Kaybetme Korkusunun Gölgesinde
- Tarih:
Shakespeare’e atfedilen bir söz vardır: “İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor. Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getirdiği için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin değerini bilmediği için. Ölmekten korkuyor, aslında yaşamamış olduğu için.”
Bu söz üzerine biraz düşündüğümde, insanın hayatını yönlendiren en güçlü duygulardan birinin gerçekten de kaybetme korkusu olduğunu düşünüyorum. Hatta bu korkunun yalnızca bireysel hayatlarımızda değil, toplumun bütün katmanlarında kendisini gösterdiğini söylemek mümkün. Devletin en üst kademesinden toplumun en alt tabakasına kadar herkes, aslında bir şeylerini kaybetme korkusuyla hareket ediyor. Kaybedilecek şey bazen makam, bazen güç, bazen itibar, bazen para, bazen güvenlik, bazen de sadece geleceğe dair küçük bir umut olabiliyor.
En üstte bulunan yönetenler, sahip oldukları gücü ve iktidarı kaybetmekten korkuyorlar. Bu korku, onları iktidarlarını korumak için birçok şeyi göze almaya itebiliyor. Çünkü iktidar yalnızca sahip olunan bir güç değildir; aynı zamanda kaybedildiğinde beraberinde birçok şeyin de kaybedileceği düşüncesidir. Parlamenterler açısından bakıldığında durum biraz daha farklı görünse de temel duygu değişmiyor. Onlar da meşruiyet zeminlerini, seçmenlerini ya da siyasi konumlarını kaybetme korkusuyla hareket edebiliyorlar. Bu nedenle normal şartlarda kabul edilmesi zor görünen bazı durumları dahi kabul etmek zorunda kalabiliyorlar. Söylemleri ile davranışları arasındaki mesafe bazen tam da bu korkudan doğuyor.
Bürokratlar için ise mesele çoğu zaman makamlarını, görevlerini veya kariyerlerini kaybetme korkusuna dönüşüyor. Böyle olunca yönetenlerin söyledikleri, doğru olup olmadığından bağımsız olarak uygulanması gereken talimatlara dönüşebiliyor. İnsan, sahip olduğu konumu korumak istediğinde, kendi düşüncesini geri plana itebiliyor. Peki ya halk? Belki de meselenin en zor tarafı burada başlıyor. Yönetilenler, yani halk, içinde bulunduğu düzene karşı çıkmak isteyebilir. Adaletsizlikleri görebilir, yanlışları fark edebilir, değişim isteyebilir. Fakat karşı çıkmanın bir bedeli olabileceğini düşündüğü anda korkmaya başlar.
Çünkü elinde kaybedecek bir şey vardır. Bu bazen işi olabilir, bazen düzeni, bazen güvenliği, bazen ailesinin geleceği, bazen de yalnızca yarına ilişkin küçük bir umudu. İnsan, elinde bulunan küçük bir umudu bile kaybetmekten korktuğunda, içinde bulunduğu duruma karşı çıkmakta zorlanır. Belki de insanı en fazla bağlayan şey, sahip olduğu büyük şeyler değil; kaybetmeye kıyamadığı küçük şeylerdir. Burada özgürlük meselesi de ister istemez gündeme geliyor.
Özgürlükten çokça söz ediyoruz. Özgürlüğün var olduğuna, insanların özgür olduğuna inanmak istiyoruz. Fakat özgürlüğün gerçekten ne kadar mümkün olduğu üzerine yeterince düşünmüyoruz. Çünkü insanı sınırlayan şey her zaman açık bir baskı olmayabilir. Bazen insan kendi korkularıyla kendisini sınırlar. Kaybetme korkusu, kişiyi mevcut durumun içine hapseder. İnsan istemediği bir yerde kalabilir, istemediği bir sözü söyleyebilir, inanmadığı bir şeyi savunabilir. Çünkü bütün bunların karşılığında sahip olduğu bir şeyi kaybetmekten korkuyordur.
Bu nedenle yalnızca yönetenlerin değil, yönetilenlerin de bir tür mahkûmiyet içinde yaşadığını düşünüyorum. Yöneten, iktidarını kaybetmemeye mahkûm olabilir. Parlamenter, siyasi konumunu korumaya mahkûm olabilir. Bürokrat, makamını ve geleceğini korumaya mahkûm olabilir. Halk ise sahip olduğu düzeni, işini, güvenliğini ve yarına ilişkin umudunu kaybetmemeye mahkûm olabilir.
Böyle baktığımızda ortaya ilginç bir tablo çıkıyor: Aynı çarkın içinde bulunan insanların korkuları birbirinden farklı olsa da hepsi bir şekilde kaybetme ihtimali tarafından yönlendiriliyor. Belki de düzenleri ayakta tutan yalnızca güç değildir. İnsanların kaybetmekten korktukları şeyler de düzenin devam etmesine katkıda bulunur.
İnsan bazen bulunduğu yeri sevdiği için değil, oradan ayrıldığında ne olacağını bilmediği için orada kalır. Bazen mevcut durumdan memnun değildir ama değişimin getireceği belirsizlikten daha fazla korkar. Bu yüzden bildiği kötüyü, bilmediği ihtimale tercih eder. Tam da burada umut ile korku birbirine yaklaşır.
Umut, insanı yarına taşıyan en güçlü duygulardan biridir. Fakat insan sahip olduğu umudu kaybetmekten korkmaya başladığında, aynı umut onu bulunduğu yere bağlayan bir zincire de dönüşebilir. Belki de asıl mesele budur. İnsan ne kadar çok kaybedecek şeyi olduğunu düşünürse, o kadar temkinli davranır. Ne kadar temkinli davranırsa, mevcut düzenin dışına çıkması o kadar zorlaşır. Böylece insan, değiştirmek istediği düzenin içinde kalmaya devam eder.
Sonra bir gün, bütün bunlardan yorulur. Bir an bile olsa arkasında bıraktıklarına bakmadan kaçıp kurtulmak ister. Derin bir nefes alıp “Oh be!” demek ister. Üzerindeki bütün yüklerden, korkulardan ve mecburiyetlerden kurtulduğunu hissetmek ister. Fakat insan yeniden aynı çarkın içine girdiğinde, özgürlük duygusu da yeniden anlamını yitirmeye başlar.
Belki de özgürlük, hiçbir şey kaybetmemek değildir. Belki özgürlük, kaybetme ihtimaline rağmen kendi kararını verebilmektir. Çünkü insanın gerçekten özgür olup olmadığını belirleyen şey, sahip olduklarının çokluğu değil; sahip olduklarını kaybetme korkusuna rağmen neyi göze alabildiğidir. Ve belki de asıl soru şudur: “Biz gerçekten özgür olmadığımız için mi korkuyoruz, yoksa korktuğumuz için mi özgürlüğümüzden vazgeçiyoruz?”



