Kenti Anlamak, Yaşamı Güzelleştirmektir
- Tarih:
Emir Osmanoğlu ile 10. Kent Araştırmaları Kongresi Üzerine
Röportajı Yapan: Mehmet Biten
Bu yıl “Kentsel Gelişim: Süreçler, Sorunlar ve Çözümler” ana temasıyla düzenlenen 10. Kent Araştırmaları Kongresi’nin temel hedefleri nelerdir?

Öncelikle ben teşekkür ederim. Notlar Dergisi’nin yeni döneminde böyle bir mülakat için bana yer vermeniz büyük bir incelik.
Kent Araştırmaları Kongreleri, aslında 2015 yılında Anadolu Üniversitesi ile birlikte tasarlayarak başlattığımız bir düşüncenin ürünü. Temelde amacımız, bilginin demokratik biçimde yayılmasını sağlamak yönündeki bir felsefi motivasyondan doğmuştu. Yani bir yerde üretilen bilginin yalnızca akademik çevrelerde kalmaması, toplumla buluşması, kamuoyunu etkileyebilmesi ve herkesin eşit biçimde katkı sunabildiği bir entelektüel zemin oluşturmak istedik.
2015’ten bu yana her yıl farklı bir tema ve farklı bir kurumla iş birliği yaparak bu hedefi sürdürdük. Geçtiğimiz yıl, yani 2024’te düzenlenen 9. Kongre’nin ana teması “Dirençli Kentler ve Dirençli Toplum” idi. Bu temayı, 6 Şubat 2023 depremlerinin yarattığı büyük yıkımın ardından, gelecekte benzer felaketlerin etkilerini azaltmaya yönelik neler yapılabileceğini tartışmak amacıyla belirlemiştik.
Bu yıl, 10. Kent Araştırmaları Kongresi için ise güzel bir teklif geldi. Üsküp’teki Uluslararası Balkan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Lütfi Sunar Hoca aradı ve “Bu yılki kongreyi birlikte yapalım” dedi. Üsküp deyince tabii aklımıza hemen derin bir tarihsel arka plan geliyor. Osmanlı’dan bugüne uzanan zengin bir kültürel miras, şehir kimliği ve mekânsal birikim söz konusu. Dolayısıyla bu yılki temamız olan “Kentsel Gelişim: Süreçler, Sorunlar ve Çözümler”, yalnızca bugünün kentlerine değil, tarihsel sürekliliğe de odaklanıyor.
Bu kongreyle amacımız, kentlerin tarihsel katmanlarını, güncel sorunlarını ve geleceğe dönük çözüm imkânlarını bir bütün olarak tartışmak hem Türkiye’den hem de Balkanlar’dan bilim insanlarını bir araya getirerek ortak bir düşünme zemini oluşturmak.
Bu kongrenin Üsküp’te yapılması aynı zamanda özel bir perspektif de sunuyor değil mi?
Evet, kesinlikle öyle. Başlangıçta biz de “Acaba kongreyi Üsküp’te yapıyorsak, odağı kentsel miras ve kültürel miras üzerine mi kuralım?” diye düşündük. Fakat daha sonra, bu temayı yalnızca Üsküp’ün ya da Balkanlar’ın tarihsel dokusuyla sınırlamanın doğru olmayacağına karar verdik.
Kongrenin, tüm kentler için ortak bir tartışma zemini oluşturmasını istedik. Bu nedenle temayı daha kapsayıcı biçimde, “kentsel gelişim” ekseninde kurguladık. Çünkü gelişim meselesi, kentlerin dönüşümünün de ayrılmaz bir parçası. Burada “gelişim”in kendisi de tartışmaya açık bir kavram — her gelişim gerçekten ilerleme anlamına mı gelir, yoksa bazen kayıpları da mı beraberinde getirir?
Dolayısıyla Üsküp’te bu kongreyi yapmak bir yandan tarihsel ve kültürel mirasla birlikte olma arzusunu yansıtıyor, diğer yandan da tüm kentlerin kalkınma, dönüşüm ve bu süreçte yaşadıkları sorunları ele alma motivasyonunu taşıyor.
