Picture of Mümtaz Nizam
Mümtaz Nizam

Kitle ve Seçkinler

A+ A-

Toplumun çoğunluğu ve seçkin azınlığı arasındaki fark, kadim felsefede sıkça ele alınmış bir temadır. Platon, Devlet diyalogunda bilgi ve erdem bakımından aydınlanmış filozoflarla cahil kalabalıkların farkını vurgular. Ünlü “Mağara Alegorisi”nde, karanlık mağarada gölgeleri gerçek sanan tutsaklar (çoğunluk) ile dışarı çıkıp hakikati gören filozof (azınlık) karşılaştırılır. Platon’a göre mağaradan çıkan kişi gerçeği gördükten sonra geri dönüp halkı aydınlatmaya kalkarsa, bu halk onu dışlayacak, hatta şiddetle karşılık verecektir; zira kitleler kendi bildikleri yanılsamaları korumaya meyillidir. Nitekim alegoride, tutsaklar arasından kurtulan biri yeniden mağaraya inse, diğerleri onu “gözleri bozulmuş bir deli” sayarak öldürmeye bile kalkabilir. Bu, çoğunluğun cehaleti koruma eğilimini gösterir. Platon buradan hareketle halkın filozofların rehberliğine muhtaç olduğunu savunur: Ona göre kitleler, gerçek bilgi ve erdeme sahip filozof hükümdarlar tarafından yönlendirilmezse toplumsal düzen sağlanamaz. Platon’un “filozof kral” modeli, aslında etik ve entelektüel azınlığın yönetimde olup çoğunluğu terbiye etmesini öngörür. Bu modelde çoğunluğun çıkarına da olsa noble lie (soylu yalan) gibi kavramlarla, toplumu iyi yolda tutmak için gerçeklikleri basitleştirerek kitleye sunmak gerekebilir. Platon’un bu görüşleri, çoğunluğun kendi haline bırakıldığında yanılgıya ve kargaşaya düşeceği, ancak erdemli bir azınlığın rehberliğiyle ideal bir düzene kavuşabileceği fikrine dayanır.

Platon’un öğrencisi Aristoteles de insanların erdem kapasitesinde farklılıklar olduğunu belirtir. Aristoteles’e göre erdem (iyi karakter) gelişimi, herkes için kolay ulaşılır bir nokta değildir; disiplinli bir eğitim ve alışkanlık sürecini gerektirir. Nikomakhos’a Etik’te Aristoteles, “çoğu insan ancak zorunluluk karşısında, ceza korkusuyla yasaya uyar; soylu ve erdemli olana kendi içlerinden gelerek meyletmez” der. Özellikle gençlerin ve halk kitlesinin büyük kısmının, soyut erdem fikrini anlamaktan ziyade somut ödül-ceza ile yönlendirilebildiğini vurgular. Şöyle yazar: “Pek çok insan utanç duygusuna değil, ancak cezaya boyun eğer; kötü fiillerden özünde kötü oldukları için değil, cezadan korktukları için kaçınır… Onlar, erdemli ve gerçekten haz verici olan şeyin tadına hiç varmamışlardır“. Bu tespit, halkın genelde ahlakın yüksek ideallerini kavramaktan uzak olduğunu, dolayısıyla yasa koyucuların insanları erdeme sevk etmek için ceza ve ödül mekanizmalarını kullanmaları gerektiğini ima eder. Nitekim Aristoteles devamında “Çoğunluk, öğütle değil mecburiyetle; iyinin ne olduğuna dair akli gerekçelerle değil, cezayla terbiye olur. Bu yüzden bazılarına göre kanun koyucular, erdemli olana yönlendirmek için halka soyluluk (iyilik) fikrini aşılamaya çalışmalı; yine de dinlemeyen, tabi olmayan ‘aşağı tabiatlı’ çoğunluk için cezalar uygulanmalı; tamamen kötü ve ıslah olmaz olanlar ise sürülmelidir” diye belirtir. Bu yaklaşımda “ıslah olmaz kötüler” toplumsal azınlığı da değil, toplum dışı suçlu unsurları ifade ederken; “çoğunluğun en iyileri”, eğitim ve alışkanlık yoluyla zamanla erdeme ısınabilecek kişiler olarak görülür. Yine de Aristoteles, megalopsychos (yüce gönüllü büyük insan) dediği ideal erdem sahibinin nadir bulunduğunu, çoğunluğun ise daha düşük motivasyonlarla (haz, çıkar, onur gibi) hareket ettiğini belirtir. Kısaca klasik Yunan felsefesi, halk yığınlarının kendi başlarına ahlaki olgunluğa erişemeyeceği, onlara dışarıdan bir disiplin ve rehberlik gerektiği varsayımını taşır. Az sayıda bilge veya erdemli kişi ise bu rehberliği sağlayacak konumda görülür.

