Kasaba’nın Eşşeği 2
- Tarih:
Yıl 1400… Kastilya Krallığı’nın unutulmuş kasabalarından biri…
İber Yarımadası’nın kalbinde, Katolik Krallar I. Isabel ve II. Fernando’nun yönetiminde büyük bir dönüşüm geçiren bir coğrafyadayız. Kastilya, adını sınır boylarına dikilen yüzlerce kaleden alan, askeri disiplinin, kilise dogmalarının ve Reconquista (Yeniden Fetih) hırsının kasıp kavurduğu çetin bir krallık. Granada Sultanlığı’nı yıkmak için orduların toplandığı, Engizisyon mahkemelerinin gölgesinin kasabalara yeni yeni düşmeye başladığı, feodal beylerin güç savaşı verdiği o gergin, o kurşun gibi ağır dönem…
İşte böyle bir ruh ikliminde, Kastilya’nın tozlu taş yollarından birinde, krallığın büyük dertlerinden uzakta, ama insanlığın o değişmez küçük hırslarının tam ortasında bir dava başlar.
Kasaba meydanındaki incir ağacının altında belediye meclisi toplanmıştı. Çünkü kasabanın eşeği, gece yarısı Don Rodrigo’nun üzüm bağına girerek birkaç sıra asmayı yemişti.
O sabah kasabada başka hiçbir mesele konuşulmuyordu.
Sanki Granada Kuşatması başarısız olmuştu.
Sanki Kral ölmüştü.
Sanki bütün ülkenin kaderi bu eşeğin vereceği ifadeye bağlıydı.
Meclis kuruldu, ahali toplandı ve Kastilya’nın o meşhur, hiyerarşik ve bürokratik düzeni minyatür bir meydanda canlanmaya başladı. Karakterler sırayla yerini aldı.
İlk sözü Belediye Başkanı aldı. Üzerindeki kadife kürkü düzelterek cemaate diklendi:
“Kanun herkes içindir, Kastilya Krallığı’nda adaletten kaçış yoktur!” dedi.
Ama meydandaki herkes bilir ki kendi katırı geçen ay aynı bağı talan etmiş, nüfuzundan dolayı mevzu örtbas edilmişti.
Ardından kasaba kilisesinin rahibi öne çıktı. Haçını havaya kaldırıp önce derin bir vaaz verdi. Merhametten, bağışlamaktan, İncil’in adaletinden bahsetti.
Cemaat tam etkilenmişti ki, gözlerini eşeğe dikip sesini yükseltti:
“Yine de günah cezasız kalmamalı. İbret olsun!” diye eklerken, kilisenin bağış kutusunu işaret ediyordu.
Kastilya’nın o sert kışlarına et yetiştiren Kasap, kollarını göğsünde kavuşturup eşeğe bakarak mırıldandı:
“Bunun eti sert olur, bir şeye yaramaz.”
Meydandaki kimse, bir hukuk davasında kasabın neden bunu söylediğini anlayamadı.
Sıra Değirmenciye geldiğinde, suçluluk psikolojisiyle etrafı süzüyordu. Soruşturma memuruna döndü:
“Ben gece hiçbir şey görmedim, duymadım” dedi aceleyle.
Çünkü o sırada kendisi de karanlıktan faydalanıp başkasının buğdayını kendi ambarına öğütmekle meşguldü.
Berber ise elindeki usturayı biler gibi parmaklarını oynatıyordu. Mahkeme boyunca bir an bile kimsenin saçına, sakalına bakmadı. Yanındakinin kulağına eğilip: “Don Rodrigo’nun karısı da geçen gün…” diye başlayarak ahaliye dair ne kadar dedikodu varsa etrafa saçtı.
Kürsünün arkasındaki Kâtip, parşömen kâğıdına mürekkep damlatıyordu. Ama garip bir şey vardı; o, mahkemede söylenenleri yazmıyor, kraliyet müfettişlerinin duymasını istediği şeyleri, yani söylenmesini istediği resmi yalanları kâğıda döküyordu.
Sonra tanıklar kürsüye çağrıldı. Kastilya’nın o şan, şöhret ve itibar düşkünü tebaasından biri göğsünü kabartarak öne fırladı:
“Kendi gözümle gördüm! Gece yarısı o asmaları çiğnerken günahkar gözleri parlıyordu!” dedi.
Beş dakika sonra, olay gecesi aslında komşu şehirde bir handa sızmış olduğu anlaşıldı.
Diğer tanık ise gizemli bir edayla fısıldadı:
“Bana çok güvenilir biri söyledi, eşek bu işi planlı yapmış.”
Hâkim kaşlarını çatıp sordu: “Kim söyledi, tebaanın adı ne?”
Tanık ürkekçe etrafına bakındı: “Engizisyon korkusuna adını veremem…”
Mesele içinden çıkılmaz bir hal alınca, tam da Kastilya bürokrasisinin şanına yaraşır bir hamle yapıldı: İş komisyona gitti.
Komisyon kuruldu.
Yetmedi, alt komisyon kuruldu.
Toledo’dan bilirkişi çağrıldı.
Bağdaki otların psikolojisi, asmaların yetiştirilme biçimi bile incelendi. Günler geçti, parşömenler doldu, krallık altınları harcandı.
Hâkim nihayet karar günü ayağa kalkar. Kürsüye vurur: “Yapılan uzun değerlendirmeler, kanun maddeleri ve derin tetkikler sonucunda…” der.
Meydandaki herkes nefesini tutar. Engizisyonun kasabayı yakmasından korkanlar, asmalarını düşünenler, suçunu gizleyenler…
Hâkim, “…eşeğin suçlu olduğuna…” derken aniden durur.
Sonra meydandaki kalabalığa bakar.
Kürklü Başkanı…
Gözü et tepsisinde olan Kasabı…
“Merhamet” isteyen Rahibi…
Yalan söyleyen Şahitleri…
Tarihi çarpıtan Kâtibi…
Hepsini tek tek, vicdanının en derin yerinden süzer.
Ve önündeki devasa dosyayı sertçe kapatır:
“Bu davada tek suçsuz sanık eşektir.”
Meydanda önce derin bir sessizlik olur. Kastilya’nın o mağrur kalelerinin duvarlarında yankılanır bu sessizlik. Sonra herkes suçlulukla birbirine bakar.
Eşek ise krallığın kanunlarından, insanların ikiyüzlülüğünden hiçbir şey anlamamış gibi, incir ağacının gölgesinde kuyruğunu sallamaya devam eder.
Kasabanın yaşlılarından biri, bastonuna dayanarak meydanın ortasından ayrılırken kendi kendine mırıldanır:
“İnsanlar konuşmaya başladığında, eşek susmayı tercih etmişti. Galiba onu bu krallıkta en akıllı yapan da buydu.”



