Picture of Turgay Ovalı
Turgay Ovalı

Emr bi’l-ma‘rûf ve Nehy ani’l-Münker: Kamusal Ahlâkın Gözetimi

A+ A-

Cemiyetin omurgasını çatan şey, kağıt üzerine dökülmüş soğuk yasa metinlerinden ziyade ruhların derinliklerinde yankı bulan, sözsüz ve kadim bir vicdan ahitleşmesidir. Hakikat ile dalalet arasındaki o görünmez sınır, toplumun gerçek varlık zeminini oluşturur. Bu uzlaşı bozulduğunda, en kusursuz hukuk metinleri bile işlevsizleşir. İslam düşünce ufkunda tebellür eden emr bi’l-ma‘rûf ve nehy ani’l-münker ilkesi, toplumsal dokunun ahlaki DNA’sını muhafaza etmeyi amaçlayan, kolektif vicdanın kurumsallaşmış bir denetim mekanizması olarak tezahür eder. Bu ilke, hukukun ulaşamadığı o derin ve kırılgan ‘ortak uzlaşı’ alanını tahkim eden temel bir dinamiktir. Bu ilke, bireysel dindarlığın sınırlarını aşar ve kamusal hayatın ahlâkî dokusuna dair bir sorumluluk bilinci üretir. Ne salt bireysel vicdanla sınırlıdır ne de yalnızca yönetime ait bir yetki olarak anlaşılır. Aksine, toplumu oluşturan herkesin, farklı düzeylerde ama ortak bir yükümlülük altında buluştuğu bir ahlâk alanı kurar.

Bu ilkeyi daraltan en yaygın hata, onu yalnızca “müdahale” diliyle okumaktır. Zira ’emr’, salt bir hiyerarşik buyruk olmanın ötesinde bir hafıza tazeleme, hakikate çağrı ve kolektif bir davet mahiyeti taşır. Aynı şekilde ‘nehy’ de kaba bir müdahaleden ziyade, bir sakındırma estetiği ve ahlaki sınırların ihyasıdır. Bu bağlamda söz konusu ilke, totaliter bir denetim aygıtı değil, toplumsal vicdanın teyakkuz halidir. Amacı, kamusal sahada ‘maruf’ (iyi) olanın aşinalığını korumak, ‘münker’in (kötü) ise kanıksanmasını engellemektir. Unutulmamalıdır ki, etik erozyon anlık infiallerle değil de gündelik, küçük tavizlerin birikerek kötülüğü sıradanlaştırmasıyla kemale erer.

İslam siyaset düşüncesi, bu ilkeyi yöneten ile yönetilen arasındaki ilişkinin merkezine yerleştirirken onu bir güç aracı olmaktan özellikle uzak tutar. Zira güçle dayatılan ahlâk, ahlâk olmaktan çıkar; korkuya dönüşür. Emr bi’l-ma‘rûf, ancak ahlâkî meşruiyetini koruduğu sürece işlevseldir. Bu meşruiyet de niyetten, üsluptan ve sınır bilincinden beslenir. İyiyi emretmek, kendini iyinin tek sahibi ilan etmek değildir; kötülükten sakındırmak da insanları mutlak bir suçluluk duygusuna hapsetmek anlamına gelmez.

Söz konusu ilkenin siyasal projeksiyonu, iktidarın denetlenmesi ve sivil bir murakabe (eleştiri) mekanizmasının inşasıyla doğrudan ilintilidir. Bu zaviyeden bakıldığında yönetim, yalnızca asayişin idamesinden sorumlu teknik bir aygıt olmaktan çıkıp kamusal erdemin zedelenmesine geçit vermeyen ahlaki bir emanetçi konumuna yükselir. İktidarın meşruiyeti, sadece hukuki prosedürlere riayetiyle değil; toplumsal vicdanı felç edecek, etik dokuyu tahrip edecek her türlü eylemden imtina etmesiyle kaimdir. Zulüm, nepotizm (kayırmacılık), dezenformasyon, ölçüsüz güç kullanımı ve hakikatin değersizleşmesi; salt hukuki birer ihlal değil, toplumsal dokuyu içten içe kemiren ontolojik birer ‘münker’ tezahürüdür. Bu zaviyeden bakıldığında nehy ani’l-münker ilkesi yalnızca tebaaya yönelik bir ıslah çağrısı değil, bizzat iktidar sahiplerinin kendi pratiklerine yöneltilmiş sarsıcı bir otokritik ve etik muhtıradır. Yönetim, bu ilkeyi kendi sınırlarını hatırlatan bir ‘vicdan aynası’ olarak okuduğu ölçüde adalet zemininde kalabilir.

Toplumsal ölçekte bu ilke, sükûtun masumiyetini ve tarafsızlığın etik zeminini tartışmaya açar. İslam düşüncesinin aksiyomlarına göre, münkerin kanıksanması, onun icrasıyla eşdeğer bir ontolojik tahribat yaratır. Zira alışılan kötülük, ahlaki bir anomali olmaktan çıkıp ‘normatif’ bir statü kazanarak sıradanlaşır. Bu noktada emr bi’l-ma‘rûf, gösterişli devrimci çıkışlardan ziyade gündelik hayatın kılcal damarlarına sızan, süreklilik arz eden ve mikro düzeyde seyreden bir ‘etik direnç’ olarak anlam kazanır. İyinin ve doğrunun kamusal alandaki müdafaası, gürültülü retoriklerden ziyade, kararlı bir tutarlılık ve estetik bir ısrarla mümkündür.