Kongrenin bu yıl onuncusunu düzenliyorsunuz. Geriye dönüp baktığınızda, bu on yıllık süreç kent araştırmaları açısından nasıl bir birikim ve dönüşüm anlamına geliyor?
Aslında geriye baktığımızda, Türkiye’de kent araştırmaları alanının hem çeşitlilik hem de derinlik bakımından önemli ölçüde zenginleştiğini söyleyebiliriz. Bu sadece araştırmacı sayısındaki artışla değil, aynı zamanda konuların, yöntemlerin ve bakış açılarının çeşitlenmesiyle de ilgili.
Her dönemin akademik gündeminde belirli yoğunlaşma alanları olur. Örneğin 1950’li ve 60’lı yıllarda kır sosyolojisi ve köy araştırmaları çok yaygındı; köy romanları, köy monografileri bu dönemin ruhunu yansıtır. Bugün ise kentleşme, göç, mekân politikaları, kentsel adalet gibi meseleler farklı disiplinlerin ortak ilgisine dönüşmüş durumda.
Yani kent, artık sadece planlamacıların ya da mimarların konusu değil. Sosyologlar, ekonomistler, siyaset bilimciler, kültür araştırmacıları da bu alana katkı sunuyor. Bu durum, kent araştırmalarını daha dinamik ve çoğulcu bir zemine taşıdı. Bizim için on yıllık süreç tam da bu dönüşümün bir yansıması aslında.
Günümüzde kent araştırmaları artık yalnızca şehir planlamanın değil; sosyoloji, ekonomi, siyaset bilimi ve kültür çalışmalarıyla da kesişen bir alan haline geldi. Bu disiplinler arası yaklaşım kongreye nasıl yansıyor?
Aslında bu, en başta vurguladığım felsefi motivasyonla doğrudan ilişkili. Kent Araştırmaları Enstitüsü olarak biz, bilginin demokratik biçimde paylaşılabileceği, herkesin eşit söz hakkına sahip olduğu bir platform oluşturmayı hedefledik. Disiplinler arasılık da bu anlayışın temel taşı.
Çoğu kongre belirli bir mesleki alanın içinde şekillenir — mimarlık fakültelerinin düzenledikleri toplantılarda daha çok mimarlar, plancılarınkinde plancılar, sosyoloji derneklerinin etkinliklerinde sosyologlar ön planda olur. Bizim farkımız ise tüm bu alanları aynı masa etrafında buluşturabilmek.
Kent dediğimiz şey zaten başlı başına çok katmanlı bir olgu. Dolayısıyla onu bütüncül biçimde anlayabilmek için farklı disiplinlerin bakışına ihtiyaç var. Bizim kongremiz bu açıdan “ortak düşünme zemini” olma işlevi görüyor. Disiplinler arasılık, yalnızca bir yöntem değil, kongrenin kuruluş felsefesinin de ana omurgası. Bu yaklaşım, İdeal Kent dergisi ve Kent Araştırmaları Enstitüsü’nün tüm çalışmalarına da yön veren temel ilke.
Hocam, bu yılki kongrede özellikle hangi tartışma başlıklarının öne çıkmasını bekliyorsunuz?
Bu yılın odağında “kentsel gelişim” kavramı yer alıyor. Bu kavram, farklı disiplinler için farklı anlamlar taşıyor. Örneğin mimarlık alanından katılan araştırmacılar, kentsel gelişimi mekânsal ve tasarımsal bir çerçevede ele alacak. Yerel yönetimler alanındaki katılımcılar ise yönetim modelleri, planlama süreçleri ve hizmet üretimi bağlamında tartışmalar yürütecek.
Bizim için en önemli nokta, kongre sonunda bu tartışmalardan süzülerek çıkan 3–4 temel kavramsal sonucun, kentsel gelişim konusundaki bilgi açığını kapatacak nitelikte olması. Zira bu tür kongrelerin en değerli çıktısı, bir fikrin farklı disiplinlerden geçerek olgunlaşmasıdır.
