Koz Ver..!
- Tarih:
Tavana doğru ağır ağır yükselen sigara dumanı, dumandan sararmış ampulün ışığı, masaların etrafında kümelenmiş insanlar, ellerinde ince belli çaylar, sigarasını içenlerin düşünceli ve derin bakışlarının altındaki düşündürücü yaşanmışlıklar, okey taşlarının ince tınılı sesleri arasında yükselen uğultulu “bitme çifte gidiyorum” , “Okeey” , “buraya iki çay” bağırışları, eski sandalyeler ve üzerinde oturan Anadolum insanı…
İşte tam o anda, çay kaşığının cam bardağa değen ince sesiyle birlikte o soru düştü masaya; sıradan ama; beynimi kurcalayıcı bir soru…
—Yazılarını okuyorum, kimden ve neyden bahsediyorsun anlamıyorum, seni anlamış ve çözmüş değilim, ne yapmak istiyorsun? , hem sen gazeteci misin ki köşe yazıyorsun? Koz ver..!
Sesinde bir merak değil, daha çok alışılmışın dışında mesafeli kuşku…
— Teşekkür ederim, dedim usulca. Ben kimseyi yazmıyorum aslında… İnsan dediğimiz o büyük ve karmaşık hikâyenin küçük bir parçasını anlatmaya çalışıyorum. Ne bir iddiam var ne de bir beklentim. İçimden geldiği gibi… Olduğu kadar, olabildiği kadar… Yazmak için bir sıfata ihtiyaç yok. Düşünen her insan, hisseden her insan yazabilir. Yeter ki kalemi, kalbinin gerisinde kalmasın. Bu arada gazeteci değilim. Köşe yazmak için gazeteci olmaya gerek yok.
Elindeki kâğıtları karıştırdı. Göz ucuyla bana baktı.

—Olur mu be kardeşim, yanlış düşünüyorsun. Gazeteci olmadan köşe yazarlığı mı olurmuş. Boş yapma bana… Bunun okulu var… Eğitimi var… Alt yapısı var… Geçmişi var… Tecrübesi var… Hem öyle kafana göre yazı yazamazsın… Bir yere yaslanacaksın… Birileri seni taşıyacak… Yoksa yazdığın yazı rüzgârda savrulur gider… Koz ver..!
Gülümsedim. Kahvenin loşluğu içinde sözler daha ağır, daha derin düşüyordu beynime.
—Belki de mesele tam olarak bu. Birilerine yaslanmadan yazabilmek… Birilerinin değil, vicdanın tarafında durabilmek… İşte o zaman kalemin değeri, arkasındaki güçle değil, önündeki hakikatle çıkar meydana.
—Vicdan micdan hikâye kardeşim… Bu işler öyle yürümüyor… Hakikat dediğin şey de herkesin dilinde… Ama kimse tek başına konuşamaz bu memlekette… Siyasetsiz olmaz bu işler… Gücün yoksa sesin de yoktur…Koz ver..!
—Eğer bir yazı sadece güce yaslanınca değer kazanıyorsa ki zannetmiyorum, o yazı zaten yazı değildir, araçtır. Ben ise araç olmak istemiyorum. Gürültü yapmak, bağırmak, taraf tutmak, yapay ilgi ve alakadarlık görmek gibi geçici hevesler değil derdim. Derdim insan. Duyulmasa da o insanı işleyebilmek ve anlatabilmek.
—Bak yine başladın felsefeye… Millet ekmek derdinde, sen çıkmış “insanı anlatıyorum,” diyorsun… kim okuyacak o zaman seni ? Koz ver..!
—Ekmek derdi dediğin şey de insanın derdi zaten. Hem de derdin taa kendisi. Açlık da onun, adalet arayışı da… haksızlığa uğrayan da o, susan da o… ben sadece o’na aynayı tutuyorum… İşte bak dediğime geldin.
—Herkes anlatıyor… Değişen ne… Koz ver..!
—Belki hiçbir şey değişmez. Ama susarsak değil konuşarak, yazarak, anlatarak her şeyin hem de her şeyin değişeceği kesin. Aksi halde herkes kendi karanlığını hakikat sanacak.
Masada bir anlık sessizlik oldu. Elindeki kâğıtlara baktı, baktı… sonra bana…
—Yani diyorsun ki, boşuna yazmıyorsun… Koz ver..!
Gülümsedim.
—Belki de en çok kendime karşı sorumluluğum bu, Susmamak.
Yüzünde yarım kalmış bir anlayış, yarım kalmış bir itiraz ile.
—Yine de tam anlamıyorum seni… Koz ver..!
Gözlerimi dumanın tavana doğru yükselişine çevirdim.
—Anlaşılmak için değil… Anlatmak için yazıyorum.
Tam o anda masaya sertçe vurdu:
—Vay anasını…. BATTIK…..
Kahve yine kendi gürültüsüne döndü. Sigara dumanları tavana doğru yükselmeye devam etti.
Ve ben…



