Kendimizi Beğenmediğimiz İçin…
- Tarih:
Yine burada okuduğunuz geçenki yazımda “Her şeye rağmen bütün okuma biçimleri, okur türleri kabulümüzdür.” demiştim “Yeter ki Nurullah Ataç’ın imrendiği okur ve okuma biçimini esas alınmasın. Bu nasıl bir şey mi? Bakarsınız en yakın zamanda onu da konu ederiz.” İşte şimdi, mahdut imkânım sebebiyle konuya şöyle bir teğet geçeceğim ancak.
Hangi sebeple olursa olsun bütün tür ve yöntemleriyle okumalarınız, ilmî, sanatsal, felsefî eserlerden, zamanı geçmiş gazete sayfasına, solmuş bir reklam afişine, bir tabelaya, derme çatma harflerle yazılmış bir mektuba kadar bütün okumalarınız kabulümdür. Son tahlilde bir şey öğrenme arzusu, kendinizi tamamlama, geliştirme isteği okuma gerekçenize saygınlık kazandırmak için kâfi olmalıdır. Yani ilk iş kendi gerçekliğinizi keşfetmek, kendi dünyanızı güzelleştirmek, genişletmektir.
İyi de kendinizden nefret ediyorsanız, kendinizi beğenmiyor, dolayısıyla sizi yapmaya, geliştirmeye dönük uğraşlardan kaçıyorsanız burada korkunç, yerine göre iğrenç, aşağılık sayılacak bir kişilik bozukluğu, kimlik bulanıklığı yaşıyorsunuz demektir. Hele içinde var olduğunuz dil dünyası, kültür iklimi ile bir nefret ilişkisi içindeyseniz, daha doğrusu dilinizden, kültürünüzden nefret ediyorsanız siz çaresiz, imkânsızsınız demektir. Her gününüz, her anınız cehennem azabına dönüşür. Boğulursunuz, nefes alamazsınız. Çünkü insan dille var olur; dille nefes alır, soluklanır, düşünür, konuşur, rahatlar. Dille şiir okur, şarkı söyler, rüya görür. Dili, kültürü yok edilmesi, değiştirilmesi gereken bir musibet görmek insana felaket olarak yeter. Evvela kendinizle dost, barışık olamazsınız. Sizi anlatan, size anlatan, sizinle ilgili her şeye düşman olmak nasıl bir kişilik ya da kişiliksizliktir ya Rabbim? İşte Nurullah Ataç’ın imrendiği okuma, kendisini inkâr, kendisine nefret üzerine şekillenen bayağı bir Batı hayranlığına dayanır.
Yeri gelmişken genel anlamda varoluş iddia, coşku ve azmini yitirmekten kaynaklanan taklit ve hususen Batı hayranlığının, nesillerimizi helak ettiğini söylemeliyim. Ataç gibi aydın entelektüel fiyakalarla ortalıkta gezenler, maalesef milletin yok edilmesine hizmet etmişler, adeta dış mahfillerin buradaki acenteleri gibi çalışmışlardır. Daha da tuhafı Ataç’ı ortaya çıkarıp cesaretlendiren girişimlerin, resmî kültür politikası olarak uygulanabilmiş olmasıdır.
Bu tespiti sadece biz yapmıyoruz. Meselâ Atilla İlhan şöyle söylüyor: “Ataç, İnönü’nün gözde bir adamıydı, İnönü dönemi ulusal eğitim politikası hatırlanırsa, Ataç’ın sözlerinin, o dönemin eğitimini yansıttığı hemen fark edilir../.. Ataç diyor ki:
- “Bizim devrim dediğimiz hareketin amacı bu ülkeyi Batı ülkelerine benzetmektir; devrimcisi ile gelenekçisi ile.”
- “Biz görüyoruz eksiğimizi, Yunanca öğrenmedik, Latince öğrenmedik, Avrupalıların eğitiminden geçmedik, onun için ne denli uğraşsak Avrupalılar gibi olamıyoruz.”
- “Gençleri, kendilerine hür edebiyat öğreterek kurtarabiliriz. Eski Yunaneli’nin, eski Roma’nın edebiyatı. Platon’u, Aristophanes’i, Euripides’i, Horatius’u, Vergilius’u okusunlar. Yalnız birini değil, hepsini okusunlar. Onların etkisiyle yetişen Avrupa edebiyatının eserlerini okusunlar”
Buna karşılık, Ataç, ‘halk musikisini sevenleri’ uygarlığa düşman saymakta, aydınları bu ‘laubalilikten vazgeçirmek’ gerektiğini ileri sürmektedir. ‘O zaman alaturka musikinden de belki kurtulur’muşuz.”(1)
Bakarsın bu milletin değerlerine karşı konumlanmayı maharet zanneden birileri Ataç’ı temize çıkarmanın derdine düşer. Atilla İlhan böyle yazıyor da kardeşim bakalım kendisi böyle mi söylemiş!
Ey Bu Millete Küfretmeyi İlericilik, Çağdaşlık Sayanlar,
Nasılsa sizin dışınızda herkes cahil, siz çok kültürlüsünüz ya!.. Ataç’ın kitaplarını zaten yalayıp yutmuşsunuzdur. İşte onun ‘Söz Arasında’ adlı eserinden bir iktibas: “İş Batı kafasını, Avrupalı kafasını edinmekte. Avrupalılar bugünkü kafaya, bugünkü medeniyete, bugünkü düşünceye Yunancayı, Latinceyi öğrenerek ermişler, eğitimlerinin temeli o diller olmuş. Demek büyük bir güç var o dillerde. Üç beş kişiyiz böyle söyleyen, biliyoruz çoğunluğumuza bunu anlatamayacağımızı. Gene de duramıyoruz bunu söylemekten. Niçin? Kendimizi pek beğendiğimiz, böbürlendiğimiz için mi? Hayır, tam tersine kendimizi beğenmediğimiz için. Biz görüyoruz eksiğimizi, yunanca öğrenmedik, Latince öğrenmedik, Avrupalıların eğitimlerinden geçmedik, onun için de ne denli uğraşsak Avrupalılar gibi olamıyoruz. Buna üzülüyoruz.”(2)
Tek harfine dokunmadan bir iktibas daha yapayım:
“Dileğimiz batı dünyasına benzemek değil, Batı dünyasından olmaktır. Bunun içindir ki çocuklarımızı Batılı çocukların yetiştikleri gibi, Latince ile Yunancayı öğreterek, kafalarını o dillerin eserleriyle yoğurarak yetiştirmemiz gerekir.”(3)
İşte Nurullah Ataç ve onun gibi aydınların millete gösterdikleri çare, çözüm, çıkış bu! Bu adam kendi değerini, birikimini, kendi estetiğini, kültürünü, kendi sesini, sözünü, müziğini, kendi iklimini, benliğini, ruhunu ne bilir? Nasıl bilir, bilebilir mi? Bilme imkânı var mı? Yoktur. Bilmenin manevî zeminini, bağlarını, bağlamını yok etmiştir çünkü.
İşte bu sebeplerle Ataç gibi okumanın ne imkânı, ne olanağı vardır. Bu tarz okumaya da yaşamaya da varlığınız dayanamaz. Dayansanız da kendi hayrınıza da millet hayrına da bir fayda göremezsiniz.
______________________
1 – Atilla İlhan, Atatürkçülük Nedir, 3. bas, Önsöz’den, s.25, İleri yay, İst. 2004.
2- Nurullah Ataç, Söz Arasında, s. 161, YKY yay, 2. bas, İst. 2004.
3- Nurullah Ataç, Diyelim, s.53, YKY yay, 2. bas, İst. 2004.



