Picture of Christopher Preston
Christopher Preston

Kentlerin ve Işığın Evrimsel Gücü

A+ A-

Kentleşme ve yapay ışığın yayılması, yeryüzündeki tüm canlı türlerinin yaşamını dönüştürüyor; bir dizi beklenmedik sonuca yol açıyor.

Elektrik ışığının her yerde bulunur hâle gelmesi sayesinde, artık dünyanın giderek daha az kısmı gerçekten karanlığa gömülüyor. Fotoğraf: Vladimir Kudinov, Unsplash üzerinden

Yazan: Christopher Preston

Çeviren: Mehmet Biten

1800 yılında, insan nüfusunun yalnızca yüzde ikisi şehirlerde yaşıyordu. Bir yüzyıl sonra bu oran yüzde 15’e yükseldi. Ardından, 2007 civarında dünyanın bir yerinde bir bebek doğdu ve bu doğumla birlikte insan türünün şehirlerde yaşayan kısmı yüzde 50 eşiğini aştı. Oysa şehirler karasal yüzeyin yalnızca yüzde iki ila üçlük bir kısmını kaplıyor. Artık geri dönüş yok.

Bu yazı, Christopher Preston’ın “The Synthetic Age” adlı kitabından uyarlanmıştır.

Yaklaşık 200.000 yıl boyunca otlaklarda ve çalılık ormanlarda yaşayan, avlanan, yiyecek toplayan ve barınmak için deri, odun ve ot kullanan bir tür olarak, artık evrimsel açıdan alışılmadık bir ortama yerleşmiş bulunuyoruz. Doğal dünyayla iç içe yaşamanın duyusal ve fiziksel boyutları, yerini tamamen başka deneyimlere bıraktı: Çimento ve trafik, doksan derecelik köşeler, barlar, sirenler, camlar ve sokak lambaları duyularımıza egemen hale geldi. Genlerimiz açısından bakıldığında, yabancı bir dünyada yaşıyoruz. Tuvaletlerden yılan çıkacağı, çakalın bebek arabasındaki çocuğu kaçıracağı ya da şehir suyuna hastalık karışacağı korkularımız, biyolojik köklerimizin yerini açığa vuruyor. En şehirli insanın bile psikolojisinde vahşinin gölgesi hâlâ dolaşıyor.

Bizimle birlikte yaşayan hızlı üreyen ve fırsatçı türler de davranışlarını ve genetik yapılarını şehir yaşamına daha uygun hale getirecek biçimde değiştiriyorlar. Şehirde yaşayan kırlangıçlar, trafikten daha iyi kaçınabilmek için daha kısa kanatlar geliştiriyor; serçeler ve sığırcıklar, şehir gürültüsüne karşı ötüşlerinin perdesini yükseltiyor. Güveler, yeni beton ortamlarında daha iyi kamufle olabilmek için farklı renk desenleri kazanıyor. Evrimsel güçler, şehir parklarında yaşayan fareleri, birkaç sokak ötedeki kuzenleriyle gen alışverişinde bulunamayan ayrı alt türlere dönüştürüyor.

Evrimsel güçler, şehir parklarında yaşayan fareleri, birkaç sokak ötedeki kuzenleriyle gen alışverişinde bulunamayan ayrı alt türlere dönüştürüyor.

Evrimsel değişimin ikinci ve ilişkili bir etmeni de, elektrik ışığının elinde dünyanın karanlıktan giderek mahrum bırakılmasıdır. Paul Bogard, “gecenin sonu” karşısındaki derin üzüntüsünü etkileyici bir dille anlatır. Ona göre elektriğin dünyanın pek çok yerine yayılması, gerçek karanlığı gezegenin tarihine gömmüştür. Bu gece yoksunluğu, milyonlarca yıldır dünyanın eksen hareketiyle oluşan doğal ritimleri altüst etmektedir.

Aya giden astronotların uzaydan çektiği ilk dünya fotoğrafları, yıldızlarla dolu bir boşluk önünde asılı duran muhteşem bir mavi mermeri gösteriyordu. Bu manzarayı gören herkes derinden etkilenmişti. Amerikalı astronot Edgar Mitchell, bu izlenimini “kalın bir kara gizem denizinde yüzen küçük bir inci” olarak tarif etmişti. Gezegenin sınırlılığı, dönüp duran güzelliği ve kırılganlığı, insan türüne ilk kez kozmik ölçekteki önemsizliğini açıkça hissettirdi. Norman Cousins, “Ay yolculuğunun en önemli yanı insanın aya ayak basması değil, dünyaya göz basmasıydı” diye yazmıştı.