Bu yılki kongre oldukça geniş katılımlı olacak: 115 bildiri sunulacak ve toplamda yaklaşık 200 araştırmacı yer alacak. Balkan coğrafyasına taşınmış olması hem uluslararası etkileşimi güçlendirecek hem de kongreye ayrı bir derinlik kazandıracak.
Bu kadar geniş katılımlı bir kongrede, katılımcıların temel motivasyonu sizce nedir?
Aslında katılımcıların iki temel motivasyonu var. Birincisi akademik sorumluluk. Akademisyenlik yalnızca ders anlatmak ya da yayın yapmak değildir; aynı zamanda kamu yararına düşünce üretmek ve bu düşünceleri meslektaşlarla paylaşmaktır. Kongreler, fikirlerin ilk kez denendiği, tartışıldığı, eleştirildiği alanlardır. Araştırmacı burada bir fikrini sunar, geri bildirim alır ve daha sonra onu olgunlaştırarak bir yayına dönüştürür.
İkincisi ise toplumsal sorumluluk. Sunulan bildiriler, yalnızca akademik bir çerçevede kalmıyor; kamu kurumları, yerel yönetimler, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları için de yol gösterici fikirler içeriyor. Biz, kongrelerin uzun vadede karar alıcılara, uygulayıcılara ve politika yapıcılara ilham verecek çıktılar üretmesini önemsiyoruz. Yani kongrenin nihai amacı, akademi ile toplum arasındaki etkileşimi güçlendirmek.
Tam da bu noktada, akademik çalışmalar ile yerel yönetimlerin uygulamaları arasında hâlâ ciddi bir mesafe olduğu düşünülüyor. Sizce bu mesafe nasıl aşılabilir?
Bu, oldukça önemli bir soru. Bizim konumumuz zaten tam da bu iki alanın — akademi ile uygulamanın — arasında yer alan bir köprü işlevi görüyor. Kongrelere yalnızca akademisyenleri değil, uygulayıcıları da davet ediyoruz. Böylece yerel yöneticiler, planlamacılar, kamu görevlileri ve sivil toplum temsilcileri akademik bilgiyle doğrudan temas kurabiliyor. Aynı şekilde akademisyenler de sahadan gelen deneyimlerle teorik çerçevelerini gözden geçirme imkânı buluyor.
Türkiye’deki en önemli sorunlardan biri, akademinin yeterince “sahaya inmemesi.” Elbette bu genelleme her zaman tam doğru değil; sahayı bilen akademisyenler de var. Ancak öte yandan, sahada karar alıcı konumundaki kurumlar da akademik bilgiden her zaman yararlanmıyor ya da bu bilgiyi uygulama süreçlerine dâhil etmiyor.
Örneğin mimarlık ve şehir planlama disiplinlerinin belirli ilkeleri vardır: bir metrekareye düşmesi gereken nüfus yoğunluğu, yapı ölçeği, yeşil alan oranı gibi. Fakat kimi zaman yerel yönetimler ya da özel sektör, bu ilkeleri bilmedikleri için değil, rant odaklı yaklaştıkları için ihmal edebiliyorlar.
Rahmetli Turgut Cansever’in bu konuda çok çarpıcı bir uyarısı vardır: “Mimarın görevi dünyayı güzelleştirmektir.” Ne yazık ki bugün birçok planlama ve mimarlık pratiği bu ilkeyi unuttu. Kent, artık yalnızca mekânsal değil; etik, estetik ve toplumsal bir sorumluluk alanı. Bizim çabamız, bu bilinci yeniden güçlendirmek. Çünkü tekil düzeyde iyi bir bina inşa etmek yetmez; önemli olan iyi bir yaşam alanı örgütleyebilmektir.

Kent araştırmalarında önümüzdeki on yılın yönelimleri sizce ne olabilir? Bu on yıllık kongre deneyiminin kazandırdığı birikimle, gelecek perspektifinizi nasıl çizersiniz?
