Picture of Mehmet Biten
Mehmet Biten

Kırılgan Özne Mağduriyet Kültürü ve Sorumluluğun Sosyolojisi

A+ A-

Geç modern toplumlarda birey, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar merkeze yerleşmiş durumda. Ancak bu merkezilik, paradoksal biçimde bir güçlenmeye değil, çoğu zaman bir kırılganlaşmaya işaret ediyor. Sosyoloji literatüründe “kırılgan özne” diye adlandırabileceğimiz bu figür, hak arayan, incinmeye duyarlı, sürekli tanınma talep eden fakat aynı zamanda sorumluluk yüklenmekte zorlanan bir özne tipini temsil ediyor. Bu yeni özne tipinin kültürel arka planında üç güçlü eğilim var:

  • Mağduriyetin ahlaki üstünlük üretmesi,
  • Duygusal otantikliğin mutlak değer haline gelmesi,
  • Süreklilik yerine değişkenliğin teşvik edilmesi.

Tam da bu bağlamda Charlie Munger’ın şu sözleri çarpıcı bir sosyolojik karşı-iddia olarak karşımıza çıkar:

“Bazı insanlar yaradılışları gereği sürekli şikâyet eder; bazıları ise içinde bulundukları durumu kabullenip yollarına devam eder. Warren ve ben, çok gürültü koparmadan zorlukların üstesinden gelmenin en doğru yol olduğuna inanırız.

Hayatta yapılabilecek en yanlış şeyin, kendinizi bir kurban gibi görmek olduğuna dair bir teorim var. İnsanları kurban psikolojisine hapsetmeye çalışan politikalardan hiç hoşlanmam. Çünkü kurban rolüne bürünmenin şimdiye kadar herhangi bir sorunu çözdüğünü görmedim.

Gerçekten bir haksızlığa uğramış olsanız bile, kendinizi kurban konumunda tanımlamak bence yanlıştır.”

Bu sözler yalnızca bireysel bir ahlak çağrısı değildir; geç modern toplumun kültürel kodlarına yöneltilmiş bir eleştiridir. Çünkü bugün mağduriyet, yalnızca bir durum değil; bir kimliktir. Ve kimlik haline geldiğinde, çözüm üretme kapasitesi zayıflar.

I. Mağduriyetin Ahlaki Sermayesi

Modern toplumlarda mağduriyet, güçlü bir ahlaki sermaye üretir. Pierre Bourdieu’nün kavramsallaştırdığı anlamda bir “sembolik sermaye” gibi işler: Tanınma, meşruiyet ve moral üstünlük sağlar. Mağduriyet beyanı, kişiye otomatik bir haklılık alanı açar. Bu alan, çoğu zaman eleştiriden muafiyet talep eder ve kamusal tartışmada bir tür dokunulmazlık zırhı üretir.

Bu durumun tarihsel bir arka planı vardır. Modernliğin yükselişiyle birlikte hak ve eşitlik söylemi güçlenmiş, ezilen grupların görünürlük talebi meşruiyet kazanmıştır. Bu gelişme, birçok gerçek haksızlığın giderilmesine imkân sağlamıştır. Ancak geç modern aşamada mağduriyet yalnızca bir durum değil, kimlik üretme aracına dönüşmüştür. İşte kırılma burada başlar.

Haklı olmak ile özne olmak arasındaki fark silikleşir. Mağduriyet, güçlü bir haklılık hissi üretir; fakat öznelik —yani eyleme kapasitesi— üretmez. Haklılık, moral bir pozisyon sağlar; öznelik ise pratik bir yönelim gerektirir. Haklılık, başkasına yöneliktir (“Bana haksızlık yapıldı”); öznelik ise kendine yöneliktir (“Bu koşullar içinde ben ne yapacağım?”).

Mağduriyet kimliği kalıcılaştığında, birey kendisini eyleyen bir fail olarak değil, edilgen bir nesne olarak konumlandırmaya başlar. Bu konumlanma üç temel sonuç üretir:

  • Sorumluluk alanını daraltır. Birey, yaşadığı olumsuzlukları bütünüyle dışsal faktörlere atfeder. Elbette dışsal koşullar belirleyicidir; ancak tüm açıklamanın dışarıda aranması, içsel eylem kapasitesini görünmez kılar.
  • Failiyet kapasitesini zayıflatır. Sürekli mağduriyet anlatısı, “ben yapabilirim” duygusunu aşındırır. Birey, eyleme geçmek yerine tanınma talebinde bulunur. Tanınma sağlansa bile dönüşüm gerçekleşmeyebilir.
  • Sürekli dışsal neden arayışını teşvik eder. Sorunların çözümü için sistem, devlet, toplum veya “ötekiler” işaret edilir. Bu analiz çoğu zaman kısmen doğrudur; fakat yalnızca işaret etmek, dönüştürmek anlamına gelmez.