Sonraki yıllarda gece çekilen dünya fotoğrafları, artık şehirlerin ve onları birbirine bağlayan ulaşım ağlarının ördüğü sarı ışık ağlarıyla kaplı bir inciyi ortaya koydu. Dünya artık bütünüyle aydınlatılmış durumda. Elektrik ışığının her yerde bulunması sayesinde, gezegenin gerçekten karanlık olan bölgeleri giderek azalıyor. Akkor tellere, floresan gazlara ve milyarlarca LED’e aktarılan enerji, karanlığı manzaradan kovuyor. Bu yapay ışık, hedefinin çok ötesine yayılıyor; yayılma hızı, onu mümkün kılan buldozerlerin ve kepçelerin ulaşabileceğinden çok daha fazla.

DMSP (Savunma Meteorolojik Uydu Programı) verilerinden oluşturulan Dünya şehir ışıkları görüntüsü. Artık dünya bütünüyle aydınlatılmış durumda ve bu sayısız türü etkiliyor. Kaynak: NASA

Thomas Edison’un ilk ticari ampul tasarımından önce, geceleri aydınlatma yalnızca odun, balina yağı, parafin veya doğal gazla beslenen alevlerden gelirdi. Bu alevlerin ışığı öngörülemez şekilde titrer, eksik yanmanın dumanıyla lekelenirdi. Işığın yayılma alanı yakıt miktarı, çevre koşulları ve doğası gereği sınırlıydı. Günümüzde bile insanlar, geçmişe dalmak ya da samimi bir atmosfer yaratmak istediklerinde, hâlâ odun ya da mum ışığını tercih ederler.

Bu titrek alevlerin sınırlı ışığı, akkor lambaların parlaklığıyla yer değiştirdiğinde, gecenin rengi koyu mürekkep siyahından turuncu, sarı ve beyaz tonlarına dönüştü. Kullanılmayan megavatlarca ışığın geceleri gökyüzüne yayılması, her yerleşim merkezinin üzerinde solgun bir kubbe oluşturdu. Bu parıltı, şehir uykudayken bile gitmiyor. Bogard, bir Kızılderili (İrokua) yazarın şu sözünü aktarır: “Geceyi, dünyanın dinlenmesi için var ettik.” Elektrifikasyon dünyanın dört bir yanına yayıldıkça, gezegenin dinlenme zamanı azaldı. Bu kayıp, yalnızca dünyaya değil, bize de ait görünüyor.

İnsan bedeninin doğal sirkadiyen ritimleri vardır. Bu ritimler, dünyanın günlük ışık değişimlerine uyum sağlamamızı belirler. Evrim, bu düzeni derinlemesine bedenimize işlemiştir. Sirkadiyen ritim hormon üretiminden vücut ısısı düzenine, kan basıncına kadar birçok temel işlevi etkiler. Bitkiler, hayvanlar, siyanobakteriler ve mantarlar da güneşin doğup batmasına benzer biçimde evrimleşmiş kendi ritimlerine sahiptir. Yapraklar güneşe döner, sonbaharda dökülür; taç yapraklar açılıp kapanır; hayvanlar dinlenir; bakteriler ışık döngülerine göre azot bağlar. Işık ve karanlık düzeni değiştiğinde, canlılar hızla uyum sağlamak zorundadır – yoksa bedelini öderler.

Işık ve karanlık düzeni değiştiğinde, canlılar hızla uyum sağlamak zorundadır – yoksa bedelini öderler.

Tüm memeli türlerinin beşte birinden fazlasının yarasalar olduğunu düşünün. Bu, karanlığı seven türlerin ne kadar çok olduğunu gösterir. Omurgasızların yüzde 60’ı, omurgalıların yüzde 30’u gececil canlılardır. Yani gezegeni paylaştığımız canlıların büyük kısmı için karanlık, yaşamlarının vazgeçilmez bir unsurudur. Tamamen gececil olmayan türlerin çoğu da alacakaranlıkta aktif olan “krepsüküler” canlılardır — bu kelime, alacakaranlığın sinsi ve gizemli doğasını kusursuz biçimde yansıtır.

Gezegenin büyük kısmında karanlığın ışıkla yer değiştirmesi, bu türlerin tümünü etkiliyor. Deniz kaplumbağalarının ay ışığıyla yön bulamayarak sahil lambaları yüzünden yanlış yöne gitmeleri, yapay ışığın en bilinen kurbanlarındandır. Ancak kaplumbağaların dışında, sayısız tür de giderek aydınlanan bir dünyada davranışlarını değiştirmek zorunda kalıyor.

