Picture of Muhammet İkbal Küçükkösen
Muhammet İkbal Küçükkösen

“Kefernahum”

A+ A-

“YAŞAM MÜCADELESİ, BÜYÜMÜŞ ÇOCUK”

Ne zamandır hakkında övgüler duyup izlemeyi ertelediğim filmlerin başında geliyordu Kefernahum. Afişinde perişan halde görünen bir çocuğun tencereler içinde bir bebeği taşıdığı fotoğrafı bir dramı anlattığını düşündürmüştü. Acaba ismi ne anlama geliyordu. Daha önce de anımsadığım bir kelime olan kefernahum bende zorluk ve acı çekme gibi hissiyatlar uyandırmıştı. Belki afişin zihnimdeki etkisiydi. Henüz filmi izlemeden ismini araştırdım. Kelime anlamı karmaşa, kaos ve cehennem gibi zorlu yaşam koşullarını ifade eden Kefernahum, filmin afişiyle insanda hissettirdiği örtüşen bir kelimeydi.

Hangi hayatın hangi dramını nasıl işlediler? Bu düşüncelerle izlemeye başladım filmi. Virane bir gecekondunun üzerinden çekilen kuş bakışı açı yükseldikçe gecekonduların sayısı artıyor evin görüntüsü mahallenin görüntüsüne dönüşüyordu. Ev metaforu bana mücadele ve zorlu yaşam koşullarını hissettiriyordu. O evlerin arasında oynayan kirli ve yırtık kıyafetli çocuklar sanki içinde doğduğu mahallenin kaosunda hayatta kalma mücadelesi veriyordu. Ellerinde tahtadan yaptıkları silah şeklinde oyuncakları hayatta kalma içgüdüsünün temsili gibiydi. Yönetmen sanki filmi değil de sokağı izletiyormuş gibiydi.

Zeyn Elhac, yüzünde hüznü, yorgunluğu ve yaşama karşı soğukluğu iliklerimize kadar hissettiren beyaz tenli güzel bir çocuk. Filmin ana karakteri ilk sahneden seyirciyi duygu anlamında filmin içine çekmeye başarmıştı. Bir mahkeme salonunda hâkimin karşısında sorguya çekilirken gösterilen bu ilk sahne, küçücük bir çocuğun orada ne işin var sorusunu seyirciye sorduruyordu.

Suad ve Selim Elhac, çocuğun anne ve babasına davalı olarak seslenmişti hâkim. Elleri kelepçeli Zeyn ve davalı anne baba! Peki davacı kimdi? Cinayetten hüküm yemiş küçük bir çocuk, hâkimin annesi ve babasına karşı neden onlara dava açtığını sorup cevaplayınca başlamıştı hikâye. İçler acıtan o sözle: “Beni dünyaya getirdikleri için” …

Omzunda kocaman bir yük, hayatında yalnızlık çukuru ve cinayet işlemiş bir çocuğun bu sözleri yüreğimizde kocaman bir sızı hissettirmişti. Acaba ne olmuştu? Filmin son sahnesini ilk başta veren yönetmen, Zeyn’in yaşadıklarını en baştan anlatmaya başladı.  

Ailesinin geçimi için zor işlerde çalışan Zeyn o küçücük bünyesiyle her işin üstesinden gelen bir profildi. Olgun bir aile babası gibi bir taraftan meyve suyu hazırlıyor satıyor, bir taraftan tüp dağıtıyor, bir taraftan da ailesinin eksik kaldığı kardeşlerinin bakımına önem veriyordu. Özellikle kendisine akran olan kız kardeşi Sahara ile ayrı bir yakınlığı vardı.

Bu yakınlığın seyirciye geçtiği anlarda filme giriş yapan mahalle bakkalı Asad. Bakışları ile insanı rahatsız eden bu adamın Sahara’yı istemeye gelmesi ve ailesinin evden atılma korkusuyla henüz 11 yaşındaki kızlarını Asad’a vermeleri, olayların nereye gideceği hakkında ufakta olsa ip uçları veriyordu. Bu olumsuz durum karşısında kız kardeşini kaçıramayan Zeyn artık o evde yaşayamayacağını anlar ve kendisi için daha zor bir mücadelenin içine girmeye mecbur kalır. Filmin tam bu bölümünde cehalet, eğitim ve yoksulluk üzerine düşünmeden edemiyoruz. İçler acıtan bir mesele. Ülkelerin ekonomik güçlerini savaşa ve askeriyeye harcadıkları kadar, toplumların belirgin sorunu eğitimsizlik ve yoksulluğa göre düzenlemediği sürece birçok yerde var olmaya devam edecek koskoca bir mesele.