İlahi dinler tarihine baktığımızda da benzer bir avam-havas ayrımı görülebilir. Pek çok dini gelenekte, avam terimi genel halkı, havas ise seçkin, özel anlayış sahibi bireyleri tanımlar. Özellikle tasavvuf ve İslam felsefesi literatüründe bu kavramlar belirgin şekilde kullanılmıştır. Tasavvuf geleneğinde, avam genellikle dini şekil ve ritüellere takılı kalan, inanç ve ibadetlerini taklit yoluyla sürdüren kitleyi ifade eder. Havas ise dinin özüne vakıf, zahiri şekillerin ötesindeki manaya erişmeye çalışan, kalben arınmış seçkinlerdir. Örneğin Süfyan-ı Sevrî gibi sufiler, “Avamın dini merasimi taklitten ibarettir; onlar ibadetin şekilsel tarafına odaklanır, cennet ümidi ve cehennem korkusu ile motivasyon bulurlar. Havas ise ibadette niyet ve ihlası, nefis terbiyesiyle ahlaki kemale ulaşmayı hedefler” diyerek bu farkı dile getirirler.

Tasavvuf kaynaklarında, avam ile havasın psikolojisi ve motivasyonu ayrıntılı şekilde ayrılmıştır. Avam, “dinin şekil ve merasimlerinin ötesine geçemeyen, taklit düzeyinde inanç ve ibadet yapanlar” diye tanımlarken; havas ise “Allah’ı gerçek manada tanıyan, nefsini terbiye etmiş, kalbinden dünya sevgisini çıkarmış seçkin kullar” olarak nitelendirilir. Sûfîlere göre avamın din anlayışı zahirdeki helal-haram sınırlarına uymakla sınırlıdır; temel güdüleri de cennet arzusu veya cehennem korkusu gibi hislerdir. Avam, Kur’an’ın ve kainatın görünen yüzeyindeki anlamlarla yetinir; derin sırları müşahede ve keşf etmeye çalışmaz. Havas ise nefis tezkiyesi ve manevi deneyimle, akıl ve sezgi yoluyla daha deruni hakikatlere ulaşmaya çabalar.

