Kapı ve Kalkan: Britanya’da İslam
- Tarih:
I. Parantez ve Aks
Yakın tarih çalışmaları ile bilinen İsmail Kara Hoca’nın kullandığı ve alıntılamaktan keyif aldığım iki kelimesi vardır, bunlardan biri “aks” ve diğeri de “parantez”dir. Hocayı yakinen takip edenler bilir ki bu ikisini sık sık kullanır ve kendisindeki devasa malumatı çok iyi tasnif eder. Hoca’nın parantez kelimesini kullandığı bir yerde şu ifadelere rastlarız:
“Türkiye’de (elbette dünyada da) İslam bir parantez içindedir. Topyekûn kaldırılmamıştır, parantez içine alınmıştır. Bu parantez bazen genişler ve bazen daralır ama daima mevcudiyetini sürdürür.” (Parantez içi ekleme bana ait, diğer hususlar bir programında tuttuğum notlardan birebir aktarılmıştır.)
Bu yazıda da parantezleri görmeye ve bazı aksları ve onlara dair kırılmaları incelemeye çalışacağız. Parantezi açan el ile daraltan elin aynı el olup olmadığını, yani İslam’ın Britanya’da hangi enstrümanlar üzerinden parantez içine alındığını ve bu aksların yüz elli yılda nerelerde kırıldığını soracağız.
Bu yazıya vesile olan, Abdullah Gül’ün geçtiğimiz haftalarda attığı bir tweet ya da yeni ifadesiyle bir X paylaşımı. Gül, Oxford İslam Çalışmaları Merkezi’nin Yönetim Kurulu toplantısı için Birleşik Krallık’ta bulunduğunu, merkezin “önemi ve etkisinin yıllar içinde artmaya devam ettiğini” görmekten memnuniyet duyduğunu yazdı. Aynı ziyarette Balliol Koleji’ndeki Küresel Düzenler Programı’nın araştırmacılarıyla Türkiye’nin Orta Doğu ve İran bağlamındaki rolünü konuştuğunu ifade etti.
Sıradan bir nezaket paylaşımı gibi duran bu birkaç cümle, aslında uzun bir ilişkinin küçük bir kesiti. Eski bir Türk cumhurbaşkanı, Kraliyet himayesindeki bir İslam araştırmaları merkezinin mütevelli heyetinde oturuyor; oradan bir Oxford kolejinin “küresel düzen” sohbetine geçiyor; sohbetin konusu da Türkiye’nin İran karşısındaki yeri. Bunlar tesadüf değil elbette. Ama bir komplonun parçası da değil. Bu yazıda ikisi arasındaki farkı izah etmeye çalışacağım.
Britanya’nın İslam’la ilişkisi üzerine Türkçede yazılanların çoğu iki uçtan birine savrulur. Ya “İngiliz oyunu” tabirinin gölgesinde her şeyi tek bir gizli iradeye bağlayan bir şüphe ya da bu şüpheden utanıp Britanya’yı herhangi bir Batı devleti sayan, tarihsiz ve ilginç bir kayıtsızlık. Oysa ortada ne komplo ne kayıtsızlık gerektiren, gayet açık ve belgelenebilir bir yapı var.
Bendenizin görebildiği kadarıyla bu yapı şöyle işliyor:
Britanya’nın İslam’la ilişkisi tek bir aklın ürünü değil; birbirinden ayrı kurumsallaşmış iki rejimin, İsmail Kara Hoca’nın tabiriyle iki aksın ürünü. Dışa dönük aks İslam’ı muhatap olarak üretir; diplomasi, patronaj, fon ve köprü kurumlar aracılığıyla “makbul” Müslüman aktörü tanımlar ve onunla masaya oturur. Parantez burada genişler.
İçe dönük aks ise İslam’ı ve Müslüman camiayı bir risk olarak yönetir; gözetim, yasaklama, vatandaşlıktan çıkarma ve “radikalleşme önleme” araçlarıyla aynı toplulukları denetim altında tutar. Parantez burada daralır.
Birincisine kapı, ikincisine kalkan diyeceğim. İkisi birbirine zıt görünse de aynı işi yaptıkları kanaatindeyim ki o iş de özetle şudur: hangi İslam’ın meşru olduğunu Britanya tayin eder. Oxford ile Cambridge arasında hissedilen üslup farkı da İngiltere’nin dış siyasetteki incelikli okuması ile iç güvenlikteki sertliği arasındaki uçurum da bu iki aksın farklı yüzeylere düşen gölgeleridir diyebiliriz.
Tabii bu ikili yapı sadece İngiltere’ye has değildir. Bu yazı, doğruyu yahut faydalıyı söylerken mikrofonun kim tarafından uzatıldığını fark edebilme ve konuşanların niyetlerinden bağımsız olarak sözün son tahlilde kimin hanesine yazıldığını görebilme yetimize dair bir beyin jimnastiği, bir temrin olarak okunmalıdır. Parmak şu ya da bu açıdan doğruyu gösterebilir ancak parmak kimin parmağıdır diye sormak büyük bir kabiliyet değildir, asgari bir niteliktir. “Büyük resmi gördük”, “masayı okuduk”, “yapıyı çözdük” türünden iddialı ve duygusal tavırlar bu yazının tamamıyla haricindedir. Mesele harici okuyup dahilde buna dair verim elde edebilme ve kendimize bir nasihat alanı açabilme çabasından ibarettir.
II. “İngiliz aklı” üzerine bir ihtiraz kaydı
Yola çıkmadan bir tabirle hesaplaşmak gerekiyor. Türkçede “İngiliz aklı” dendiğinde, kuşaklar boyu aynı hedefe kilitlenmiş, yekpare, sabırlı, neredeyse metafizik bir irade kastedilir. Tabirin cazibesi, Britanya’nın gerçekten olağanüstü bir kurumsal sürekliliğe sahip olmasından gelir. Fakat sürekliliği tek bir öznede toplayınca çelişkiler görünmez olur ve haliyle tabir de yanıltıcı olmaya başlar.
Britanya devleti çoğu zaman kendisiyle çelişen kurumlardan müteşekkildir. Dışişleri (Foreign Office) ile İçişleri (Home Office), Müslüman muhataplar meselesinde 2000’li yıllar boyunca açıkça çekişti; New Statesman’ın 2007’de aktardığına göre Dışişleri’nin “ılımlı İslamcılarla angajman” siyaseti bir süre iç politikaya da sızmış, sonra İçişleri ve yeni kurulan Topluluklar Bakanlığı bu çizgiyi tersine çevirmişti.[1] Bir diplomatın “makbul muhatap” saydığı örgüt, aynı yıl İçişleri’nin fon listesinden düşebiliyordu. Tek akıllı bir özne böyle davranmaz ancak çok kollu bir yapı böyle davranır diyebiliriz.
