Kentsel Karar Alma Mekanizmalarında Meşruiyet ve Rıza İnşası
- Tarih:
Yaşadığımız şehirlerde her sabah evimizden sokağa çıktığımızda karşılaştığımız her şeyin bir dünü mutlaka var. Karşımıza çıkan ne olursa olsun geçmiş zamanlarda alınmış kararların bir sonucu ile yaşamı yükleniyoruz. Bu bakımdan yaklaştığımızda gündelik hayatın “dün” alınan kararların sonucu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tıpkı bireysel hayatlarımızda olduğu gibi şehirdeki kararlar böyle… Kendi halimizle de, şehrin içinde de dün aldığımız kararların çocuklarıyız. Ancak kentsel düzlemde bu kararlar her zaman bizim tarafımızdan, bizim için veya bizim rızamızla alınmıyor. Sokağımızın genişliği, parkın uzaklığı ya da başımızı kaldırdığımızda gökyüzünü kesen bir gökdelenin varlığı; bir zamanlar bir masanın başında, bir meclis salonunda ya da bir yatırımcının ofisinde verilmiş “tercihlerin” fizikselleşmiş halidir. Peki, bu kararlar ne kadar sağlıklı alınıyor? Kentin kaderini tayin eden bu mekanizmalar nasıl işliyor ve bu süreçte neleri kaybediyoruz?

Kentsel alandaki kararlar kim ya da kimler tarafından alınıyor? Demokratik sistem içinde yerel yönetimlerin halkoyuyla seçildiğini ve gelen yönetimin adlığı kararların meşruluğunu ve rızaya dayalı teorik arka planını bu seçimlere dayandırıyoruz. Yine yerel yönetimler dışında şehrin kaderinde etkili olan merkezi iradenin de demokratik seçimler sonucu geldiğini ve yine şehri ilgilendiren kararların bu seçimlere dayalı olarak meşrulaştığını ve rıza ürettiğini varsayıyoruz. Evet, bir bakıma bu iki varsayım da doğru. Hem yerel yönetimlerin belirlenme süreçlerindeki seçim hem de merkezi iradenin belirlenmesindeki seçim süreci demokrasi çerçevesinde bizi ikna edecek argümanlar sunuyor. Ancak seçimler sonucunda belirlenen karar organları gündelik hayatımızın her anını etkileyen kararları nasıl alıyor. Karar masasındaki sandalyelerde kimler otuyor?
Kentsel politika teorileri, şehirde kararların nasıl alındığını açıklarken temel bir soruya odaklanır: Güç kimin elindedir? Şehir, sadece teknik bir planlama alanı değil, aynı zamanda bir güç mücadelesi sahasıdır. Bu güç mücadelesi en ideal demokratik sistemle belirlense de bitmeyecek bir mücadele olarak görünüyor. Çünkü hayatın kendisi sofistike bir şekilde politik olandan kurtulamayacak bir varoluştur. Bu açıdan kentsel kararlar merkezi olarak tek bir irade tarafından, belediye meclislerine seçtiğimiz üyelerin insiyatifiyle ya da müzakereci demokrasi ilkesine uygun anlık etkileşime açık katılımcılık doğrultusunda belirleniyor olsa da bu kararların ağırlık noktasının günümüz mevcut parametreleri doğrultusunda güç mücadelesinden arındırılmasının mümkün olmadığını kabullenmek gerekiyor.
Özellikle yüzyılın başlangıcında ve ortalarında egemen olan şehir planlama anlayışıyla plancıya neredeyse ilahi bir yaklaşımla, herşeyin doğrusunu bilen ve en iyisini yapmaya kudretli bir pozisyon üretilmişti. Bu üretilen anlam ve fonksiyon icrası belirli bir süre kendini şehirlerin kaderine dayattı ancak yine güç mücadelesinden arındırılarak herkes için eşitlik üreten bir şehir modeli ortaya koyamadı. Kenti iktisadi olarak merkeze oturtan büyümeci-gelişmeci anlayışın karar verici olduğu şehirde ise herkesin iyiliği için yerel siyaset mekanizması, geliştiriciler ve finans-iş çevrelerinin aldığı kararlar da demokrasiden ilhamla alındığı ifade edilse de şehri yaşanılan bir yer olarak değil kârın merkezi unsuru olarak mühürledi. Rıza ve meşruiyetin üretilmesi için gösterilen hedef büyüme, kâr ve kalkınma üçlüsü oldu ancak bu da insanlık için eşitlik üretmekten ziyade eşitsizlikleri derinleştirdi. Henri Lefebvre’nin de dediği gibi, bir kentsel kararın demokratik meşruiyeti, o kararın teknik mükemmelliğinden değil, ‘yaşanan mekan’ın özneleriyle ne kadar hemhal olduğundan gelir. Eğer karar alma süreci, plancının rasyonel kurgusu (tasarlanan mekan) ile halkın gündelik pratikleri (yaşanan mekan) arasındaki uçurumu derinleştiriyorsa, o kentte ‘kent hakkı’ ihlal ediliyor demektir.” Kent hakkının ihlal edildiği mekânsal örgütlenmede bireyin iyi olma halinden eser olmayacağı açıktır.