Bu bağlamda İslam düşünürleri sıkça şu noktaya vurgu yapmıştır: Şeriatın zahiri hükümleri geneldir ve peygamberler dahil herkes bunlara uymak zorundadır. Yani dini yasalar kural olarak herkese eşit uygulanır. Ancak sufiler derler ki Hz. Peygamber’in (s.a.v) genel halka örnek olan zahiri tavırlarının yanı sıra, bir de sadece Allah ile arasında olan özel halleri vardı; ve bu özel manevi halleri, zahiri davranışlarından daha üstün ve derindir. Sufilere göre Allah Resulü, zahirde avama, batında (iç dünyasında) havasa örnekti. Bu anlayış, İslam’da da vahyin iki katmanlı algılanabileceğini düşündürür: Bir yanda herkes için geçerli genel kurallar (namaz, oruç, yasaklar vs.), öte yanda sadece derin tefekkür ve manevi tecrübe ile kavranacak incelikler. Nitekim tasavvuf tarihinde, avam ile havassın bilgi ve tecrübesinin zaman zaman birbiriyle çelişebildiği bile kabul edilmiştir. Bir rivayete göre büyük veli Zünnûn Mısrî, üç defa manevi sefer yapar ve her seferinde farklı düzeyde bilgilerle geri döner: “İlk getirdiğimi (avamın anlayabileceği bilgiyi) herkes kabul etti; ikincisini (havassın bilgisi) avam reddetti; üçüncüsünü (havassü’l-havass – en seçkinlerin bilgisi) ise iki kesim de reddetti.” Bu hikâye, halk kitlelerinin derin ezoterik bilgiyi kaldıramayacağını, hatta şiddetle karşı çıkacağını gösterir. Tarihte de bunun örnekleri vardır: Büyük sûfî Hallâc-ı Mansûr, “Enel Hak (Ben Hakk’ım)” gibi vecd halinde sarf ettiği sözler yüzünden avamın (ve zahir ulemasının) tepkisiyle idam edilmiştir; sufiler bunu halkın, havas bilgisine tahammül edememesi olarak açıklarlar. Yine Cüneyd-i Bağdadi gibi sufilerin bazı hakikatleri “kilitli kapılar ardında” talebelerine anlatması, avamın yanlış anlamaması için bir tedbirdi. Bu olaylar, çoğunluğun, anlamakta zorlandığı derin görüşler karşısında baskıcı hale gelebildiğini tarihsel olarak da doğrulamaktadır.

İslam filozofları da benzer şekilde, dinin farklı kitlelere farklı düzeyde hitap ettiğini savunmuştur. Farabi ve İbn Sina, insanların anlama kapasitelerinin farklı olduğunu, “zayıf ruhlu” diye niteledikleri avamın soyut hakikatleri kavramaktan aciz olduğunu ileri sürerler. İbn Sina, avamın nefislerini “ebleh (yeteneksiz, bön)” olarak tanımlar; kendi öz cevherine uygun hakikate iştiyak duymayan bu nefislerin yüksek felsefi-teolojik bilgiye ilgisi yoktur der. Bu nedenle filozoflara göre avam, dinin itikadi ve ameli talimatını delillere akıl süzgecine vurmadan, takliden kabul edenlerdir; havas ise inanç ve bilgiyi akli delillere dayandıranlar. Örneğin İbn Rüşd, Faslü’l-Makal eserinde, Kur’an’da farklı gruplara göre üç türlü hitap olduğunu söyler: Hitabet (retorik) yoluyla avama, cedel (diyalektik) yoluyla orta seviyeye, burhan (felsefi delil) yoluyla filozofik seçkinlere hitap vardır. Gazali de İhya’u Ulum’id-Din’de, topluma dini anlatırken herkesin kapasitesine göre konuşmak gerektiğini, “Her beldede kelam ilmiyle meşgul olacak bir âlim bulunsun, fakat halkın çoğu doğrudan kelam ilmine girerse imanı zarar görür” diyerek, derin teolojinin az sayıda kişi için olduğunu belirtir. Hatta Gazali, “Kelimullah ilimlerin en şereflisidir ama insanların pek azının ihtiyacı vardır” derken; halkın birinci derecedeki tevhid bilgisinin “Lâ ilâhe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) düzeyinde kaldığını, havasın ise “Lâ ilâhe illâ Hu” (O’ndan başkası yok) diyerek varlığın birliğini daha derin idrak ettiğini söyler. Bütün bu görüşler, dinin ve ahlakın iki farklı düzeyde anlaşılabileceğini gösterir: Genel kurallar ve semboller düzeyi (avam için) ve sembollerin ötesindeki anlam düzeyi (havas için).