Edward Said’in Şarkiyatçılık’ta (1978) kurduğu çerçeve bu noktada işe yarıyor; ama meşhur olduğu kadar sık da yanlış okunan bir çerçeve bu. Said, Batı’nın Doğu hakkında ürettiği bilginin iktidarla iç içe olduğunu söylerken bir komplo tarif etmiyordu; bilakis o bilginin kendiliğinden iktidar üreten bir yapı içinde dolaştığını söylüyordu.[2] Şarkiyatçı âlim sömürge memurunun emriyle yazmaz ama yazdığı sömürge memurunun elinde bir alete dönüşmeye elverişlidir.
Bu yazıda anlatılacak olan da budur: kimsenin emrinde olmayan Oxford hocası ile kimsenin sorumluluğunda olmayan GCHQ analisti aynı bilgi geleneğinin iki ucunda durur ve “gelenek” yahut “yeniden üretilmiş gelenek” onların niyetinden bağımsız olarak belli bir işlev görür.
O yüzden “İngiliz aklı” yerine “Britanya’nın İslam bilgisi rejimi” diyeceğim ve kişilerin kimin adamı olduğunu değil hangi düşüncenin hangi yapıda neden dolaşıma girdiğini soruşturacağım. Bilebildiğim kadarıyla komplodan uzak durmanın tek yolu budur.
III. İlk aks ve ilk kırılma: Arap Bürosu’ndan Room 40’a
Britanya’nın İslam’ı dikkatle okuma geleneği alelade bir merakın neticesi değil elbette, bu çok doğal bir mecburiyetin sonucudur. Viktorya çağının sonunda dünyanın en büyük Müslüman nüfusunu yöneten devlet Britanya’ydı. Hindistan, Mısır, Sudan, Malaya, Nijerya, Körfez emirlikleri, hasılı Kraliçe’nin tebaasının hatırı sayılır bir kısmı Müslümandı. Böyle bir imparatorluk İslam’ı incelemeden yönetilemezdi.
Bu incelemenin erken ve çarpıcı bir örneği Wilfrid Scawen Blunt’ın 1882 tarihli The Future of Islam’ıdır. Blunt, Osmanlı hilafetinin çöküşe gittiğini öngörüyor ve hilafetin Mekke merkezli bir Arap hilafetine devredilmesini, Britanya’nın da bu yeni hilafetin hamisi olmasını öneriyordu.[3] Otuz yıl sonra aynı fikir Kitchener’ın Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah’a gönderdiği 1914 tarihli mesajlarda, ardından Kahire’deki Arap Bürosu’nun (1916) çalışmalarında, Gertrude Bell ve T.E. Lawrence’ın raporlarında somut siyasete dönüştü.[4]
Blunt’ın kitabından Arap Bürosu’na giden yol bir komplonun yolu mu yoksa bir bilgi rejiminin döşediği bir hat mı? Cevaplar iç içe geçse de berrak biçimde görünen bir ihtiyaç var: İslam’ın iç meselelerine, hilafetin hukukî statüsüne, Arap-Türk gerilimine vâkıf olmak ve bu vukufu imparatorluğun güvenlik ve dış siyaset ihtiyaçlarına göre yorumlamak. Blunt’ın kitabı bu yazının ilk kırılma noktasıdır ve bilindiği kadarıyla parantez ilk kez orada açık bir siyasî tasarım olarak çizilir.
Aynı dönemde gelenek iki mecraya ayrıldı ve bugünkü kapı-kalkan ikiliğinin tohumu da bu ayrılmada yatmaktadır ki şöyle:
Birinci mecra akademik ve diplomatikti. Oxford’da Hamilton Gibb (1937’den itibaren Laudian Arapça Profesörü), Cambridge’de Arthur Arberry (1947’den itibaren Sir Thomas Adams Arapça Profesörü), Londra’da 1916’da kurulan SOAS ve 1920’de kurulan Chatham House… Liste uzatılabilir ancak hepsi İslam dünyasını anlamayı ve o dünyanın seçkinleriyle konuşmayı meslek edinmiş kişi ve kurumlar.[5] Bu mecranın ürünü İslam’ı muhatap hâline getiren ve bununla birlikte muhatabını da dönüştürme arzusuna uzanan bilgidir.
İkinci mecra gizli ve teknikti. 1914’te Amiralliğe bağlı bir şifre kırma birimi olarak kurulan Room 40, 1919’da Hükümet Şifre ve Kod Okulu’na (GC&CS) dönüştü, 1922’de Dışişleri Bakanlığı’nın denetimine verildi, İkinci Dünya Savaşı’nda Bletchley Park’a taşındı ve 1946’da bugünkü adını aldı: GCHQ.[6] Soy kütüğündeki 1922 tarihi ikinci kırılmadır. Britanya’nın sinyal istihbaratı, doğuşundan itibaren Dışişleri’nin, yani dış dünyayı okuyan kurumun elinde biçimlenmiştir. Tabiri caiz ise kalkanı döven demirci kapıyı yapan marangozla aynı atölyede yetişmiştir.
İki mecra yüz yıl boyunca ayrı büyüdü ama hiç tamamen kopmadı. Bu uzun soluklu birikim, müfredatıyla ve yetiştirdiği insanlarla meyvesini verdi. Soğuk Savaş bittiğinde Britanya’nın elinde şunlar vardı:
İslam dünyasının seçkinleriyle konuşabilen, o dünyanın dilini ve teolojisini bilen bir akademik-diplomatik ağ ve dünyanın en gelişmiş sinyal istihbarat aygıtlarından biri. 11 Eylül ve özellikle 7 Temmuz 2005 Londra saldırıları bu iki mirası aynı hedefe yani Britanya’nın kendi topraklarındaki Müslüman nüfusa çevirdi. Burayı yazının ilerleyen bölümlerinde açmaya çalışacağız ancak hemen baştan söyleyelim ki üçüncü kırılma budur zira kapı ve kalkan o tarihten sonra aynı sokağa bakar haldedir.