Zeyn artık ne kalacak bir evi ne de mahallesindeki iş imkanına sahiptir. Banklarda çaresiz şekilde uyur bir taraftan da iş aramaya başlar. Kapıların hepsi tek tek kapanırken, yolları mülteci işçi Tigest ile kesişir. Kalacak bir yere ihtiyacı olan Zeyn ve çocuğuna bakacak birine ihtiyacı olan Tigest birbirine tutunmuştur. Kendisi de çocuk olmasına rağmen uzun süre annesi işteyken Yonas bebeğe bakan Zeyn bir gün Tigest’in eve dönmemesiyle Yonas’ı kucaklayarak sokağa döner. Elinde bebekle günlerce Tigesti arayan ve bebekle birlikte hayatta kalmaya çalışan Zeyn’in mücadelesine tanık oluruz. O kadar zor ve o kadar sıra dışı bir mücadele ki birçok anne baba kendi kanından çocuğuna bakmakta zorlanırken, henüz 12 yaşında tanımadığı bir bebeğe parasız yemeksiz bir şekilde bakmak için yapılanlar elbette ki sıra dışı bir mücadelenin eseriydi. 

Artık hayatında tek çıkış yolu için ülkeden kaçmayı düşünen Zeyn, herhangi bir kimlik belgesini almak için ailesinin evine döndüğünde kardeşi Sahara’nın öldüğünü öğrenir ve elinde bıçakla intikamını almaya gider. Yüzünde kan ve polisin önünde gösterildiği sahne Zeyn’in filmin başındaki cinayet sahnesinin gösterimidir.

Filmin en can alıcı sahnelerinden biri ise demir parmaklıklar ardından bir televizyon yayınına telefonla canlı bağlanan Zeyn’in çocuk hapishanesinden aradığını söylemesi ile mesele bir anda ülke gündemine oturur. Söylediği cümle yaşadıklarının özeti gibidir. “Anne ve babamdan davacı olmak istiyorum.”

Kefernahum’da neredeyse Zeyn’in güldüğünü hiç görmeyiz. Filmin sonundaki hapishanede fotoğrafının çekilirken gülümsemesinin istenmesi ve hayatında gülmenin nasıl bir şey olduğunu bilemeyen Zeyn”in acıda olsa ilk kez güldüğünün gösterilmesi film boyu seyircinin istediği ve beklediği bir tabloydu. Çocuklar hep gülmeli…

Bu filmi bu kadar etkileyici kılan şey neydi?

Hiç şüphesiz oyuncu performansları ve hikayesini söyleyebiliriz. Başrol oyuncusu Zeyn’in gerçekten bir mülteci olduğu ve hiçbir profesyonel eğitim sürecinden geçmeden böyle bir performans sergilemesi filmi daha da ilgi çekici hale getirirken gerçeklik hissiyatını daha fazla hissetmemizi sağlamıştı.  İzlediğimiz Kefernahum’a film demek yanlış olur, gerçek hayat. Oyuncular gerçek, olaylar gerçek ve mekanlar gerçek!

Sonuç olarak Kefernahum; kamerayı sokağa çevirmesi ve sokakta olan biteni anlatması, mekân olarak doğal mekanları seçmesi ve gerçek mültecileri oyuncu olarak kullanmasıyla son derece gerçekçi bir film olduğunu her evresinde seyirciye hissettiriyor. Ebeveyn olmak üzerine de oldukça düşündürücü bir film. Kefernahum, çocukluğunu yaşayamadan büyümek zorunda kalan çocukları, savaş mağduru mültecilerin yaşam mücadelesini ibretlik bir hikâye ile izleyiciye sunuyor.

Yönetmen Nadide Labaki’nin başarısını da yadsıyamaz. Filmin çekim öncesinde senaryoya dahil olarak tüm süreçleri daha yakından tecrübe etmesi izleyiciyi içine çeken bir film çekmesine zemin hazırladığını söyleyebiliriz. Küçük bir çocuk üzerinden, yoksulluğu, sokak çocuklarının yaşam mücadelesini ve mülteci meselesini o kadar saf ve güzel anlatıyor ki filmden bir an bile kopmanıza izin vermiyor. Labaki, mülteci meselesine değinirken sadece mültecileri değil mülteci gibi yaşayan Lübnan vatandaşlarını da izleyiciye yansıtıyor. Halkın yaşadığı işsizlik, insan istismarı, uyuşturucu satımı ve kadınlara şiddet gibi birçok konuya değinerek Kefernahum’u Lübnan üzerinden resmediyor. Labaki tüm bu konulara değinirken gerçeği değiştirmeden ve konuya çok fazla müdahale etmeden gözlemci bir bakış açısıyla izleyiciye sunuyor.