Kent Satılık, İnsan Kiracı Yerel Yönetimlerde Çürüme Ve Kentin Kaybı
- Tarih:
Bir şehir yalnızca binalardan, yollardan, parklardan ve meydanlardan oluşmaz. Şehir, insanların kendilerini ait hissettikleri, geçmişlerini taşıdıkları, komşuluk kurdukları, hatıralar biriktirdikleri ve geleceklerini tasarladıkları yerdir. Bir başka ifadeyle şehir, insanın kendisini mekânda var ettiği yerdir.
Fakat şehir böyle bir yer olmaktan çıktığında ne olur?
İnsan yine aynı sokakta yürür, aynı apartmanda yaşar, aynı belediyeye vergi verir. Ancak yaşadığı yere ait hissetmez. Mahalle kaybolur, komşuluk zayıflar, geçmiş silinir, ortak hafıza parçalanır. İnsan kalabalığın içinde yaşarken giderek yalnızlaşır. Bir bakıma kentte yaşar ama kente ait olamaz.
Türkiye’nin kentleşme tecrübesine biraz uzaktan bakıldığında, bu yabancılaşmanın yalnızca hızlı nüfus artışının veya plansız yapılaşmanın sonucu olmadığı görülür. Şehrin nasıl büyüyeceğine, hangi alanların yapılaşmaya açılacağına, hangi mahallenin dönüşeceğine, hangi arazinin değer kazanacağına ve hangi yatırımın öncelik alacağına karar veren bir mekanizma vardır: yerel yönetimler.
Belediyeler kentin günlük hayatını düzenleyen kurumlar olmanın çok ötesindedir. Bir imar kararıyla toprağın değerini değiştirebilir, bir plan değişikliğiyle bir mahallenin geleceğini yeniden şekillendirebilir, bir kentsel dönüşüm kararıyla insanların yıllardır yaşadığı çevreyi değiştirebilir. Bu nedenle belediye başkanının ve belediye meclisinin aldığı kararlar, yalnızca belediye binasının içinde kalan idari kararlar değildir. Bu kararlar doğrudan doğruya kentin kendisini ve kentte yaşayan insanın hayatını biçimlendirir.
Tam da bu nedenle kentsel çarpıklaşmayı yalnızca kaçak yapılaşma, yüksek katlı binalar, trafik veya betonlaşma üzerinden okumak eksik kalır. Çarpıklaşma, bazen şehrin fiziksel görüntüsünden önce karar alma biçiminde başlar.
Bir kentin gelişimi bilimsel planlama ilkelerinden, kamu yararından ve uzun vadeli şehircilik anlayışından uzaklaşıp kısa vadeli siyasi hesapların, kişisel ilişkilerin veya ekonomik çıkarların etkisine girdiğinde, ortaya yalnızca çarpık bir kent dokusu çıkmaz. Aynı zamanda çarpık bir yerel yönetim kültürü ortaya çıkar.
Burada mesele belirli bir siyasi parti değildir.
Çünkü rantın rengi, partisi ve seçim sloganı olmaz.
Bir belediye başkanının hangi partiden olduğu, tek başına onun şehre ne kadar iyi veya kötü hizmet edeceğini göstermez. Aynı şekilde belediye meclisinde hangi siyasi grubun çoğunlukta olduğu da kentin kamu yararına yönetileceğinin garantisi değildir. Asıl mesele, yerel yönetim makamlarının kenti kim için ve hangi anlayışla yönettiğidir.
Avrupa’da ve Türkiye’de Yerel Yönetimler
Avrupa kentleri de ranttan, eşitsizlikten, konut krizinden veya şehirleşmenin yarattığı sorunlardan bağımsız değildir. Paris’te, Londra’da, Berlin’de veya Amsterdam’da da konut fiyatları, soylulaştırma, merkezî alanların ticarileşmesi ve düşük gelirli grupların kent merkezlerinden dışlanması tartışılmaktadır.