IV. Kapı: parantezin genişlediği yer
Dışa dönük aksın en zarif kurumu, Gül’ün mütevelli heyetinde oturduğu Oxford İslam Çalışmaları Merkezi’dir (OCIS). 1985’te St Cross Yolu üzerindeki bir ahşap kulübede kurulan merkez 1993’te Galler Prensi Charles’ın himayesine girdi. Charles aynı yıl merkezin konferans dizisini açan dersi verdi. “İslam ve Batı” başlıklı bu konuşma, İngiliz müesses nizamının İslam’a bakışının en itinalı metinlerinden biri olarak hâlâ okunur.[7]
2012’de Kraliçe II. Elizabeth merkeze Kraliyet Beratı (Royal Charter) verdi ve Charles bu vesileyle verilen resepsiyonda yaptığı konuşmada beratın Britanya tarihinde bir İslamî kuruluşa verilen ilk berat olduğunu söyledi.[8] 2025’te, merkezin kırkıncı yılında, artık Kral olan Charles kendi adını taşıyan yeni bir kanadı ve “III. Charles Programı”nı açtı.[9]
Merkezin mütevelli heyeti, kendi ifadesiyle, “dünyanın dört bir yanından âlimler ve devlet adamları” ile Oxford Üniversitesi temsilcilerinden oluşur. Bu kurulda Körfez iş dünyasının temsilcileri, eski devlet başkanları, Müslüman dünyanın seçkinleri oturur. Yüz milyon sterline mal olan yeni kampüste Abu Dabi merkezli Halife bin Zayed Vakfı’nın açılışını yaptığı Şeyh Zayed Camii ve Şeyh Halife Binası, ahşap işçiliğini Malezya’nın armağan ettiği Malezya Oditoryumu ve koleksiyonunu Kuveyt’in sağladığı Kuveyt Kütüphanesi bulunur.[10] Cambridge de bu patronaj ağının dışında değildir: üniversitenin 2008’de kurulan İslam Çalışmaları Merkezi bir Suudi prensinin, İslam çalışmaları öğretim kadrosu ise bir Emirati şeyhinin adını taşır.[11]
Fonun kaynağından ziyade işlevine bakmak lazım, bunu dipnotta belirttiğim üzere illa ki bir yönlendirme olarak okumak zorunda değiliz. Ancak açık kaynaklardan gördüğümüz üzere OCIS, İslam dünyasının parasıyla İslam dünyasının seçkinlerini Oxford’a getirir, onları İngiliz müesses nizamıyla aynı masaya oturtur ve o masada da bir söylem üretilir: diyalog, karşılıklı saygı, medeniyetler arası köprü. Söylem samimidir ve elbette Charles’ın 1993 konuşmasının samimiyetinden şüphe etmek için bir sebep yok. Ancak biliriz ki samimiyet, işlev görmeye engel değil. Kapı gelenleri ağırlarken kimin gelebileceğini de belirler zira geleneğe az da olsa vakıf olan herkes bilir ki her kapı içeriden açılır.
Kapı aksının daha az zarif ama daha öğretici örnekleri iç politikadadır. 2005 sonrasında Dışişleri ve İçişleri’nin desteğiyle başlatılan “Radical Middle Way” turneleri, gelenekçi ve Sufî eğilimli âlimleri İngiliz gençliğinin karşısına çıkararak “otantik Britanya İslamı” üretmeye çalıştı; Stephen Jones bu girişimi New Labour’ın “Britanya İslamı’nı yeniden inşa” çabasının vaka çalışması olarak incelemiştir.[12]
2006’da Topluluklar Bakanı Ruth Kelly’nin açık desteğiyle Sufi Muslim Council kuruldu ve Kelly aynı yıl devlet fonlarının “aşırılıkla proaktif mücadele eden” cemiyetlere kaydırılacağını ilan etti.[13] Muslim Council of Britain ise 2009’da bir yöneticisinin İstanbul Deklarasyonu’nu imzalaması üzerine Whitehall’dan uzaklaştırıldı.[14] David Cameron’ın 2014’te Sir John Jenkins’e sipariş ettiği Müslüman Kardeşler incelemesi örgütün yasaklanmasına sebep olmadı ama üyeliği “aşırılık göstergesi” sayılabilecek bir statüye çektiğini biliyoruz.[15]
Hepsinde aynı şey görüldüğünü söyleyebiliriz:
Britanya devleti hangi Müslüman aktörün “temsilci” sayılacağını, hangisinin fon alacağını, hangisinin kapının dışında kalacağını kendisi tayin eder. Bunu söylemek için uzaklara gitmeye de gerek yok zira Mahmood Mamdani’nin “iyi Müslüman, kötü Müslüman” ayrımı tam da bu tasnif pratiğini anlatır: iyi Müslüman, devletin tanımladığı ılımlılığa uyandır; kötü Müslüman, tanımın dışında kalandır.[16] Talal Asad’ın seküler devlet çözümlemesinden hareketle söylersek “ılımlı Müslüman” doğal bir kategori değil, seküler devletin döktüğü bir kalıptır.[17]
Türkiye de bu kapıdan geçmiştir. Cameron’ın 2010 Ankara konuşmasında Türkiye’nin AB üyeliğini “en güçlü savunucusu” sıfatıyla sahiplenmesi, Türkiye’yi Orta Doğu için bir “model muhatap” olarak konumlandıran kapı diplomasisinin parlak bir örneğidir.[18] Gül’ün OCIS mütevelliliği ve Balliol’daki “Türkiye’nin İran bağlamındaki rolü” sohbeti, aynı diplomasinin on altı yıl sonraki devamıdır ve bu yazıda bir vakıayı yeniden yazmıyoruz sadece parçaları birleştiriyoruz.
V. Kalkan: parantezin daraldığı yer
Aynı devlet, aynı Müslüman nüfusa dönük ikinci bir aks işletir; bu aksın dili bambaşkadır.
Önce Prevent’i ele almalıyız. 2003’te CONTEST terörle mücadele stratejisinin bir ayağı olarak doğan Prevent, 2015 Terörle Mücadele ve Güvenlik Kanunu ile okullara, üniversitelere, hastanelere ve yerel yönetimlere “radikalleşme belirtilerini bildirme” konusunda kanunî bir yükümlülük yükledi.[19] Öğretmenin öğrenciyi, doktorun hastayı, akademisyenin talebesini izlemekle yükümlü kılınması, Arun Kundnani’nin gösterdiği gibi, Müslüman gündelik hayatını bütünüyle güvenlik merceğinden okunur hâle getirdi.[20]
2023’te William Shawcross’un hazırladığı bağımsız inceleme programın odağını yeniden “İslamcı aşırılığa” çekmeyi önerdi; Müslüman sivil toplumun büyük kısmı incelemenin hazırlık sürecini boykot etmişti.[21]
Sonra vatandaşlıktan çıkarma meselesi geliyor ki kalkanın en çok tebarüz ettiği yerlerden biridir. 2019’da İçişleri Bakanı Sajid Javid, 15 yaşında Suriye’ye giden Shamima Begum’un Britanya vatandaşlığını 1981 Vatandaşlık Kanunu’nun 40(2). maddesine dayanarak iptal etti.