Gerçekten zor bir soru bu. Ancak geçmiş eğilimlere bakarak bazı öngörülerde bulunmak mümkün. Daha önce de ifade ettiğim gibi, 1960’larda kır araştırmaları çok yaygındı; çünkü dönemin temel toplumsal meselesi kırsaldı. Bugün ise sorun kentte yoğunlaşıyor ve bu, doğal olarak araştırma gündemini de belirliyor.
İdeal Kent Dergisi’nin son on yılda biriktirdiği tecrübeye baktığımızda, özellikle “kentsel dönüşüm” konusunun büyük bir ağırlık kazandığını görüyoruz. Türkiye’nin gecekondu olgusundan dönüşerek geldiği nokta zaten bu: kentsel dönüşüm ve planlama sorunları. Bu süreç, önümüzdeki dönemde yerini büyük ölçüde “dirençlilik” tartışmalarına bırakacak gibi görünüyor.
Depremler, iklim krizi, sel ve yangın gibi afetlerin merkezinde yer alan Türkiye için bundan sonraki dönemin en önemli meselesi dirençli şehirler ve dirençli toplumlar inşa edebilmek olacak. Bu, sadece teknik bir mesele değil; sosyal, ekonomik ve kültürel boyutları olan bir dönüşüm süreci.
Bununla birlikte, kent araştırmalarında bir diğer önemli yönelimin “yaşam kalitesi” ve “kentsel hizmetlerin adaleti” üzerine olacağını düşünüyorum. Çünkü kentteki hizmetler –ulaşımdan altyapıya, kamusal mekânlardan erişilebilirliğe kadar– yaşam kalitesini doğrudan belirliyor. Bu da bizi “kent hakkı” tartışmasına getiriyor.
Ne yazık ki Türkiye’de “kent hakkı” yeterince konuşulmuyor. Oysa bu, sadece akademik değil, aynı zamanda etik bir mesele. Kaldırımda rahat yürüyemeyen yaşlı bir insanın, erişilebilir konut bulamayan bir engellinin ya da güvensiz bir mahallede yaşamak zorunda kalan bir çocuğun kent hakkı ihlal ediliyorsa, yerel yönetimlerin bundan rahatsızlık duyması gerekir.
Bu meseleyi sadece vicdani değil, hak temelli bir çerçevede ele almalıyız. Kenti herkes için yaşanabilir kılmak, özellikle dezavantajlı grupların –engelliler, yaşlılar, kadınlar, çocuklar– iyi ve onurlu bir yaşam sürebileceği bir çevre oluşturmak öncelikli olmalı. Önümüzdeki on yılın tartışmaları büyük ölçüde bu iki eksende, yani dirençli şehirler ve kentsel adalet üzerinde yoğunlaşacaktır. Biz de bu tartışmalara öncülük etmeyi bir sorumluluk olarak görüyoruz.
Son dönemde kültürel mirasın korunması ile kentsel yenilenme arasındaki denge sıkça tartışılıyor. Restorasyonlar, yeniden inşa projeleri kimi zaman tepki topluyor. Sizce bu denge nasıl kurulmalı? Hem yenilenme hem de koruma nasıl mümkün olabilir?
Bu çok güncel ve hassas bir mesele. Ben, hayatın dinamik bir süreç olduğuna inananlardanım. Bu nedenle tarihi eserlerin yaşatılmasını, hayatın içinde kalmasını çok önemsiyorum. Ancak koruma, bir nesneyi “dondurmak” anlamına gelmemeli.
Elbette restorasyon ve yenileme çalışmalarında ciddi hatalar da yapılıyor. Sosyal medyada özellikle son yıllarda bazı projeler –örneğin Kız Kulesi’nin restorasyonu gibi– yoğun biçimde tartışıldı. Ancak o örnekte olduğu gibi, kimi zaman uzman mimarların ve restorasyon danışmanlarının yer aldığı projeler yanlış anlaşılabiliyor. Bu nedenle her eleştirinin de bilgi temelli yapılması gerekiyor.