Ancak Avrupa’nın birçok kentinde yerel yönetim geleneğinin önemli bir özelliği, kent yönetiminin yalnızca bir seçim dönemine sığdırılmayan kurumsal bir süreç olarak ele alınmasıdır.
Belediye başkanı değişebilir; fakat kentin ana planı, ulaşım politikası, kamusal alan yaklaşımı, sosyal konut anlayışı ve çevre politikası bir kişinin siyasi tercihine göre her defasında baştan yazılmaz. Karar alma süreçlerinde teknik kadroların, meslek kuruluşlarının, yerel toplulukların ve kent sakinlerinin katılımına daha fazla alan açılması da bu kurumsallığın bir parçasıdır.
Türkiye’de ise özellikle hızlı kentleşmenin yarattığı baskılar altında belediyeler zaman zaman şehir planlaması ile siyasi ve ekonomik beklentilerin kesiştiği bir alana dönüşebilmektedir.
Bu durumun en görünür olduğu yerlerden biri imar meselesidir.
Çünkü Türkiye’de bir arazinin geleceği, o arazinin yalnızca coğrafi konumuyla belirlenmez. Bir plan kararı, bir plan değişikliği, bir ulaşım güzergâhı veya yeni bir kamu yatırımı, toprağın ekonomik değerini bir anda değiştirebilir.
İşte rant tam burada devreye girer.
Toprak yerinde durur; fakat toprağın anlamı değişir.
Dün tarla olan yer bugün konut alanıdır.
Dün şehrin kenarında kalan arazi bugün yeni merkezin parçasıdır.
Dün kimsenin ilgilenmediği bir bölge bugün milyonlarca liralık yatırımların adresidir.
Bu değişim elbette her zaman kötü değildir. Şehirler büyür, ihtiyaçlar değişir, yeni konutlara, yollara ve sosyal donatılara ihtiyaç duyulur. Sorun, bu değişimin kimin yararına ve hangi ölçütlerle gerçekleştirildiğidir.
Kentsel Çarpıklaşma Betonla Başlamıyor
Türkiye’deki çarpık kentleşmeyi yalnızca gecekonduların, düzensiz yapıların veya plansız büyüyen mahallelerin hikâyesi olarak okumak artık yeterli değildir.
Bugünün çarpıklaşması çok daha sofistike biçimlerde karşımıza çıkıyor.
Bazen şehrin en değerli alanlarının belirli ekonomik aktörlere açılmasıyla…
Bazen kentsel dönüşümün yalnızca bina yenileme projesi gibi görülmesiyle…
Bazen bir mahallenin ekonomik değerinin, orada yaşayan insanların sosyal ve kültürel bağlarının önüne geçirilmesiyle…
Bazen de belediye kaynaklarının kamu yararından çok siyasi yakınlıklar üzerinden dağıtılmasıyla…
Böylece şehir fiziksel olarak yenilenirken toplumsal olarak parçalanabiliyor.
İnsan daha yeni bir binaya taşınıyor ama eski mahallesini kaybediyor.
Daha geniş bir eve kavuşuyor ama komşusunu kaybediyor.
Daha değerli bir bölgede yaşamaya başlıyor ama yaşadığı yer üzerindeki söz hakkını kaybediyor.
Kent zenginleşirken kentli yoksullaşabiliyor; arazi değerlenirken insan değersizleşebiliyor.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Çünkü kentsel rantın en büyük sonucu yalnızca bazı insanların ekonomik olarak kazanması değildir. Rant, aynı zamanda bazı insanların kendi şehirlerinde yabancılaşmasına yol açabilir.
Belediye Başkanı Şehrin Sahibi Değildir
Bir belediye başkanı seçildiğinde kendisine bir şehir teslim edilir. Fakat bu şehir onun değildir.
O şehirde yaşayanların vergileriyle oluşan bütçe onun bütçesi değildir.
Belediye mülkleri onun mülkü değildir.
Kentin arazileri onun ekonomik karar alanı değildir.
Belediye meclisi de bir siyasi grubun kendi çıkarlarını gerçekleştireceği bir alan değildir.
Bunların tamamı kamuya aittir.