Burada kritik bir nokta var: İslam geleneğinde resmi olarak “havas şeriattan muaf tutulur” gibi bir kural yoktur – bilakis peygamberler bile zahiri hükümlere uymakla mükelleftir. Ancak pratikte, veli veya arif diye anılan manevi olgunluğa erişmiş kişilerin, farz ibadetlerini bile herkesin anladığından çok farklı bir ruh haliyle ifa ettikleri, hatta kimilerinin cezbe halinde zahiri ibadetlerden bile istiğna etmiş gibi göründüğü anlatılır. Tasavvuf, genelde şeriata bağlı kalmayı vurgular; fakat maneviyat yolcusunun asıl gayesi şekil değil öze varmaktır. Bu yüzden “Şeriat, avam içindir; hakikat, havas içindir” gibi ifadeler sufiler arasında kullanılmıştır. Sünnî çizgideki mutasavvıflar, havassın, dinin hükümlerini en ince nüanslarına kadar yerine getirdiğini, fakat bunu basit korku-ümit nedeniyle değil aşk ve marifetullah duygusuyla yaptığını söylerler. Sûfî literatürde “Avam, helal-haram sınırında ruhsat (izin) arar; havas azimetle (yüksek standarda bağlılıkla) ibadet eder; havassü’l-havas ise dinin hükümlerini herkesin göremediği incelikleriyle idrak edip en kâmil biçimde uygular” denmiştir. Bu ifade, ahlaken ileri bireylerin kanunlara mekanik bir biçimde değil, ruhunu kavrayarak uyduğunu gösterir. Fakat toplumun geneli bu incelikleri bilmediğinden, bazen havas bilgisini yanlış anlayıp reddeder veya baskılar. Tasavvuf tarihindeki birçok anlaşmazlık (örneğin vahdet-i vücud tartışmaları), avam-havas ayrımının idrak seviyesinden kaynaklanmıştır.

İbn Haldun’a göre insanoğlu tabiatı gereği medenidir ama aynı zamanda bencildir; güçlü bir asabiyye (grup dayanışması) ve dinî motivasyon olmadan, toplumda düzeni sağlamak zordur. O, özellikle çöl bedevileri örneğinde der ki: “Araplar, otoriteye karşı en isyankâr kavimdir; zira kimseye boyun eğmek istemezler. Ancak din (şeriat) onları hizaya sokabilir; bir peygamber önderliğinde birleşmedikçe merkezi bir devlet kuramazlar.” Bu, dinin çoğunluk için disipline edici rolünü vurgular. İbn Haldun, devletlerin kuruluşunda dinin birleştirici ve ahlaki disiplin verici bir güç olduğunu, fakat lüks ve rehavet içinde zamanla bu ahlaki disiplinin gevşediğini anlatır. Ona göre erken dönemlerde hareketi sürükleyen inanç coşkusu (ki bu, kitleleri motive eden bir şeydir), sonraki kuşaklarda zayıflar; toplum çözülmeye, fitneye açık hale gelir. Bu çerçevede bakıldığında, İbn Haldun aslında geniş kitlelerin kontrol altına alınmazsa nasıl kaosa ve çöküşe yol açabileceğini söyler. Din ve kuvvetli bir liderlik (ki çoğu zaman karizmatik-ahlaki bir liderdir) olmazsa, çoğunluğun nefsani arzuları medeniyeti yıkabilir. İbn Haldun açıkça avam-havas diye ayırmamış olsa da, ümran teorisinde yöneten elit ile yönetilen halk ayrımı vardır. Yöneten elit başta genellikle daha disiplinli ve erdemli bir grup iken, zamanla onlar da dünyevileşerek halktan farksız hale gelip yozlaşırlar; bu da yeni, daha inançlı bir grubun gelip onları devirmesiyle sonuçlanır. Bu döngüde ahlaki ve kültürel üstünlüğü olan bir az grup, çoğunluğu düzene sokup medeniyet kurar; fakat sonra hem çoğunluk hem elit bozulur, toplum geriler.

Özetle, ister dini ister felsefi geleneklere bakalım, hemen hepsi çoğunluğun kendi haline bırakıldığında bencil eğilimlerine kapılacağını, bu yüzden bir dış otoriteye (filozof, peygamber, yasa) ihtiyaç duyduğunu kabul eder. Azınlık olan erdemli/entelektüel kesim ise ya yönetici rehber rolünde (Platon’un filozofları, peygamberler, alimler vs.) öne çıkarılmış, ya da kendi haline bırakılmayıp baskılanmıştır. Bir sonraki bölümde, modern dönemde bu konuda ne gibi tartışmalar yapıldığına bakacağız.