Begum’un Bangladeş vatandaşlığına hak kazanabileceği varsayımıyla vatansız bırakılmadığı savunuldu ancak Bangladeş bunu reddetti. Yüksek Mahkeme 2021’de Begum’un temyiz için ülkeye dönmesine izin vermedi ve Özel Göç Temyiz Komisyonu 2023’te, Temyiz Mahkemesi ise 2024’te kararı onadı ardından Yüksek Mahkeme aynı yıl temyiz iznini reddetti.[22]
Begum’un ne yaptığı ayrı bir tartışma. Buradaki esaslı ve somut hukukî mesele, bir devletin kendi vatandaşını bir başka devletin muhtemel vatandaşlığına dayanarak sınır dışında bırakmasının, vatansızlığın azaltılmasına dair uluslararası sözleşmelerle ne ölçüde bağdaştığıdır. Kalkan burada en sert yüzünü gösterir: kapının “diyalog” dilinin tam karşısında bir dışlama dili. Bu mesele İngiltere’de halen en çok tartışılan konuların başındadır.
Ve GCHQ. 2013’te Edward Snowden’ın sızdırdığı belgeler, GCHQ’nun “Tempora” programıyla Britanya’ya giren fiber optik hatlardan geçen internet trafiğini toplu olarak kopyalayıp sakladığını ve Amerikan NSA’yla paylaştığını ortaya koydu.[23]
Dördüncü kırılma budur diyebiliriz.
İfşaat üzerine açılan davada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, Big Brother Watch ve Diğerleri / Birleşik Krallık kararında (25 Mayıs 2021), Britanya’nın toplu müdahale rejiminin yeterli güvencelerden yoksun olduğu için Sözleşme’nin 8. maddesini (özel hayat) ve gazetecilik kaynaklarının korunması bakımından 10. maddesini (ifade özgürlüğü) ihlal ettiğine hükmetti.[24] “İngiltere uluslararası hukuku ihlal etmektedir” cümlesi, bu kararla birlikte bir suçlama olmaktan çıkıp mahkeme tespitine dönüşmüştür.
Asıl öğretici olan, Britanya’nın ifşaata verdiği cevaptır. Dava sürerken, 2016’da, Parlamento “Soruşturma Yetkileri Kanunu”nu (Investigatory Powers Act) çıkardı ve Snowden’ın ifşa ettiği toplu gözetim uygulamalarının büyük kısmını açık kanunî dayanağa kavuşturdu.[25] Yani Britanya uygulamadan vazgeçmedi; tam aksine, mahkeme ihlali tespit etmeden önce uygulamayı kanunlaştırdı. “İngiltere hukuku ihlal etmez, hukuku kendine göre yazar” cümlesi bir polemik mi yoksa bu sürecin net bir özeti mi halen cevabı aranan sorulardandır.
Burada bir hassasiyet gerekiyor. GCHQ Müslüman topluluklara özel olarak dönük bir kurum değildir ve hedefi cemaat değil altyapıdır. Britanya’daki Müslümanlara dönük hedefli iç güvenlik pratiğinin asıl aktörü MI5 ile Prevent’i yürüten İçişleri’dir ancak GCHQ toplu müdahalenin örneğidir ve bu bakımdan bu konu bağlamında zikredilmeye değer bir mahiyet taşımaktadır. Somut hukuki sonuçları da olduğu için bu meyanda hatırlanmaması bir eksiklik olurdu ancak ikisini birbirine karıştırmak hem olgusal olarak yanlıştır hem de komplo dilinin kapısını aralar.
Özetle kalkan iki katmanlıdır: MI5 ve Prevent hedefli katmanı, GCHQ ise toplu katmanı temsil eder. Bu itibarla diyebiliriz ki Müslüman bir Britanya vatandaşı bu iki katmanın kesiştiği noktada durur.
VI. Aynı kalemden iki yazı
Kapı ile kalkan birbirine zıt gibi durur. Biri “diyalog” derken öteki “tehdit” temelli yaklaşım sergilemektedir. Biri Kraliyet Beratı verirken öteki vatandaşlığı iptal edebilir. Biri Körfez’in parasıyla saray gibi bir kampüs kurarken öteki fiber hatları dinleyebilir. Bunlar günümüz devletleri için tuhaf karşılanacak şeyler mi bilmiyorum ancak insan hangi Britanya’nın gerçek Britanya olduğunu da merak etmiyor değil.
Bana kalırsa ikisi de gerçek ve ikisi de aynı işi yapıyor: hangi İslam’ın meşru olduğunu tayin etmek. Kapı, meşru İslam’ın içeriğini pozitif olarak belirler ve diyalogcu, gelenekçi, siyasetten arınmış, “medeniyetler arası köprü” olmaya razı bir İslam’ı yeri geldiğinde seçer, yeri geldiğinde altını çizer, yeri geldiğinde ise ima eder.
Kalkan ise meşru olmayanı negatif olarak tanımlar: siyasal, küresel ümmet tasavvuruna sahip, Batı dış politikasını sorgulayan bir İslam “radikalleşme riski” olarak kodlanır.
Ruth Kelly’nin 2007’deki formülü bu birliği bütün açıklığıyla verir: fon almak istiyorsan “paylaşılan değerleri” savunduğunu göstermek zorundasın.[26] Parantezin genişlediği yer ile daraldığı yer aynı cetvelle çizilmiştir.
Bunu görmek için gizli bir örgüt aramaya gerek yok. Aynı bakanlıklar, aynı bütçe kalemleri, aynı danışmanlar, bazen aynı kişiler iki aksta birden çalışır. 2009’da Prevent kapsamında Müslüman ülkelerdeki Britanya büyükelçilerinin Luton gibi “radikal odaklara” gönderilip cemaatlerle görüştürülmesi kapı diplomatlarının kalkan görevine koşulmasının en somut örneğidir.[27] Dışişleri’nin angajman siyasetinin iç politikaya sızması ve sonra geri çekilmesi de aynı kurumsal geçişkenliğin kanıtı.[28]
Said’in sezgisi aslında burada doğrulanır: bilgi, iktidardan bağımsız üretildiğinde bile iktidarın işine yarar.