Charlie Munger’ın “kurban rolüne bürünmenin hiçbir sorunu çözmediği” yönündeki tespiti tam da bu sosyolojik mekanizmaya temas eder. Kurban rolü, ahlaki konum sağlar; fakat pratik sonuç üretmez. Çünkü çözüm, eylem gerektirir. Eylem ise sorumluluk alanını kabul etmeyi zorunlu kılar.

Bu kültürel atmosferde birey, sorunları dönüştürmek yerine onları anlatmaya yönelir. Anlatı, eylemin yerini alır. Sosyal medya çağında bu eğilim daha da görünür hale gelmiştir: Deneyimin sürekli paylaşımı, görünürlük sağlar; ancak görünürlük dönüşümle aynı şey değildir. Mağduriyet anlatısı, kamusal alanda hızla dolaşıma girer ve sembolik bir değer üretir. Fakat bu dolaşım, çoğu zaman yapısal değişim üretmez.

Burada ince bir ayrım yapmak gerekir: Mağduriyetin görünür kılınması ile mağduriyet kimliğinin merkezileştirilmesi aynı şey değildir. Birincisi adalet arayışının parçasıdır; ikincisi özneyi sabitler. Eğer birey kendisini sürekli olarak “başına gelenlerin toplamı” olarak tanımlarsa, geleceğe dönük eylem kapasitesi daralır. Çünkü kimlik, geçmişteki bir kırılma etrafında katılaşır.

Sosyolojik olarak mağduriyetin ahlaki sermayesi, bir tür tersine hiyerarşi üretir: En çok acı çeken en yüksek ahlaki konuma yerleşir. Bu durum, empatiyi artırabilir; fakat aynı zamanda acıyı rekabetçi bir değere dönüştürebilir. Böyle bir ortamda acı, yalnızca aşılması gereken bir deneyim değil; korunması gereken bir kimlik unsuru haline gelebilir.

Oysa öznelik, geçmiş deneyimle mesafe kurabilme kapasitesidir. Fail özne, yaşadığı haksızlığı inkâr etmez; fakat kendisini yalnızca o haksızlıkla tanımlamaz. “Bana ne oldu?” sorusunun yanında “Ben şimdi ne yapacağım?” sorusunu da sorar. İşte mağduriyet ile failiyet arasındaki temel fark burada ortaya çıkar.

Nihayetinde mağduriyet, modern toplumda güçlü bir sembolik sermaye üretir; ancak bu sermaye, dikkatli kullanılmadığında özneleşmeyi zayıflatabilir. Haklılık ile eylem kapasitesi arasındaki mesafe açıldığında, anlatı eylemin yerini alır. Bu nedenle mesele mağduriyeti inkâr etmek değil; onu kimliğin nihai referans noktası haline getirmemektir. Gerçek dönüşüm, moral konumdan değil; sorumluluk üstlenmiş eylemden doğar.

II. Hakikat, Sorgulama ve Kırılganlık

“Gerçek sorgulanmaktan rahatsız olmaz. Yalan ise meydan okunmasından hoşlanmaz.” Bu ifade yalnızca epistemolojik bir ilke değil, aynı zamanda kültürel bir ölçüttür. Bir toplumun entelektüel sağlığı, hakikat iddialarının ne ölçüde eleştiriye açık olduğuyla ölçülür. Eğer fikirler sürekli korunma talep ediyor, eleştiri tehdit olarak kodlanıyor ve tartışma güvenlik diliyle sınırlandırılıyorsa, o toplumun düşünsel iklimi kırılganlaşmış demektir.

Hakikat ile kırılganlık arasındaki ilişki burada belirleyicidir. Hakikat iddiası, doğası gereği kamusaldır. Kamusal olan ise sorgulanabilir olmak zorundadır. Bir düşünce, ne kadar güçlü olduğuna inanıyorsa, o kadar açık biçimde sınanmaya hazır olmalıdır. Çünkü sorgulama, yıkım değil; arınma sürecidir. Eleştiri, hakikatin düşmanı değil; test mekanizmasıdır.

Ancak geç modern dönemde fikirler de kimlikleşmiştir. Bu durum, tartışmanın epistemik düzlemden ontolojik düzleme kaymasına yol açar. Artık bir düşünceye yöneltilen eleştiri, yalnızca o düşüncenin argümanlarına değil; onu savunan kişinin varlığına yönelmiş bir saldırı gibi algılanır. Böylece “ne söylüyorsun?” sorusu yerini “sen kimsin?” sorusuna bırakır. Bu kayma üç önemli sonuç üretir:

  • Argüman merkezli tartışma zayıflar. Fikirler içerikleri üzerinden değil, temsil ettikleri kimlikler üzerinden değerlendirilir.
  • Eleştiri kişiselleşir. Düşünsel ayrışma, varoluşsal bir tehdit olarak kodlanır.
  • Kamusal alan daralır. İnsanlar yanlış anlaşılma veya dışlanma korkusuyla düşüncelerini ifade etmekten kaçınır.

