Kaos Çağında Savaş, Şiddet ve Öznenin Ölümü Üzerine
- Tarih:
Gazze’de bir çocuk molozların altında uyuyor. Lübnan’da bir anne oğlunun ceketini kucaklıyor. Sudan’da açlıktan ölen bir adamın nüfus cüzdanı, sahibinden daha uzun yaşıyor. Bunları okuyoruz; telefonu koyuyoruz; bir şeyler yiyoruz. Dünya böyle dönüyor artık. Savaş, bir felâket olmaktan çıktı — arka plan müziği oldu. Savaş sosyolojisi, bu müziği deşifre etmeye çalışan bir disiplindir. Ama bugün o disiplinin kendisi de bir krizle karşı karşıyadır: Çünkü analiz etmeye çalıştığı nesne — yani modern savaş — artık sosyolojinin kategorilerine sığmıyor. Ne sınır belli, ne aktör açık, ne de amaç tutarlı. Sahada devlet ordularının yanında paralı askerler, insansız hava araçları, sosyal medya trolleri ve uluslararası finans kuruluşları aynı anda savaşıyor. Ve bu karmaşanın tam ortasında kaybolan tek şey var: İnsan.
Ortadoğu son yirmi yılda dünyanın şiddet laboratuvarına dönüştürüldü. Irak’ta test edilen bir savaş doktrini Suriye’de uygulandı; Suriye’de denenen bir yıkım teknolojisi Gazze’de başka bir boyuta taşındı. Bölge, büyük güçlerin vekâlet savaşları için sahne; silah endüstrisinin pazar alanı; göç politikalarının hammadde deposu hâline geldi. Burada sosyolojik açıdan dikkat çekici olan şey şudur: Bu savaşların hiçbiri gerçek anlamda bitmedi. Irak savaşı bitmedi — biçim değiştirdi. Gazze kuşatması bitmedi — derinleşti. Lübnan her on yılda bir yerle bir oldu, yeniden inşa edildi, tekrar yıkıldı. Kalıcı bir istikrarsızlık üretildi. Bu, tesadüf değildir.
Sosyolog Achille Mbembe’nin “nekro-politika” kavramı burada keskin bir analitik araç sunar: Bazı nüfusların ölüme terk edilmesi, modern iktidarın bir tercihi değil — kurucu mantığıdır. Ortadoğu halklarına yapılan tam da budur. Ölümleri yönetilir; cenazeleri sayılır; göçleri sınıflandırılır. Ama yaşamları bir türlü hesaba katılmaz.
Klasik savaş sosyolojisi, savaşı devletler arasındaki bir şiddet biçimi olarak tanımlardı. Clausewitz’in meşhur formülüyle savaş, “politikanın başka araçlarla sürdürülmesiydi.” Bu tanım artık neredeyse komik geliyor. Çünkü bugün savaşın aktörleri arasında şunlar var: ulus-devletler, devlet destekli milisler, özel güvenlik şirketleri, terör örgütleri, siber saldırı grupları, silah lobicileri ve — evet — sosyal medya algoritmaları.

Sosyolog Mary Kaldor yıllar önce “yeni savaşlar” kavramını önerdi: Modern çatışmalar artık toprak kazanmak için değil, kimlik politikaları etrafında şekilleniyor ve ekonomik rant üretmek için sürdürülüyordu. O öngörü bugün çok daha isabetli görünüyor. Rusya-Ukrayna savaşına bakın: Bir yanda milliyetçi ideoloji var, öbür yanda enerji hatları ve tahıl koridorları. Sudan’a bakın: Etnik çatışmanın altında altın madenleri yatıyor. Savaşın amacı artık kazanmak değil — devam etmektir.