Oxford yahut Cambridge’deki bir tefsir semineri ile Cheltenham’daki bir veri merkezi arasında organik hiçbir bağ yok ama ikisi de “Britanya’nın İslam bilgisi”ne katkıda bulunur ve bu bilgi kimin muhatap kimin risk sayılacağına karar veren aynı devletin elinde toplanır. Elbette bu sadece Britanya için geçerli değildir fakat bu manzaranın Britanya üzerinden seyredilmesi ayrıca keyifli ve öğreticidir.
VII. Kesişim: gelenekçi anti-İslamcılık
Kapı ile kalkanın kesiştiği en verimli noktada bir düşünce akımı durur. Ona “gelenekçi anti-İslamcılık” diyeceğim. Böyle kavramsallaştırmalar mahiyeti gereği kısmen de olsa gerçeği ıskalar çünkü dikotomik yapıları vardır. Amaç da birazcık ıskalamak ve bunu yaparken de dışsallaştırmaktır. Sosyal bilimlere dair birçok kavram için bunu söyleyebiliriz, efradını cami ağyarını mani tanımlar kolay kolay bulunmaz. Teknik ifadesi ile hadd yollu bir yana resm yollu tarif yapmak dahi müşkildir. Bu öncelikle İslamcılık tarifi için geçerlidir. Bu noktada İsmail Kara Hoca en başarılı tarifi yapmıştır ki şöyle:
“XIX-XX. yüzyılda, İslâm’ı bir bütün olarak (inanç, ibadet, ahlâk, felsefe, siyaset, eğitim…) yeniden hayata hâkim kılmak ve akılcı bir metotla Müslümanları, İslâm dünyasını Batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden… kurtarmak; medenîleştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist, modernist ve eklektik yönleri baskın siyasî, fikrî ve ilmî çalışmaların, arayışların, teklif ve çözümlerin bütününü ihtiva eden bir hareket olarak tarif edilebilir.”[29]
Gelenek denilen yahut gelenek olarak üretilen şey ile burada tarifi yapılan İslamcılık arasında mukayese yapmak bu yazının konusu değildir ancak kullanmış yahut da üretmiş olduğum bir kavramın hesabını kısmen de olsa verebilmek adına bu satırları buraya derç ediyor ve esas bahsimize geçiyorum.
Akımın tezi kabaca şu: Siyasal İslam, yani İslamcılık, İslam geleneğinin devamı olarak okunamaz; o, modernitenin ürettiği bir “sapma”dır. On dokuzuncu yüzyıl sonundan itibaren fıkıh ve tasavvuf geleneğinden kopan, Batılı ideolojilerin kalıbına dökülmüş, devleti ve siyaseti dinin merkezine koyan bir “modernist heves”. Bu akıma göre gerçek İslam mezhep ve tarikat geleneğinde, “orta yol”da, siyasetten değil ahlâktan ve mânâdan hareket eden bir dindarlıkta bulunur.
Tezin en güçlü hâli hiç de değersiz değil. İslamcılığın kimi tezahürlerinin geleneksel fıkhî çoğulculuğu tek bir “hakikat” iddiasına indirgediği, tekfir kültürünü beslediği, dini bir devlet projesinin aracına çevirdiği yönündeki eleştiri İslam dünyasının içinden, hem de en samimî sesler tarafından yükselmiştir hiç şüphesiz. Bu ve benzeri esaslı eleştirileri “Batı’nın işine geldiği için” reddetmek yazı boyunca uzak kalmaya çalıştığımız komplo düşüncesinin bir başka biçimidir.
Benim sormak istediğim, tezin doğru olup olmadığı değil; nerede ve neden kıymet bulduğu. Gelenekçi anti-İslamcılık aynı anda Batı başkentlerinde ve Körfez saraylarında kıymet bulmuştur. 2004 Amman Mesajı Ürdün Kralı’nın himayesinde ilan edildi.[30] 2014’te Abu Dabi’de kurulan Müslüman Toplumlarda Barışı Teşvik Forumu, Birleşik Arap Emirlikleri’nin desteğiyle, Abdullah bin Beyye’nin başkanlığında “orta yol” söylemini kurumsallaştırdı.[31] 2016 Marakeş Bildirgesi aynı ağın Fas ayağıdır.[32]
Britanya’da bu çizginin akademik ve eğitimsel merkezi 2009’da kurulan Cambridge Müslüman Koleji’dir denilebilir. Abdülhakim Murad’ın (Timothy Winter) öncülüğünde kurulan kolej, medrese ve dârülulûm mezunu âlimlere Britanya bağlamına dönük bir diploma programı sunarak başlamış, 2017’den itibaren de Open University onaylı bir İslam çalışmaları lisansı açmıştır; yöntemini de “İslam medeniyetinin zengin fikrî mirası ile modern Batı düşünce ve pratiğinin en iyisi arasında hakiki bir diyalog” kurmak olarak tarif eder.[33]
Bu isimleri ve kurumları anmak onları “birilerinin adamı” ilan etmek değil. Anlatmak istediğim bir düşüncenin dolaşım mantığı. Gelenekçi anti-İslamcılık iki aksa birden bilerek yahut bilmeyerek katkı sunmaktadır.
Kapı için “ılımlı muhatap” üretir ve Körfez monarşileri de Batı devletleri de siyasetten arınmış bir dindarlığı tabiî olarak tercih eder. Kalkan için ise “radikalleşmeye panzehir” sunar ve Prevent’in aradığı “otantik, gelenekçi, siyasetsiz İslam” tam da bu akımın ürettiği şeydir. Radical Middle Way’in bu akımın hocalarını gençlerin karşısına çıkarması tesadüf değildir.[34]
Gelenekçi anti-İslamcılık yanlış yahut doğru, bu ayrı bir bahistir. Ancak yapısal olarak kullanışlı olduğu için bu kadar görünürdür desek yanılmış olmayız. Bir teolojik tezin yapısal kullanışlılığı onun hakikat değerini düşürmez ama tezi dinlerken hangi mikrofonun açık olduğunu bilmeyi gerektirir.
VIII. Oxford ve Cambridge: iki üslup, tek yapı
Şimdi baştaki soruya dönebiliriz: Oxford tarzı ile Cambridge tarzı arasında fark var mı?