Peki ne yapacağız… Atina kent demokrasisinden, Medine sözleşmesine, sanayi çağı olarak işaretlediğimiz ütopyalar çağından günümüzde üretilen yaşam kalitesi odaklı projeksiyonlara kadar iyi yaşam formlarının ürettiği algıya baktığımızda “daimi müzakere” ve “daimi meşruiyet” dışında bir çıkış kapımızın olmadığı görülüyor. Mahalle ölçeğinden semt ölçeğine, ilçe ölçeğinden il ölçeğine ve bölge planına kadar müzakere kültürünü geliştirmeden alınan kararların kapsayıcı ve tam rıza üretmesinin mümkün olmayacağını da kavramamız gerekir. Bir işçi dört ya da beş yılda bir yapılan seçimlerde oy kullanmayı bir görev olarak algılayabilir ancak katılımcılık öğretisinin bize anlattığı gibi mahalle meclisine giderek tartışılan konularda fikrini öne sürmesi için bir mucize beklemeliyiz. Çünkü bu durumun “zamanı bol, eğitimli ve üst-orta sınıfın” bir pratiği olabileceğini basit düzeyde demokratik kavrayışa sahip birisinin de bilebileceği bir şey haline gelmiştir. Dolayısıyla katılımcılık ilkeleri doğrultusunda alınan kararların çoğu zaman “halkın” değil, “sesi en çok çıkan küçük bir grubun” kararı haline geldiğini veya gelebileceğini unutmamalıyız.
Bu noktada karşımıza çıkan asıl soru şudur: Katılımcılık, sadece seçkinlerin, katılım sağlayabilecek donanıma sahip olanların yürüttüğü bir entelektüel egzersiz olmaktan nasıl çıkarılabilir? Eğer karar mekanizmalarını sadece “sesi çok çıkanların/çıkabilenlerin” tahakkümünden kurtaramazsak, kentsel demokrasiyi bir illüzyon haline getirmiş oluruz. Çözüm, katılımı bir “etkinlik” olmaktan çıkarıp, gündelik hayatın doğal bir “bileşeni” haline getirmekte yatar. Bu da ancak, mülkiyet odaklı kararların yerine, kentin ortak kullanım değerini savunan bir “mekânsal adalet” anlayışıyla mümkündür.
Şehirde alınan her sağlıklı karar, aslında bir “uzlaşma sanatı”dır. Bu sanatın icra edilebilmesi için teknokratın teknik bilgisi ile mahallelinin yerel bilgisinin aynı masada, eşit ağırlıkla temsil edilmesi gerekir -bu noktada muhtar ve mahalleli ilişkisi neye yarar diye sorabilirsiniz. Sadece veriye dayalı bir planlama, şehrin ruhunu; sadece duygulara dayalı bir talep ise şehrin işleyişini sekteye uğratabilir. “Daimi meşruiyet” dediğimiz kavram, tam da bu iki uç arasındaki gerilimin şeffaf bir şekilde yönetilmesidir. Karar vericiler, kenti sadece bir rant sahası ya da mühendislik projesi olarak görmeyi bırakıp; onu bir “karşılaşmalar alanı” olarak yeniden tanımladığında, alınan kararların hayata tutunma kabiliyeti de düzelmeye başlayacaktır.
“Dün” alınan kararların çocukları olarak, “yarın” sokaklara çıkacak olanlara borçlanmamak için bugünün karar alma süreçlerini radikal bir biçimde sorgulamalıyız. Kent hakkı, sadece şehirde yaşama hakkı değil, şehri birlikte kurma ve dönüştürme hakkıdır. Karar masasına yeni sandalyeler eklemek yetmez; o masanın kendisini sokağa, mahalleye ve her bir yurttaşın erişebileceği bir düzleme taşımak zorundayız. Çünkü şehir, ancak içinde yaşayan herkesin rızasıyla ve ortak aklıyla inşa edildiğinde gerçek bir “yuva” haline gelebilir. Aksi halde, başkalarının rüyalarının içinde, kendi kabuslarımızı yaşamaya devam edeceğiz.



