kaybettiklerini, ama birbirlerini bulduklarını ve birlikte güzel bir hayat kurduklarını söyler. Bu cümledeki yolu kaybetmek ifadesi, Kierkegaard’ın estetik umutsuzluğuna, sürekli doğru yeri arayıp bulamama haline işaret eder, birbirini bulmak ve hayat kurmak ise Jung’un bireyleşme sürecinin, yani dışsal arayıştan içsel bir bütünlüğe geçişin sinematik bir ifadesidir, ve bu hayatı, olmuş olanı reddetmeden, tersine onu kucaklayarak sürdürmek de Nietzsche’nin amor fati’sinin sessiz bir yankısıdır. Film, felsefi bir tez sunmak iddiasında olmasa da, tesadüfen bu üç büyük düşünürün izinden giden bir yay çizer. Önce seçimin kaçınılmaz eksikliğiyle yüzleşme, sonra bu eksikliğin içinde bile anlam ve bütünlük inşa etme çabası, ve en sonunda, o inşa edilen hayatı, tam da eksiklikleri ve pişmanlıklarıyla birlikte, yeniden ve yeniden yaşamaya razı olacak kadar sevebilme cesareti.