Ben, “tarihi yapıyı ilk yapıldığı hâline döndürmek gerekir” anlayışını doğru bulmuyorum. Çünkü her tarihi yapı, yüzyıllar boyunca farklı evrelerden geçmiş, afetler, savaşlar, eklemeler ve onarımlar yaşamıştır. O evrelerin her biri aslında yapının tarihinin bir parçasıdır.
Ayasofya örneğini düşünelim: Osmanlı döneminde eklenen minareler, yapının kimliğinin artık ayrılmaz bir parçasıdır. Onları kaldırmak “tarihi eski hâline döndürmek” değil, tarihi ters yüz etmek olurdu. Tarih, donuk değil; yaşayan bir organizmadır.
Bu noktada Turgut Cansever’in yaklaşımı çok öğreticidir. Cansever’e göre Osmanlı-Türk mimarlığının temel felsefesi, yapının sonraki nesiller tarafından da eklemelerle zenginleştirilebileceği bir esneklik taşır. Yani bir yapı, sadece onu yapan ustanın değil, onu kullanan ve dönüştüren nesillerin de hikâyesidir.
Dolayısıyla koruma anlayışımız, geçmişe takılıp kalmayan ama bugünü de hoyratça dönüştürmeyen bir dengeyi hedeflemelidir. Kültürel miras, yaşayan bir hafızadır; onu yaşatmanın yolu da hayatın içindeki yerini korumaktan geçer.
Günümüzde “kent” tartışmalarında ekoloji giderek belirleyici bir tema haline geliyor. Ekolojik kriz ve iklim değişikliği, kentlerin geleceğini şekillendiren temel unsurlar arasında yer alıyor. Bu bağlamda, kongrede doğa temelli çözümler hangi konuları kapsıyor? Kongre bu açıdan nasıl bir çerçeve sunuyor?
Kentleşme, sanayi toplumunun kaçınılmaz bir sonucu olarak ekolojik çıktıları da beraberinde getiren bir süreçtir. Bu nedenle, ekolojik sorunlar ve sürdürülebilirlik, kent tartışmalarının merkezinde yer alıyor. Kongrede de bu meseleler önemli bir yer tutuyor. Özellikle “sınırsız kalkınma” ve “sınırsız büyüme” anlayışlarının artık sürdürülemez hale geldiğine dair güçlü bir farkındalık söz konusu. Her gün gazetelerde veya televizyonlarda “ekonomi %5 büyüdü” gibi ifadelerle karşılaşıyoruz; ancak bu büyüme trendleri, uzun vadede ekolojik krizleri derinleştiren bir mekanizmaya dönüşüyor. Bu nedenle, kongrede büyüme paradigmasının ekolojik etkileri ve doğa temelli alternatif gelişme modelleri üzerine bildiriler yer alacak. Biz de bu tartışmaları oldukça önemsiyoruz.
Son yıllarda “akıllı şehir” kavramı da kent çalışmalarında sıkça karşımıza çıkıyor. Sizce bu dijitalleşme süreci kent yönetimini demokratikleştiren mi, yoksa daha teknik ve merkezi hale getiren bir eğilimi mi temsil ediyor?
“Akıllı şehir” kavramı Türkiye’de henüz tam anlamıyla yerleşmiş değil; ancak genel olarak yaşamı kolaylaştıran teknolojik imkanları ifade ediyor. Örneğin, ulaşımda kullanılan dijital takip sistemleri veya veri temelli planlama araçları, bireylerin hayatını kolaylaştırırken kamusal hizmetlerin de daha verimli sunulmasına katkı sağlıyor. Belediyeler, bu veriler sayesinde toplu taşıma hatlarını, yoğunluk noktalarını ve altyapı ihtiyaçlarını daha sağlıklı biçimde planlayabiliyor. Bu yönüyle akıllı şehir uygulamaları son derece işlevsel.
Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. Akıllı şehir teknolojileri, bireylerin kişisel verilerinin toplanması ve izlenmesi yoluyla mahremiyet sorunlarını da beraberinde getirebilir. Dolayısıyla bu teknolojilerin yaşam kalitesini artıracak şekilde kullanılmasının yanı sıra, bireyin güvenliğini ve kişisel haklarını koruyacak denetim mekanizmalarının da güçlü biçimde oluşturulması gerekir. Bu denge, geleceğin kentlerinin etik temellerini belirleyecektir.
Son olarak hem uzun yıllar yayıncılık alanında hem de Kent Araştırmaları Enstitüsü bünyesinde bu konulara emek vermiş biri olarak, bu alana ilgi duyan genç akademisyenlere, öğrencilere ve konunun meraklıları için neler tavsiye edersiniz?
Her şeyden önce, hangi disiplinde olurlarsa olsunlar — mimarlık, şehir ve bölge planlama, sosyoloji fark etmez — öğrencilerin kendi alanlarının teorik ve tarihsel temellerine hâkim olmaları gerekir. Ancak bununla yetinmemek gerekir; asıl önemli olan, hayata bütüncül bir perspektifle bakabilmektir.
Kent, yalnızca üzerinde yaşadığımız bir mekân değil, sürekli öğrenmemizi sağlayan bir canlı organizmadır. Bu yüzden, “sahada olmak” ve gözlem yapmayı bir alışkanlığa dönüştürmek büyük önem taşır. Otobüs durağında beklerken bile orayı sadece bir bekleme noktası olarak değil, kentin bir parçası olarak görmek gerekir. Şehirdeki nesnelere, yapılara, sokaklara bu farkındalıkla bakmak, kenti anlamanın ilk adımıdır.
İyi mimarlar ve iyi plancılar, doğa ile şehir arasında doğrudan bir ilişki kurabilen, mekânı hissedebilen insanlardır. Bir yapıyı inşa ederken güneşin nereden doğup battığını, rüzgârın hangi yönden estiğini, o mekânın doğal özelliklerini dikkate almak gerekir. Mimarlığın, planlamanın ya da kent sosyolojisinin özü sahadadır.
Kısacası, masa başında değil; toprağa, havaya, ışığa, sese temas ederek öğrenmek gerekir. Çünkü sahaya inmeden kent üzerine doğru ve anlamlı bir söz üretmek mümkün değildir.
Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim hocam.
Ben de bu kongreyi anlatma imkânı sunduğunuz için teşekkür ederim.
Emir OSMANOĞLU kimdir?
Genel Direktör, Kent Araştırmaları Enstitüsü ve İdeal Kent Yayınları
Emir Osmanoğlu, araştırmacı ve şehircidir. Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünden mezun oldu. Okul yıllarından başlayarak kamuoyu araştırmaları sektöründe toplumsal, siyasal ve ekonomik birçok araştırmanın içinde yer almıştır.
Kent Araştırmaları Enstitüsü’nün direktörlüğünü sürdüren Osmanoğlu, aynı zamanda İdeal Kent Yayınlarının kurucu editörlerinden biridir. Kent Araştırmaları Kongresi’nin hazırlık süreçleri dahil 2010 yılından bu yana kente ilişkin birçok çalışmanın içinde yer almıştır. Toplumsal Bir Kimlik Olarak Ötekilik, Türkiye’de Yoksulluk Algısı, Türkiye’de Ailelerin Eğitim İhtiyaçları Araştırması ortak yazar olarak yayınlanan bazı araştırma çalışmalarıdır. Belediye Hizmetlerinde İlkeler ve Şehir ve Güvenlik (O. İmga ile) derlediği kitaplar arasındadır.
Kentsel tabakalaşma, kentsel adalet ve mekânın dönüşümü, kentsel alanda yaşlı refahı, yerel yönetimler ve katılım son dönem ilgilendiği ve üzerinde çalıştığı kavram setleri arasında yer almaktadır.