Var; ama üniversiteler arasında değil, projeler arasında. OCIS kurumsal ve diplomatiktir: Kraliyet himayesi, mütevelli heyetinde devlet adamları, Körfez patronajı, “İslam ve Batı” temalı ders dizileri. Ürettiği şey bir söylemden çok bir masadır. Bu itibarla bu projeksiyonun hedefi İslam dünyasının seçkinleri ile İngiliz müesses nizamının aynı masada buluşmasıdır. Gül gibi bir ismin orada oturması merkezin tabiatına tamamen uygundur ve tarif ettiğimiz olguyu doğrular mahiyettedir.
Cambridge’deki çizgi ise kişisel ve teolojiktir zira o bir âlimin vizyonu üzerine kurulu, imam yetiştiren, tasavvufî gelenekten beslenen, İslamcılığı teolojik gerekçelerle eleştiren bir yapısal görünüm arz etmektedir. Ürettiği şey masa değil söylemdir ve hem de yer yer sert, toptancı, polemik yüklü bir söylem. Bir Türk okurun bunu irrite edici bulması şaşırtıcı değil çünkü Türkiye’nin İslamcılık tecrübesi, homojen bir “modernist sapma” kalıbına sığmayacak kadar çeşitli, yerli ve köklüdür diyebiliriz. Ayrıca Winter’ın Türkçeye, edebiyatından zevk alabilecek düzeyde vakıf olduğunu da unutmamak gerekiyor. Dediğim gibi bu yazı tüm muhatapları nezdinde hiçbir hürmetsizlik, zan ve komplo içermemektedir ve fakat bununla birlikte sorularını ve ihtirazî kayıtlarını da beyan etmekten geri durmayan bir içeriğe sahiptir.
Sonuç olarak fark üsluptadır, yapıda değil. Oxford kapı aksının akademik yüzüdür, Cambridge çizgisi ise kapı ile kalkanın kesişiminin yani gelenekçi anti-İslamcılığın akademik yüzü. Bu konuda net konuşuyorum zira modernizmin birçok sapmasına temelden ve nitelikli cevaplar üreten Kolej diğer taraftan İslamcılık eleştirisinde daha yüzeysel ve kategorik bir tavır sergilemektedir.
Hasılı biri (Oxford) muhatap üretir öteki (Cambridge) ise muhatabın hangi muhatap olması gerektiğini söyler. Charles’ın 2012’deki berat resepsiyonunda “eski bir Cambridge’li olarak” Cambridge’in Kraliyet Beratını Oxford’dan on yıl önce aldığını hatırlatan şakası, farkın ne kadar eski ve ne kadar manidar olduğunu tek cümlede anlatır.[35]
IX. Türkiye’ye düşen
Eski bir Türk cumhurbaşkanının OCIS mütevelli heyetinde oturması ne anlama gelir? Ben bir Türk vatandaşı olarak bu sorudan yola çıkarak bir gezintiye çıktım. Pergel metaforunda olduğu gibi dönüp geldiğim yer yine kendi ülkem. Vatansız İslamcılığın ne olduğunu yıllar sonra Mehmet Güney bir mülakatında ifade etmiş idi.
Ancak üzülerek belirtmeliyim ki son 7-8 yılda çıkan “vatanlı” ve “milli” İslamcılığın da ne kendi geçmişini ne de dünyayı gezmeye yetecek bir nefesi ve bir kabiliyeti olmadığını herkes gibi görebiliyorum. Durduğum yer her zamanki gibi “bana ne düşüyor ve ülkem için ne anlam ifade ediyor” çizgisidir. Fakat bunu yaparken duygusallıktan, tutarsızlıktan olabildiğince uzak kalmaya çalışıyorum.
Biliyor ve iman ediyorum ki Türk kendiliği ve algısı hiç olmadığı kadar eciş bücüş bir varoluş zemininde can çekişiyor. Ne bir imperiumun tohumlarını atabilecek dirayet ne de hilaf ve ihtilaf farkını ortaya koyabilecek bir akıl mevcuttur. Suriye örneği aklımızın ve tecrübemizin tatbik sahası olarak önümüzde durmaktadır ve gündem enteresan bir şekilde ilerlemektedir. İçeride de gerek sureta geleneksel gerek de modern İslami tonlu cemiyetlerin vaziyeti ondan da enteresan neticeler doğurmaktadır. Dolayısıyla böylesi bir yazı dünyayla yüzleşirken kendimize dönüp bakabilme cesaret ve de imkanının yollarını araştırma çabası olarak anlaşılmalıdır.
Gül üzerinden başlattığım bu soruşturma esasında güvenlik ve özgürlük denkleminde Türkiye’nin en hassas damarı olan dini söylem ve yapılarla girilecek ilişkinin başına ve sonuna dair bir alan açmaktır. Bu yazıya manşet kıldığım Gül’ün Oxford ziyaretini “İngiliz aklı Türkiye’yi kullanıyor” şeklinde okumamamız gerektiğini buraya kadar anlatmaya çalıştım. Ama “sıradan bir akademik görev” demek de zeka parıltısı taşımayan bir sözdür zira böyle demek yapıyı görmemek olur. Kimin nereye oturduğundan çok bizler neyin ne olduğunu anlamaya çalışmalı ve bu hususları bilerek masaya oturmakla bilmeden oturmak arasındaki farkı temyiz edenlerden olmalıyız. Hayat insanı ne zaman nereye oturtur bilemeyiz.
Türkiye kapı aksının en kıymetli muhataplarından biridir: hem Müslüman hem NATO üyesi, hem Osmanlı mirasının vârisi hem seküler cumhuriyet, hem Körfez’le hem Batı’yla konuşabilen bir ülke. Cameron’ın 2010’daki “en güçlü savunucu” vaadinden Balliol’daki “İran bağlamında Türkiye” sohbetine uzanan çizgi, Türkiye’nin bu masada hep aranan bir muhatap olduğunu gösterir.[36]
Masaya oturmak masanın kurallarını kabul etmek demek değildir ama masanın kim tarafından, hangi işlev için kurulduğunu bilmeyi gerektirir ki bu hem içeride hem dışarıda böyledir. Eğer bir gün bir masa kurma rüşdüne erilirse de ancak bu yolla mümkün olacaktır.
Bana kalırsa asıl sorulması gereken şu: Türkiye’nin kendi kapısı var mı?