Bu nedenle yerel yönetimde asıl mesele yalnızca seçilebilir olmak değil, yönetebilir olmaktır.
Yönetebilmek ise sadece siyasi destekle mümkün değildir. Şehircilik bilgisi, kurumsal kapasite, mali disiplin, hukuk bilgisi, teknik kadro, şeffaflık ve hesap verebilirlik gerektirir.
Bir belediyeyi yönetmek, bir seçim kampanyasını yönetmekten çok daha farklıdır.
Seçim kazanmak halka ulaşmayı gerektirir.
Şehir yönetmek ise halka karşı sorumluluk taşımayı gerektirir.
İşte Türkiye’deki yerel yönetim tartışmasının belki de en zayıf noktalarından biri burada ortaya çıkıyor. Belediye başkanlığı zaman zaman bir uzmanlık ve kamu yönetimi makamından çok, siyasi gücün yereldeki uzantısı olarak görülebiliyor. Belediye meclisleri de şehrin ortak geleceğinin tartışıldığı platformlar olmak yerine siyasi rekabetin sürdürüldüğü alanlara dönüşebiliyor.
Bunun sonucunda şehir, yaşayan insanların ortak mekânı olmaktan çıkıp paylaşılacak bir ekonomik ve siyasi kaynak gibi görülmeye başlanıyor.
Rant İçin Mücadele Edenler, Kent İçin Kaybedenler
Bir şehirde rant arttıkça yalnızca arsaların değeri yükselmez. Şehir üzerindeki mücadele de büyür.
Hangi bölge imara açılacak?
Hangi arazi dönüşüme girecek?
Hangi yol nereden geçecek?
Hangi bölgeye büyük yatırım yapılacak?
Hangi yapılaşmaya izin verilecek?
Hangi alan korunacak?
Bu soruların her biri aynı zamanda ekonomik bir sorudur.
Dolayısıyla belediye başkanları ve belediye meclis üyeleri arasında yaşanan siyasi mücadelelerin tamamını yalnızca “hizmet anlayışı farkı” olarak görmek de doğru değildir. Kentin ekonomik geleceği üzerinde söz sahibi olma mücadelesi, yerel siyasetin en önemli güç alanlarından biridir.
Burada belediye başkanından müteahhide, meclis üyesinden yerel ekonomik aktörlere kadar uzanan bir ilişki ağı ortaya çıkabilir.
Eğer bu ağ kamu yararının önüne geçerse belediyecilik yozlaşmaya başlar.
Yozlaşma ise bir anda ortaya çıkmaz.
Önce küçük ayrıcalıklar normalleşir.
Sonra yakınlıklar liyakatin yerine geçer.
Ardından kamu kaynakları üzerinde belli çevrelerin etkisi artar.
Sonunda da şehir, herkesin ortak yaşam alanı olmaktan çıkarak bazılarının daha fazla kazandığı, bazılarının ise giderek daha fazla sıkıştığı bir mekâna dönüşür.
İşte kentsel rantın insan üzerindeki en ağır sonucu budur: İnsan kendi kentinde yaşarken kendi kentinin geleceği üzerinde söz sahibi olmaktan uzaklaşır.
Yolsuzluk Yalnızca Paranın Kaybolması Değildir
Son yıllarda farklı siyasi partilere mensup belediyeler hakkında gündeme gelen yolsuzluk, rüşvet, ihale ve usulsüzlük iddiaları da bu açıdan yalnızca adli vakalar olarak görülmemelidir.
Elbette bir kişi hakkında soruşturma açılması veya gözaltına alınması onun suçlu olduğu anlamına gelmez. Hukuki süreç tamamlanmadan kesin hüküm vermek doğru değildir.
Fakat farklı siyasi çevrelerden belediyelerin benzer iddialarla gündeme gelmesi, daha geniş bir soruyu tartışmayı gerekli kılıyor:
Yerel yönetimlerde denetim mekanizmaları neden bu kadar önemli ve neden bu mekanizmaların dışında kalan alanlar bu kadar büyük bir ekonomik değer üretebiliyor?