Tıpkı Homo sapiens’in şehre uyum sağlaması gibi, doğanlar da artık genlerinin onları hazırladığı dünyaya benzemeyen bir yerde yaşamanın, beslenmenin ve dinlenmenin yollarını bulmaya çalışıyorlar. Kaynak: Wikimedia Commons

Örneğin, doğanın yeni cephesi olan şehir yaşamına uyum sağlayan doğanlar (peregrine falcons), artık geceleri güvercin, ördek ve yarasaları avlayabiliyor. Gece avı artık, yeryüzünün en hızlı kuşu olarak ünlü doğanın 200 mil/saatlik “dalışlarını” içermiyor. Şehrin parıltısı sayesinde, av artık farklı bir stratejiyle yapılıyor: Doğanlar, ışıkla aydınlanmış avlarının altına doğru yükseliyor, son anda dönerek pençelerini kurbanlarının göğsüne saplıyor. Tıpkı Homo sapiens gibi, onlar da genlerinin öngörmediği bir dünyada yaşamayı, beslenmeyi ve dinlenmeyi öğreniyorlar.

Gelişmiş ülkelerde, iş gücünün yaklaşık yüzde 20’si gece çalışmak zorunda olan hizmet sektörlerinde istihdam ediliyor. Temizlik görevlileri, sağlık çalışanları ve 24 saat üretim yapan fabrika işçileri, bu yükü taşıyan insanlar. Gece vardiyasında çalışanlar, genellikle kaybettikleri uykunun tamamını gündüz telafi edemiyorlar.

Gecenin yok oluşunun sonuçlarına dair çarpıcı bir örnek olarak, Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı, 2007’de şu sonuca vardı: “Sirkadiyen ritmi bozan vardiyalı çalışma, muhtemelen insanlar için kanserojendir.” Bunun melatonin hormonunun üretimindeki bozulmayla ilişkili olabileceği düşünülüyor; ancak bu şimdilik yalnızca bir tahmin. Yine de insan bedeninin, dünyanın gece-gündüz döngüsüyle derin bir biyolojik bağ içinde olduğu açık.

Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı, “Sirkadiyen ritmi bozan vardiyalı çalışma, muhtemelen insanlar için kanserojendir” sonucuna varmıştır.

Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Park Hizmeti, karanlığın kaybından endişe duyan artan sayıda ulusal ve yerel kuruluştan biridir. Bu kurum, karanlığın yeni bir kaynak olarak önemine dikkat çekmek için bir “gece gökyüzü ekibi” oluşturdu. “Parkın yarısı karanlıktan sonra başlar” diyerek, karanlığın korunması gerektiğini etik bir sorumluluk olarak vurguluyorlar. 2006’da Park Hizmeti, parklardaki doğal ışık düzenini korumayı taahhüt etti ve bu alanları “insan kaynaklı ışığın yokluğunda var olan değerler” olarak tanımladı. Yapay ışık artık park ekosistemine bir “istila” olarak kabul ediliyor; bu da yapay olanla doğal olan arasındaki ayrımın hâlâ tamamen silinmediğini gösteriyor.

Astronomlar da doğal olarak rahatsız. Şehirlerden yükselen ışık kirliliği, yıldız gözlemi için uygun koşulları giderek azaltıyor. Bu durum yalnızca büyük bütçeli birkaç profesyoneli ilgilendirmiyor; astronomi, belki de yeryüzündeki en yaygın “sanatlardan” biridir: milyon dolarlık teleskoplara sahip bilim insanlarından, başını kaldırırken düşmemeye çalışan beş yaşındaki çocuklara kadar herkes için. Ayı ve yıldızları görmek, insanın yön bulma deneyimlerinden en derin olanıdır; ne var ki artık dünyanın üçte birinden fazlası Samanyolu’nu göremiyor.

Kentleşmenin insanlığa sunduğu sayısız olumlu katkı düşünüldüğünde, seçtiğimiz bu yolu sorgulamak için belki neden yok. Ama bu yolun, bizim ve bizimle birlikte yaşayan türlerin özünü geri dönülmez biçimde değiştirdiği de bir gerçek. Sonuçta Bogard’ın, bilim yazarı ve şair William Fox’tan aktardığı gibi şu soruyu sormak gerekiyor:

“Eğer Samanyolu’nu hiç görmezsek, evrendeki yerimizi nasıl bileceğiz?”

—————————————–

*This article was reprinted with permission from The MIT Press Reader. It was written by Christopher Preston, the author of “The Synthetic Age: Outdesigning Evolution, Resurrecting Species, and Reengineering Our World.”

*Christopher Preston, Montana Üniversitesi Missoula kampüsünde felsefe profesörüdür. Bu yazı, yazarın “The Synthetic Age” adlı kitabından uyarlanmıştır.

Kaynak: https://thereader.mitpress.mit.edu/the-evolutionary-power-of-cities-and-light/?utm_content=140903485&utm_medium=social&utm_source=twitter&hss_channel=tw-20774514