Yani Türkiye, İslam dünyasının seçkinlerini kendi masasına çağıran, kendi patronajıyla kendi “makbul söylemini” üreten, dünyanın Türkiye’yi okuduğu kadar dünyayı okuyan kurumlara sahip mi? Son yıllarda ülkemize akın akın gelen ve vatandaşımız olmayan Müslüman alimlerin hangi basit sorunlarla yıllarca uğraşmak zorunda kaldığını etkili ve yetkili merciler gayet iyi bilmektedirler.
Diyanet’in yurt dışı teşkilatı, YTB, TİKA, Yunus Emre Enstitüsü, İSAM: bunlar var; ama hiçbiri OCIS’in yaptığı şeyi, yani başkasının seçkinini kendi masasına oturtmayı sistematik olarak yapmıyor. Britanya’nın İslam’ı okuma geleneğinden alınacak ders şüphe, paranoya yahut kompleks değil, taklit hiç değildir. Olması gereken aynı ciddiyetle okuyabilen ve üretebilen kurumlar inşa etme idealidir.
Kalkan aksından alınacak ders ise daha keskin. Britanya’nın iç güvenlikte hukuku kendine göre yazması bir Batı ayrıcalığı değil bana kalırsa bütün güvenlik devletlerinin ortak eğilimidir. Demokrasinin kendisinin ve illüzyonunun ifşa ve inkırazını yaşadığımız bu zaman diliminde güvenlikçi olmayan bir devlet var mıdır emin değilim. Ancak bunu insanlığın özünde mündemiç olan genel ilkelere istinaden yapmamak ve keyfilik ile rasyonellik arasında ciddi bir mekik dokumamak her zaman aksi neticeler doğurur. Dolayısıyla Big Brother Watch kararının Türkiye’de okunması gereken satırı Britanya’nın mahkûm olduğu satırdan ziyade kararın çıkabilmiş olmasıdır. Öyle ya da böyle bir devletin en gizli aygıtı uluslararası bir mahkeme önünde hesap vermeye zorlanabiliyor olması bir vakıadır.
X. Sonuç
Abdullah Gül’ün birkaç cümlelik tweet’i, arz etmeye çalıştığımız üzere yüz elli yıllık bir yapının kısa bir kesitiydi. Blunt’ın 1882’de hayal ettiği “Britanya himayesinde İslam”dan 2025’te Kral’ın kendi adını verdiği Oxford kanadına; Room 40’ın şifre kırıcılarından Cheltenham’ın fiber hatlarına uzanan, birbirine zıt görünen ama aynı işi yapan iki aks. Ve bu akslar üzerinde dört kırılma işaretledik ki eleştiriye de açıktır: 1882, 1922, 2005, 2013.
İsmail Kara’nın parantezi bu yapıyı anlatmak için biçilmiş kaftan. Hoca’nın tüm sa’yi meşkur olsun.
Britanya’da İslam topyekûn kaldırılmamıştır ve parantez içine alınmıştır. Elbette her ülkeden Britanya’ya açılan kapılar ve Britanya’nın dahil olduğu yahut kurduğu masalar vardır. Orada yahut burada diyeceğimiz şudur ki kapı parantezi genişletir, kalkan daraltır ama parantezi çizen cetvel hep aynı elde durur ve parantez daima mevcudiyetini sürdürmektedir.
Bu seyrin bence en kalıcı dersi, yapıyı kuranların belki hiç niyet etmediği bir ders: İslam’ı ciddiye almadan İslam dünyasında hiçbir şey yapılamaz. Britanya bunu 1882’de anlamıştı. İslam dünyasının aynı şeyi kendisi hakkında ne zaman anlayacağı ise hâlâ açık bir soru. Bitirirken diyebiliriz ki kurulan masalar ve açılan kapılar çeşit çeşittir ve topyekun bir insanlık hala kendi iç dinamiğini yitirmiş değildir. Zira Allah’ın muradı tüm murat ve planların üstündedir.
[1]Martin Bright, “Radical Islam: ministers get the message”, New Statesman, 9 Nisan 2007. Bright, Dışişleri’nin “ılımlı İslamcılarla angajman” siyasetinin iç politikaya sızmasını ve Ruth Kelly döneminde bu çizginin tersine çevrilmesini anlatır.
[2]Edward W. Said, Orientalism, New York: Pantheon, 1978. Türkçesi: Şarkiyatçılık, çev. Berna Ülner, İstanbul: Metis, 1999.
[3]Wilfrid Scawen Blunt, The Future of Islam, London: Kegan Paul, Trench & Co., 1882. Blunt, Osmanlı hilafetinin sonunu öngörerek Mekke merkezli bir Arap hilafeti ve bunun Britanya himayesini savunur.
[4]Kitchener’ın 1914’te Emir Abdullah’a gönderdiği mesajlar ve Kahire Arap Bürosu’nun (1916) kuruluşu için bkz. Elizabeth Monroe, Britain’s Moment in the Middle East, 1914–1971, London: Chatto & Windus, 1981; David Fromkin, A Peace to End All Peace, New York: Henry Holt, 1989.
[5]Hamilton A.R. Gibb 1937–1955 arasında Oxford’da Laudian Arapça Profesörü; Arthur J. Arberry 1947–1969 arasında Cambridge’de Sir Thomas Adams Arapça Profesörü olarak görev yaptı. SOAS 1916’da, Chatham House (Royal Institute of International Affairs) 1920’de kuruldu.
[6]GCHQ’nun kurumsal tarihi için bkz. Richard J. Aldrich, GCHQ: The Uncensored Story of Britain’s Most Secret Intelligence Agency, London: HarperPress, 2010. GC&CS 1922’de Dışişleri Bakanlığı’nın denetimine geçmiştir.
[7]HRH The Prince of Wales, “Islam and the West”, Oxford Centre for Islamic Studies konferans dizisinin açılış dersi, Sheldonian Theatre, Oxford, 27 Ekim 1993. Metin OCIS ve Kraliyet arşivlerinde mevcuttur.
[8]HRH The Prince of Wales, Oxford İslam Çalışmaları Merkezi’ne Kraliyet Beratı verilmesi vesilesiyle yapılan konuşma, 2012 (royal.uk arşivi). Charles, beratın Britanya tarihinde bir İslamî kuruluşa verilen ilk berat olduğunu belirtir ve Cambridge’in beratını Oxford’dan on yıl önce aldığını şaka yollu hatırlatır. Bu şaka elbette bir gerçeğin ima yollu ifadesi olarak okunmaya değerdir.