Bu ortamda hakikatin dayanıklılığı yerine, öznenin incinebilirliği merkeze alınır. Oysa düşünsel gelişim, tam tersine sürtünmeyle gerçekleşir. Fikirler çarpışmadan berraklaşmaz. Eleştiri olmadan rafine edilmez. Eğer bir toplumda her eleştiri “incitici” olarak kodlanıyorsa, orada entelektüel cesaret gerilemiş demektir.

Burada “kırılganlık kültürü” ile “epistemik konfor alanı” arasında doğrudan bir ilişki vardır. Epistemik konfor alanı, bireyin yalnızca kendi görüşlerini teyit eden çevrelerde bulunmasıyla oluşur. Bu durum, bilişsel uyum hissi üretir; fakat düşünsel gelişimi sınırlar. Zıt fikirle temas etmeyen bilinç, derinleşmez; yalnızca katılaşır.

Güçlü toplumlar, sorgulama kapasitesi yüksek toplumlardır. Tarihsel olarak bilimsel atılımlar, felsefi dönüşümler ve siyasal reformlar, yerleşik doğruların sorgulanmasıyla mümkün olmuştur. Hakikat iddiası taşıyan her söylem, meydan okumaya açık olmak zorundadır. Çünkü meydan okumadan muaf tutulan düşünce, zamanla dogmaya dönüşür.

Dogma, kırılganlığın en rafine biçimidir. Dışarıdan sağlam görünür; fakat eleştiriyle temas ettiğinde dağılma riski taşır. Oysa eleştiriye alışkın fikirler esnektir; kendini revize edebilir. Esneklik, kırılganlık değildir. Tam tersine, dayanıklılığın entelektüel karşılığıdır.

Sorgulama kültürü aynı zamanda ahlaki bir olgunluk göstergesidir. Kendi düşüncesinin sınırlarını kabul edebilmek, karşı argümanı dinleyebilmek ve gerekirse pozisyonunu güncelleyebilmek, öznenin güvenlik arayışından değil; özgüveninden beslenir. Kendinden emin bilinç, eleştiriden korkmaz.

Bu noktada kritik soru şudur: Bir toplum, hakikati mi korumaya çalışıyor, yoksa bireylerin duygusal konforunu mu? Elbette insan onuru önemlidir; fakat düşünsel üretim, konfor alanının dışında gerçekleşir. Eğer kamusal alan yalnızca incinmeme hassasiyeti üzerinden düzenlenirse, eleştirel akıl zayıflar.

Son tahlilde hakikat ile kırılganlık arasındaki gerilim, çağımızın temel entelektüel meselelerinden biridir. Hakikat iddiası taşıyan her düşünce, sınanmaya açık olmalıdır. Aksi halde epistemik bir konfor alanı oluşur. Bu konfor, düşünsel üretkenliği değil; dogmatik kapanmayı besler.

  • Gerçekten güçlü olan fikir, korunmaya ihtiyaç duymaz.
  • Gerçekten sağlam olan bilinç, sorgulamadan kaçmaz.
  • Ve gerçekten olgun bir toplum, eleştiriyi tehdit değil; gelişimin şartı olarak görür.

III. “Tutkunu Bul” Söylemi ve Geç Modern Yönsüzlük

Jenny Anderson’ın şu cümlesi, çağımızın pedagojik ideolojisine yönelik önemli bir eleştiridir: “Çocuklara ‘Tutkunu bul. İlgi duyduğun şeylerin peşinden git; eğer ilgilerin değişirse sen de onlarla birlikte değiş.’ diyerek aslında onlara büyük bir kötülük ettik.” Bu ifade, neoliberal birey modeline dönük güçlü bir sosyolojik tespittir. Çünkü “tutkunu bul” söylemi, yüzeyde özgürleştirici görünse de arka planda belirli varsayımlar taşır:

  • Tutku, keşfedilmeyi bekleyen içsel ve sabit bir özdür.
  • İlgi değişimi, sürekli ve teşvik edilmesi gereken bir akıştır.
  • Süreklilikten çok esneklik ve adaptasyon değerlidir.

