Kolay Değil Yazarlık, Manzarası Mezarlık
- Tarih:
Ortaokul ve liseyi mezarlıklar içerisinde bir baraka binada okudum. Mezarlık dedimse yoksul muhitlere özgü mezarlıktan bahsediyorum. 12 Eylül öncesi kaos ortamının ve ihtilal zamanlarının öğrencisiydim. Dersin tam ortasında mezarlığa bakan sınıfımızın önünden anarşik eylemlerde can veren insanların omuzlar üzerinde tabutları geçerdi. Biz hiçbir şey yokmuş gibi dersimize devam ederdik. Ölüm hiçbir zaman manşetlerden inmezdi. Beden Eğitimi derslerimizi mezarlık yolunda yapar servi ağaçlarının hüzünlü esintisini doya doya içimize çekerdik. İki sene içinde üç öğretmenimiz okul yolunda yaylım ateşe tutulup öldürülmüştü. Ölümü tanıdığımız kadar hayatı tanımıyorduk. Evet, İlkokulda gördüğümüz dersin adıydı “Hayat Bilgisi” fakat yoktu gördüğümüz şeyin hayatla bir ilgisi. Sınıfın arka sıra öğrencisi olarak çoğu derslerde burnumu pencerenin camına yapıştırıp uzun uzun mezar yazılarını okumaya çalışırdım. Öğretmenlerimden dersle ilgilenmeyip dışarıyı seyrettiğim için çok ikazlar almıştım. Halbuki benim baktığım yerden gördüğüm manzara sınıfta anlatılandan çok daha varlığımı bütüncül şekilde sarıp sarmalayan dersler içeriyordu. Ölümün müfredatı diriminkine galebe çalıyor gibiydi. Fakülteyi bari şöyle kampüsü dünyaya bakan bir yerde okuyayım derken ne gariptir ki fakülteli yıllarımı da Rum mezarlığına bakan Marmara İlahiyat Fakültesinde geçirdim. Mezarlıklar Hristiyan’dı ama fakülte kapısının dekanlık binasına açılan tarafında yer alan selvi ağaçları Müslümandılar. İlahiyat bahçesinde ne zaman dolaşmaya çıksam selvi ağaçlarının ölüm serinliğini hisseder oyalanmadan kantin kapısına yönelirdim.
Mezarlıklar hayatın temposunu yavaşlatan mekanlardır. Duvarına sürünerek geçtiğinizde yanı başınızdan bir mezarlık sakinin “Dur Yolcu!” uyarısına kulak tıkayamazsınız. Ezan sesi ve mezar sessizliği insanın dünyayı yaşama hızını yavaşlatıp keyfini bozar. Biri sesli diğeri sessiz uyarıcıdır. Kabirlerin sessizliği minarelerin sesinden çok daha etkilidir. Çünkü sessizlik hiç susmayan bir konuşma biçimidir. Bir şey ima ederler ama konuşmazlar. Konuşsalar mesele kalmayacak. Bu yüzden şehirlerin ortasında insana maruz kalan kabirler yaşayanların geçtiği yerlere bir tür ölü toprağı serpmiş gibi olurlar.
Hz. Muhammed (S.A.V)’in “Şu iki haris doymaz; Dünyayı isteyen, ilmi isteyen” sözünü bu cihette bir kez daha düşünmek gerekir. Dünya sevgisi ihtiras haline gelmiş kişi bu istek ve arzusunu köreltecek hiçbir şeye geçit vermek istemez. Onun için ölümü hep gündem dışına iter ve yaşamaktan ötesini düşünmez. Bunu hatırlatacak suret, işaret ve mesajlara da izin vermez. İlim talibi kişi de böyledir. İlmin sonsuz akışına kendini bırakır. İlim öğrenme serüveninde ölümün sahaya inmesi ihtiras derecesinde ilmin peşine düşen talebeyi endişelendirip rahatsız eder. Çünkü ölüm varsa ilim yarım kalacaktır. Ölüm gerçeği ilmi yavaşlatmasın diye atalarımız mümkün mertebe ilim yuvalarını mezarlık çevresine yakın yerlerde kurmamışlardır. İçten bir ses her an “Şu üç günlük dünyada ilim öğreneceksin de ne olacak?” diye ilme talip olanın aklını çelmeye çalışır.
Modern eğitim kurumları talebe (talip) değil öğrenci yetiştirdiğine göre okul binalarının penceresinin Zincirlikuyu ya da Karacaahmet Mezarlıklarına bakmasının fazlaca bir önemi olduğunu sanmıyorum. Zaten öğrencilerimiz ömürlük bir tecessüsle ilim öğrenmek için yola çıkmıyor artık. Pazardan alabileceğini alır gibi yoluna devam ediyor. Ne de olsa modernite, sanayi medeniyeti dünyayı kocaman bir pazar yerine dönüştürmüştür. “Diplomamı alır çıkarım, sonra keyfime bakarım” yaklaşımıyla sözüm ona kendine bir gelecek kurma peşinde gençlerimiz. Müktesebat değil sonuç önemli artık. Üstelik artık kent mezarlıklarının da insana tesir edecek metafizik ürpertisi kalmadı. Bir tür sükuta gark olmuş toplu konut manzarasını yansıtıyor şehrin mezarları. Mezarı bütün yalınlık ve ilkelliği ile ortaya çıkaran mezarlıkları ararsanız ancak köylerde bulursunuz. Kentlerin ölümü ve ölü evlerini görmezden gelen vareste insanına karşı köylerin ölüleriyle sırt sırta yaşayan mezarla nazarı birleştiren insanı hâlâ varlığını sürdürüyor. Geçenlerde basında bolca yer alan bir haber gençlerin mezar ve mezardakine bakış açısını ortaya koyması bakımından tam anlamıyla ibretlikti. KYK yurduna yerleşen bir genç kızımız kaldığı odanın karşısında mezarlık bulunduğunu görünce büyük şaşkınlık yaşayarak gözyaşlarına boğuluyor. “Ben burada nasıl yaşarım!” diye feveran ediyor. Halbuki hayat görüşü denilen şey ölümle dirimi birbiriyle uzlaştırma bilinci demektir. Modern eğitim sistemimiz hayat bilgisine yaptığı yatırımın onda birini ölüm bilgisine yapmış olsaydı bilinç düzeyi daha yüksek kuşaklar yetişmiş olurdu. Yahya Kemal’in dediği gibi “Biz ölüleri ile yaşayan bir millet” iken ne oldu da ölülerini öldüren ve sonra da onun gölgesinden korkan bir millet haline geldik.
Oysa insan kendi mezarını içinde, mezar taşını dışında taşıyan bir varlık olduğunu bilse idi hiç kendi gerçekliğinden kaçar mıydı? “Makber” şairi Abdülhak Hamit Tarhan’ın (1937 yılda vefat eden Abdülhak Hamit Zincirlikuyu Mezarlığının ilk misafiridir) Zincirlikuyu’daki mezar taşında yer alan kendisine ait şu beyit bizi kabir sanarak girdiğimiz çukurdan çıkarmaya yetiyor:
“Bu taş cebinime benzer ki aynı makberdir;
Dışı sükûn ile zahir, derunu mahşerdir”