[9]“The King marks the 40th anniversary of the Oxford Centre for Islamic Studies”, royal.uk, 18 Temmuz 2025.
[10]OCIS, “About Us”, oxcis.ac.uk. Merkez, mütevelli heyetinin “dünyanın dört bir yanından âlimler ve devlet adamları ile Oxford Üniversitesi temsilcilerinden” oluştuğunu belirtir. Heyette Körfez iş dünyasından isimlerin bulunduğu, kırkıncı yıl kutlamalarına dair haberlerde de açıkça görülmektedir. Yeni kampüsün bağışçıları için bkz. “Shaikh Zayed Mosque opens in Oxford”, Gulf News, 2018; “Feature: Last touches added to a £100m Islamic centre”, Oxford Times.
[11]Cambridge Üniversitesi Prince Alwaleed Bin Talal Centre of Islamic Studies (2008); Cambridge’deki Shaykh Zayed Lectureship in Islamic Studies. Her iki üniversitede de İslam çalışmalarının Körfez patronajıyla iç içe olduğu kürsü ve merkezlerin adlarından anlaşılır; ancak bu durum, tek başına içerik üzerinde bir yönlendirme olduğunu göstermez.
[12]Stephen H. Jones, “New Labour and the Re-Making of British Islam: The Case of the Radical Middle Way and the ’Reclamation’ of the Classical Islamic Tradition”, Religions 4/4 (2013), s. 550–566.
[13]Ruth Kelly’nin Sufi Muslim Council’in kuruluşuna (19 Temmuz 2006) verdiği destek ve fonların “aşırılıkla proaktif mücadele eden” örgütlere kaydırılacağı açıklaması için bkz. Oliver King, “Criticism for new Muslim organisation”, The Guardian, 19 Temmuz 2006; “Funding reserved for ’proactive’ Muslim groups”, politics.co.uk, 2006.
[14]MCB’nin 2009’da Whitehall’dan uzaklaştırılması, Genel Sekreter Yardımcısı Daud Abdullah’ın İstanbul Deklarasyonu’nu imzalaması üzerine gerçekleşti. Bkz. “Whitehall in turmoil over Muslim advisers”, The Jewish Chronicle, 2009.
[15]Muslim Brotherhood Review: Main Findings, Sir John Jenkins ve Charles Farr, HM Government, 17 Aralık 2015.
[16]Mahmood Mamdani, Good Muslim, Bad Muslim: America, the Cold War, and the Roots of Terror, New York: Pantheon, 2004. Türkçesi: İyi Müslüman, Kötü Müslüman, çev. Sevinç Altınçekiç, İstanbul: 1001 Kitap, 2005.
[17]Talal Asad, Formations of the Secular: Christianity, Islam, Modernity, Stanford: Stanford University Press, 2003.
[18]David Cameron, Ankara’da TOBB’da yaptığı konuşma, 27 Temmuz 2010. Cameron, Türkiye’nin AB üyeliği için “en güçlü savunucu” olacağını söylemiştir.
[19]Counter-Terrorism and Security Act 2015, s. 26 (“Prevent duty”). CONTEST stratejisinin ilk hâli 2003’te hazırlanmış, 2006’da kamuoyuna açıklanmıştır.
[20]Arun Kundnani, The Muslims Are Coming! Islamophobia, Extremism, and the Domestic War on Terror, London: Verso, 2014.
[21]William Shawcross, Independent Review of Prevent, HC 1072, Şubat 2023.
[22]R (Begum) v Secretary of State for the Home Department [2021] UKSC 7 (Yüksek Mahkeme, 26 Şubat 2021); SIAC kararı, Şubat 2023; Begum v Secretary of State for the Home Department [2024] EWCA Civ 152 (Temyiz Mahkemesi, 23 Şubat 2024); Yüksek Mahkeme temyiz izni reddi, Ağustos 2024. Vatansızlık boyutu için bkz. 1961 Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme.
[23]Ewen MacAskill vd., “GCHQ taps fibre-optic cables for secret access to world’s communications”, The Guardian, 21 Haziran 2013.
[24]Big Brother Watch and Others v. the United Kingdom [GC], Başvuru no. 58170/13, 62322/14 ve 24960/15, AİHM Büyük Daire, 25 Mayıs 2021. Mahkeme, RIPA 2000 s. 8(4) kapsamındaki toplu müdahale rejiminin 8. ve 10. maddeleri ihlal ettiğine, istihbarat paylaşımı rejiminin ise Sözleşme’ye uygun olduğuna hükmetmiştir.
[25]Investigatory Powers Act 2016 (c. 25), Kraliyet onayı 29 Kasım 2016. Kamuoyunda “Snoopers’ Charter” olarak anılır.
[26]Kelly’nin Ekim 2006’daki “yeniden dengeleme” konuşması için bkz. yukarıda dn. 13; “paylaşılan değerler” şartının 2007’de fonlara bağlanışı için bkz. Bright, a.g.m. (dn. 1).
[27]Marie Woolf, “UK envoys called back to calm British Muslims”, The Times, 2009. Prevent kapsamında Müslüman ülkelerdeki Britanya büyükelçilerinin Luton gibi merkezlerde cemaatlerle görüşmek üzere ülkeye çağrılması.
[28]Bright, a.g.m. (bkz. dn. 1).
[29] İsmail Kara, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi: Metinler/Kişiler, c. 1, İstanbul: Dergâh Yayınları, “Giriş”, s. 17.
[30]The Amman Message, Ürdün Haşimi Krallığı, 9 Kasım 2004; ammanmessage.com.
[31]Forum for Promoting Peace in Muslim Societies, Abu Dabi, 2014’ten itibaren; başkanı Şeyh Abdullah bin Beyye.
[32]Marrakesh Declaration on the Rights of Religious Minorities in Predominantly Muslim Majority Communities, 27 Ocak 2016.
[33]Cambridge Muslim College, “Our History” ve “About” sayfaları, cambridgemuslimcollege.ac.uk; The Open University, “Cambridge Muslim College” (validasyon ortaklığı kaydı). Winter’ın Avrupa’da İslam’a dair denemeleri için bkz. Timothy Winter (Abdal Hakim Murad), Travelling Home: Essays on Islam in Europe, Cambridge: Quilliam Press, 2020.
[34]Jones, a.g.m. (bkz. dn. 12).
[35]Bkz. yukarıda dn. 8.
[36]Bkz. yukarıda dn. 18.