Çünkü belediyelerdeki yozlaşmanın bedelini yalnızca kamu bütçesi ödemez.
Bazen bedeli bir mahalle öder.
Bazen bir esnaf.
Bazen yıllardır aynı yerde yaşayan bir aile.
Bazen de henüz doğmamış bir kuşak.
Yanlış yerde yapılan bir bina, yalnızca bugünün görüntüsünü bozmaz; gelecek yılların ulaşımını, altyapısını, çevresini ve yaşam kalitesini de etkiler.
Yanlış bir dönüşüm kararı yalnızca bugünün insanını yerinden etmez; o mahallenin hafızasını da ortadan kaldırabilir.
Bu nedenle belediyecilikte yolsuzluk, yalnızca para çalınması meselesi değildir; kentin geleceğinin çalınması meselesidir.
Avrupa’nın Meselesi Başka, Türkiye’nin Meselesi Başka
Avrupa kentlerinin sorunları yok değildir. Hatta bugün Avrupa’nın pek çok kentinde konut fiyatlarının yükselmesi, kiraların artması, turistikleşme, soylulaştırma ve düşük gelirli grupların kent merkezlerinden uzaklaşması ciddi biçimde tartışılmaktadır.
Fakat burada önemli olan, sorunların hiç yaşanmaması değil; yerel yönetimlerin bu sorunlara nasıl cevap verdiğidir.
Bir şehirde belediye, yatırımcının önünü açan bir kurum olarak mı görülüyor?
Yoksa yatırım ile kamusal yarar arasında denge kuran bir kurum olarak mı?
Kentsel dönüşüm, yalnızca gayrimenkul değerini artırmak için mi yapılıyor?
Yoksa insanların yerinde ve nitelikli bir yaşam sürdürebilmesi için mi?
Yeni bir proje yapılırken ilk soru “Bu bölgenin ekonomik değerini ne kadar artırır?” mı oluyor?
Yoksa “Bu proje burada yaşayan insanların hayatını nasıl değiştirecek?” mi?
Aradaki fark, aslında şehir anlayışındaki farktır.
Şehir İnsandan Büyük Değildir
Bütün mesele dönüp dolaşıp aynı yere geliyor.
Şehir insandan büyük değildir.
Şehrin yolları, binaları, meydanları ve parkları insan için vardır.
Belediye bunun için vardır.
Belediye başkanı bunun için vardır.
Belediye meclisi bunun için vardır.
İmar planları bunun için vardır.
Kentsel dönüşüm bunun için vardır.
Kamu bütçesi bunun için vardır.
Eğer bütün bunların sonunda insan kendi mahallesinde kendisini değersiz, kendi şehrinde aidiyetsiz ve kendi geleceğinde sözsüz hissediyorsa, ortada bir şehircilik başarısından söz etmek mümkün değildir.
Bugün Türkiye’nin asıl ihtiyacı yeni binalardan önce yeni bir yerel yönetim ahlakıdır.
Bu ahlakın siyasi rengi olmamalıdır.
Bir belediye başkanının hangi partiden olduğundan önce, kamu malına nasıl baktığına bakılmalıdır.
Bir belediye meclis üyesinin hangi siyasi kimliği taşıdığından önce, kentin ortak geleceğine ne kadar sadık olduğuna bakılmalıdır.
Bir projenin hangi belediye tarafından yapıldığından önce, o projenin kimin hayatını iyileştirdiği ve kimin hayatını zorlaştırdığı sorulmalıdır.
Çünkü kent yönetiminde asıl başarı, arsayı değerli hâle getirmek değildir.
Asıl başarı, insanı kendi şehrinde değerli hâle getirmektir.
Bir şehir, içinde yaşayan insanlara aitlik duygusu veremiyorsa ne kadar büyürse büyüsün eksik kalır.
Ve belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir:
Kent kimin için büyüyor?
Çünkü cevabı insan olmayan bir kentleşmenin, sonunda insana vereceği fazla bir şey yoktur.