Silah ihracatçısı ülkelerin savunma sanayii hisselerinin, çatışmaların tırmandığı günlerde yükseldiği artık borsacıların aşina olduğu bir örüntüdür. Şiddet, kâr döngüsünün ayrılmaz bir parçasına dönüşmüştür. Savaşı durdurmaya ekonomik teşvik yoktur — tam tersine, sürdürmeye vardır. Belki de savaş sosyolojisinin en derin sorusu budur: Modern savaşta insan, özne olmaktan çıktı mı? Bunu iki düzeyde sormak gerekiyor. Birincisi: Savaşın içindeki bireyler — askerler, siviller, mülteciler — artık nasıl deneyimleniyor? İkincisi: Bunu izleyenler — yani bizler — nasıl hissediyoruz?
Sosyolog Stanley Cohen, “bilmeme hâlleri” dediği bir kavramı ortaya atmıştı: İnsanlar gerçeği bildikleri hâlde bilmemeyi seçerler. Bugün Gazze’de, Sudan’da, Ukrayna’da olanları biliyoruz. Ama bu bilgi eylemde karşılık bulmaz. Ekran başında acıyoruz, kaydırıyoruz, devam ediyoruz. Acının algoritması var artık: Viral olan kurtarılır, trend olmayan unutulur. Şiddet, dikkat ekonomisinin hammaddesine dönüştü. Susan Sontag, ölümünden kısa süre önce yazdığı Başkalarının Acısına Bakmak adlı kitabında şunu sormuştu: Acı görüntüleri bizi harekete geçirir mi, yoksa duyarsızlaştırır mı? Yanıtı belirsiz bırakmıştı. Bugün ise yanıt daha acı: Duyarsızlaştırır. Sosyal medya çağında her gün yüzlerce ölüm görüntüsüyle karşılaşan bir zihin, kaçınılmaz olarak bir koruyucu kalkan geliştirir. Bu kalkan, insanın başka insanları nesneye dönüştürdüğü andır.
Dünya sistemi teorisyenleri uzun süredir şunu söylüyor: Küresel kapitalizmin belirli bölgelerde kaos üretmesi, tesadüf değil — yapısal bir zorunluluktur. Ucuz emek, hammadde ve güvencesiz nüfuslar bu sistemin yakıtıdır. Bu perspektiften bakıldığında, Ortadoğu’daki kronik savaş durumu bir istisna değil, sistemin normal işleyişinin parçasıdır.
Tarihçiler gelecekte bu dönemi nasıl adlandıracak? Belki “Yönetilen Kaos’un Çağı.” Belki “Öznenin Silindiği Dönem.” Ya da daha basitçe: İnsanın insanı unuttuğu yıllar.Sosyoloji, karamsar sonuçlara mahkûm değildir. Analiz etmek, teslim olmak değildir. Tam aksine: Mekanizmaları görmek, onlara karşı durmak için ilk koşuldur.

Savaşın sürmesinin sosyal koşulları nelerdir? Kin, kolektif travma, ekonomik çaresizlik, propaganda ve görünmezleştirilmiş öteki. Savaşın sona ermesinin koşulları ise şunlar: Karşılıklı tanınma, adalet talebi, ortak kader bilinci ve — belki en önemlisi — ötekilerin acısını gerçek acı olarak hissedebilme kapasitesi.İşte bu kapasite, bugün en çok tehdit altında olandır. Ve bu bir sosyolojik sorun olduğu kadar, derin biçimde ahlaki bir sorundur.Çocuklar molozların altında uyumaya devam ediyor. Anneler ceketleri kucaklamaya devam ediyor. Biz okumaya, kaydırmaya, devam etmeye devam ediyoruz. Ama bir yerde — belki çok derinlerde — hâlâ bir şeylerin yanlış olduğunu biliyoruz. O bilgi, umudun son sığınağıdır. Savaş sosyolojisi bize şunu öğretiyor: Hiçbir sistem ebediyen kendi meşruiyetini üretemez. Kaos eninde sonunda düzeni yer. Şiddet eninde sonunda kendi tabanını eritir. Ve insan — tarih boyunca defalarca silinmeye çalışılmış olsa da — bir şekilde özne olmaya devam etmiştir. Belki tek soru şu: Biz ne zaman özne olacağı



