Picture of Haydar Barış Aybakır
Haydar Barış Aybakır

Kötü Bildiğimizle Niçin Yüzleşmeyelim?

A+ A-

Ankara’nın kendine has bir memur telaşı vardır, bilen bilir. Sabah ayazının da etkisi vardır o hızlı adımlarda elbet, oysa bu telaşlı ritm, çoğu zaman iş yapıyor görünme çabasıyla harmanlanmış, bilinçsiz bir ezberin tekrarına dayalıdır. Babadan oğula geçer, sonra bütün bir mahalleyi sarar. Ezcümle Ankaralıyım diyenin ruhuna kazınmış bir eylem pratiğidir bu. Gidecek acil bir yeri veya çözecek büyük bir meselesi olmasa da, o telaş kendini şehrin varoluş meşruiyeti haline getirmiştir. Bürokrasi kaynaklı herhalde ya da benim güzel dünyamın kendince iç sayıklamaları. Mekanın içinde yaşayan insanlara davranış kalıpları dayattığını iddia edenler de var tabi.

Yine böyle telaşlı kaldırımlarında Ankara’nın yürürken etrafı da izlemeyi ihmal etmiyordum. Seviyorum bu işi. Herkes bir yerlere yetişme çabasında, fakat adımların ritminde tuhaf bir ağırlık, gözlerde görünmez bir teslimiyet var. Otobüs durağına doğru yaklaşırken, sıraya pervasızca kaynak yapan, oradaki onca insanın hakkını gasp eden birine kimsenin ses çıkarmadığını fark ettim. Kimse dönüş bakmadı bile. Sadece yorgun bir omuz silkme, belirsiz bir iç çekiş. İtiraz yoktu, hazımsız bir kabulleniş.

O küçük, sıradan gibi görünen an, aslında bütün bir toplumsal ruh halimizin hülasası gibiydi. Neyi kabulleniyorduk böyle? Sadece duraklardaki sırayı değil, gündelik hayatta karşımıza çıkan nobranlıkları, ekranlardan evimize dolan arsızlıkları, iş hayatındaki haksızlıkları, liyakatsizlikleri, hatta dünyanın gözü önünde işlenen o büyük zulümleri bile kanıksadık. Bir diğer ifadeyse çağımızın o zehirli ve konfor dolu rasyonelliğine çoktan teslim olmuştuk. Kötü olanın sıradanlaşmasına verilen bu sessiz onayın, aslında içten içe kendi ruhumuzdan taviz kopardığını da fark edemedik. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyerek yanından geçip gittiğimiz, görmezden geldiğimiz, buğzetmediğimiz her kötülük, dönüp dolaşıp kendi haysiyetimizi suistimal ediyor.

Tam da bu kanıksama halinin ortasında aklıma İsmet Özel’in Üç Zor Mesele’deki o sarsıcı sorusu yakama yapıştı: “Sevgililerimizden, ümitlerimizden vazgeçersek kendimiz kendi gözümüzde nasıl varolabiliriz? Kötü bildiğimizle niçin çatışmayalım?”

A serene blend of misty mornings, vibrant sunsets, autumn hues, winding streams

Hakikaten, neden sesimizi çıkarmıyorduk aşklarımızın işgal edilişine?

Belki de sorunu, meseleyi salt yıkıcı, bağırıp çağıran, köprüleri atan bir çatışma olarak algılamamızda aramalıyız. Oysa medeniyet tasavvurumuzda bunun karşılığı daha vakur ve onarıcı bir eylem türü olarak yüzleşmek daha doğru olacaktır. Çatışmak çoğu zaman dışa dönül, yorucu ve insanı tüketen bir kavganın habercisi. Biraz da solcu alışkanlıkları, bizi hem kendimizden hem de birbirimizden ayıran. Yüzleşmek ise insanın kendi doğruluk zemininde, ayaklarını yere sağlam basarak haksızlığa bir ayna tutmasıdır. Kötülüğün gözünün içine cesaretle bakıp, vakarla hayır diyebilmektir.

İnsan, itiraz edebildiği ölçüde insandır. Ama neye? Her şeye de itiraz edilmez sonuçta. Küfre mi yoksa zulme mi? Dünya küfür ile ayakta durur da, zulüm ile durmazmış derler. Küfürle çatışılır, zulümle yüzleşilir o halde. İtirazımız bunadır, yoksa hem kendimizi hem de dünyamızı kaybederiz.

Ümidimizi yitirdiğimizde, yeryüzünde neyi sevebiliriz? Hiç düşündük mü? Sevmekten vazgeçtiğimizde, neyi koruyabiliriz? Kötü olduğunu adımız gibi bildiğimiz adaletsizliklerle, riyakarlıklarla yüzleşmekten kaçındıkça, aslında dışarıdaki bir nobranlığa karşı değil, doğrudan kendi mağlubiyetimize şahit oluyoruz. İçimize sindiremediğimiz yer tam da burası. Sessiz kaldığımız her an, akşam eve dönüp aynanın karşısına geçtiğimizde, kendimize duyduğumuz o sessiz saygıdan bir daha kopuyor, sessizler kervanına katılıyoruz.

Bugün de geçecek, bu günler de… Yarın olacak ve Ankara kaldırımlarının telaşesinde yürürken, belki bir başka durakta, sokakta veya çalıştığımız iş yerinde, o alışıkmış kötü ile yine karşılaşacağız. Boynumuzu bükül, dertsiz ve kedersizmiş gibi yanından geçip gitmek de elimizde, haysiyetini ortaya koyarak insanlıktan nasibi almış bir şekilde yüzleşerek o teslimiyet zincirini kırmak da. Unutmayalım ki kendi gözümüzde var kalmanın yegane yolu, o haklı yüzleşmeyi göze alabilmektir. Çünkü bir haksızlığa ses çıkarmak, sadece dışarıdaki dünyayı düzeltmek değil, her şeyden önce kendimize sahip çıkmaktır. Allah adildir, kaderimizi yaptığımız tercihlere göre mükafatlandırır, tercihler de duadan sayılır.