Bu ilkenin kamusal alandaki en hassas yönü, bireysel özgürlükle kurduğu ilişkidir. Emr bi’l-ma‘rûf özgürlüğü yok saymaz; aksine onu ahlâkî bir bağlam içine yerleştirir. İslam düşünce geleneğinde özgürlük, salt bir irade serbestîsi (negatif özgürlük) değil; ancak sorumlulukla kemale eren bir ‘ahlaki imkân’ olarak kavranır. Bu perspektifte kamusal ahlakın murakabesi, bireyin batınî (içsel) dünyasını tektipleştirme iddiasında bulunmaz. İlkenin müdahale sahası, niyetlerin metafizik derinliği değil, bu niyetlerin toplumsal düzleme yansıyan somut tezahürleridir. Dolayısıyla denetim, mahrem alandan ziyade kamusal etkileri haiz eylemlere matuftur; zira asıl gaye, bireyi zorla ‘iyi’ kılmak değil, kamusal alanı ‘iyi’nin neşvünema bulabileceği emin bir zemin olarak muhafaza etmektir.

Tarihsel tecrübe, bu ilkenin yanlış yorumlandığında nasıl bir baskı aracına dönüşebildiğini de göstermiştir. Ahlâk adına konuşan ama ahlâkın kendisini yıpratan tutumlar, emr bi’l-ma‘rûf ilkesini zayıflatmıştır. Bu yüzden İslam düşünürleri, bu ilkeyi sürekli olarak hikmet, adalet ve merhamet kavramlarıyla birlikte ele almıştır. Zira hikmetten azade bir ihtar, adaletten mahrum bir müdahale ve merhametten kopuk bir denetim, hedeflenen iyiliği ihya etmekten ziyade toplumsal bünyedeki reaksiyonu ve yabancılaşmayı körükler. İlkenin meşruiyeti sadece amacının doğruluğunda değil, aynı zamanda yönteminin zarafetinde saklıdır. Estetik bir incelikten ve adil bir tutumdan yoksun olan her türlü ıslah çabası, kaş yaparken göz çıkaran bir yıkıma dönüşmeye mahkûmdur.

Kamusal ahlakın murakabesi, doğrunun neşvünema bulabileceği ontolojik bir zemin inşa etme amacını taşır. Maarif, temsil (örneklik), lisan ve müesseseler; bu zemini tahkim eden yapı taşlarıdır. Zira iyinin teşvik edilmediği ve kamusal sahnede görünür kılınmadığı bir vasatta, kötülükle mücadele beyhude bir defansif çabadan öteye geçemez. Bu bağlamda emr bi’l-ma‘rûf, reaktif bir müdahale olmaktan ziyade proaktif ve kurucu bir ilkedir. O, toplumun değerler atlasını, muhafaza etmekle yükümlü olduğu kutsallarını ve aşılmaz kıldığı etik sınırları her an yeniden üreten, canlı bir kolektif iradedir.

Bu ilkenin en güçlü yönlerinden biri, ahlâkı devletin tekelinden çıkarmasıdır. Kamusal ahlâk, yalnızca yasa koyucuların ya da yöneticilerin sorumluluğu değildir. Aydınların suskunluğu, toplumun ahlâkî reflekslerini köreltir, sıradan insanların kayıtsızlığı ise kötülüğü görünmez kılar. Nihayetinde emr bi’l-ma‘rûf, bu kolektif mükellefiyeti en yalın haliyle ihtar eder: Ahlak, belirli bir zümreye mahsus uzmanlık alanı veya profesyonel bir disiplin değildir. O, toplumun her bir ferdi tarafından omuzlanan, ontolojik ve paylaşılan bir yükümlülüktür.

Son kertede emr bi’l-ma‘rûf ve nehy ani’l-münker, İslam yönetim düşüncesinde ne sert bir denetim rejimi ne de soyut bir ideal olarak durur. O, toplumun kendisini koruma refleksidir. Ne tamamen bireysel vicdana havale edilir ne de bütünüyle kurumsal zorlamaya teslim edilir. Bu denge bozulduğunda ya ahlâk güç karşısında erir ya da güç ahlâk adına meşrulaştırılır. İlkenin değeri, bu iki uç arasında kurduğu hassas mesafede yatar.

Kamusal hayat, ahlâkî bir çerçeveden yoksun kaldığında, düzen ayakta kalsa bile anlamını kaybeder. İslam düşüncesi, bu anlam kaybının önüne baştan geçmiş ve emr bi’l-ma‘rûf ilkesini bir tür ahlâkî sigorta olarak düşünmüştür. İyi olanın hatırlatıldığı, yanlışın sıradanlaşmasına izin verilmediği bir toplumda siyaset de hukuk da nefes alır. Aksi hâlde, kötülük yüksek sesle gelmez; sessizce yerleşir. Çoğu zaman en büyük yıkımlar, tam da bu sessizlikten doğar.