Bu varsayımlar, geç modern kapitalizmin ihtiyaç duyduğu özne tipine uygundur: mobil, esnek, kendini sürekli yeniden konumlandırabilen, sabit bağlardan kaçınan bir birey. Ancak burada pedagojik bir risk ortaya çıkar. Çocuğa, istikrarlı bir yönelim geliştirmek yerine, içsel kıvılcımı araması öğretilir. Eğer kıvılcım sönüyorsa, yön değiştirmesi teşvik edilir. Böylece süreklilik değil, akışkanlık norm haline gelir.

Oysa karakter çoğu zaman değişmeyen bir yönelim üzerinden inşa edilir. Disiplin, tekrar ve sadakat olmadan derinlik oluşmaz. Ustalık, geçici heyecanların değil; uzun süreli emeğin ürünüdür. Sürekli yön değiştiren bir özne, deneyim biriktirebilir; fakat derinleşemez. Yüzeyde kalır, çünkü kök salmaz.

Bu noktada Byung-Chul Han’ın çağdaş performans toplumuna yönelik eleştirileri aydınlatıcıdır. Han’a göre geç modern birey, dış baskıdan çok içsel performans zorunluluğu altında yaşar. Artık “itaat eden özne” değil, “kendini optimize eden özne” vardır. Bu özne, sürekli kendini geliştirmek, güncellemek, yeniden konumlandırmak zorundadır. “Tutkunu bul” söylemi de bu özneyi besler. Çünkü tutku, üretkenliğin duygusal yakıtı haline getirilir.

Han’ın “başarı öznesi” kavramı burada belirleyicidir. Başarı öznesi, kendini projeler üzerinden tanımlar. Kimliği sabit bir yapı değil; tamamlanmamış bir performans alanıdır. Bu nedenle birey, kendisini sürekli yeniden kurmak zorundadır. Ancak bu sürekli yeniden kurma hali, uzun vadede ontolojik bir güvensizlik üretir. Kişi hiçbir zaman “olmuş” hissetmez; daima “olmakta”dır.

Sosyolojik olarak bu durum, geç modernitenin “akışkan kimlik” üretimiyle ilişkilidir. Kimlikler artık köklü aidiyetlerden değil; tercihlerden oluşur. Aidiyet yerine seçenek, sadakat yerine mobilite, istikrar yerine esneklik teşvik edilir. Bu kültürel atmosferde birey, kalıcı bir yön duygusu geliştirmekte zorlanır. Çünkü her karar, geri alınabilir bir tercih gibi sunulur.

Ancak insan psikolojisi, mutlak akışkanlığa dayanıklı değildir. Sürekli değişim, bir noktadan sonra yön kaybı üretir. Yön kaybı ise anlam krizine yol açar. Tutku arayışı, ironik biçimde tatminsizlik üretir. Çünkü tutku bir “duygu” olarak arandığında, sürekliliği garanti etmez. Duygular değişkendir; karakter ise istikrar gerektirir.

Han’ın “yorgunluk toplumu” tespiti de burada devreye girer. Sürekli kendi potansiyelini gerçekleştirme baskısı altında yaşayan birey, tükenir. “Tutkunu bul” çağrısı, bireyi özgürleştirmek yerine, başarısızlık duygusuyla baş başa bırakabilir. Eğer kişi tutkusunu bulamıyorsa, sorun sistemde değil; kendisindeymiş gibi hisseder. Böylece yapısal baskılar, bireysel yetersizlik duygusuna dönüşür. Bu noktada pedagojik bir tersyüz oluşur:

  • Çocuğa istikrar öğretmek yerine heyecan öğretilir.
  • Sebat yerine motivasyon yüceltilir.
  • Süreklilik yerine esneklik teşvik edilir.

Oysa motivasyon geçicidir; disiplin kalıcıdır. Heyecan başlatır; tekrar sürdürür. Tutku çoğu zaman başlangıçta değil, süreç içinde doğar. İnsan bir işe sadakatle devam ettikçe, o iş anlam kazanır. Anlam, keşfedilen değil; inşa edilen bir şeydir. Dolayısıyla “tutkunu bul” söylemi, bireyi özgürleştirmekten çok, performans toplumunun taleplerine uyumlu hale getirebilir. Sürekli değişen ilgi alanları, mobil kariyerler ve projeci kimlikler, ekonomik sistem için avantajlı olabilir; fakat bireyin ontolojik güvenliği açısından sorunludur.

Son tahlilde mesele tutkuyu reddetmek değildir. Mesele, tutkuyu romantize etmemektir. Tutku, sabit bir öz değil; uzun süreli emeğin yan ürünüdür. Karakter, akışkanlıktan değil; süreklilikten doğar. Ve belki de en önemlisi: Yön, her zaman içeriden keşfedilmez; çoğu zaman yürüdükçe oluşur.

(Not: Yazının devamı, bir sonraki haftaya)