Picture of M. Nurullah Işık
M. Nurullah Işık

Liberalizmin Krizi Ve Yeniden İnşası I: Liberalizm Neden Artık İkna Edemiyor?

A+ A-

Donald Trump’ın 2024 seçimlerini kazanmasının üzerinden neredeyse iki yıl geçti. Bu süre içerisinde Trump’ın ne yaptığı, Cumhuriyetçi Parti’yi nasıl dönüştürdüğü ve Amerikan muhafazakârlığının hangi çelişkilerle karşı karşıya kaldığı üzerine bu sütunda pek çok kez yazdım. Fakat haklı olarak bazı okuyucularım zaman zaman başka bir soru yöneltiyor: Peki Trump’ın karşısındaki siyasi dünya neden kaybetti?

Aslında bu sorunun arkasında daha geniş bir beklenti de var. Cumhuriyetçi sağın, Trumpizmin ve Amerikan muhafazakârlığının açmazlarını bu kadar sık ele alıyorsam, liberalizmin ve liberal merkezin içine düştüğü krizi de aynı ciddiyetle tartışmam gerektiğini söyleyen okuyucular oldu. Başka bir ifadeyle, eleştirinin yalnız sağa yönelmesi yeterli değildi; liberalizmin neden giderek daha fazla insanı ikna etmekte zorlandığını da sormak gerekiyordu.

Daron Acemoğlu’nun kısa süre önce yayımlanan What Happened to Liberal Democracy? Remaking a Politics of Shared Prosperity adlı kitabının tam bu dönemde tartışılmaya başlanması, bu eleştirilere daha esaslı bir cevap verme gereğini bana yeniden hatırlattı. Acemoğlu liberal demokrasinin tarihsel başarısını ortak refah, demokratik yönetişim ve bilginin özgürce gelişmesi gibi vaatlerle ilişkilendiriyor; bugünkü krizini ise bu vaatlerle geniş toplum kesimleri arasındaki bağın zayıflaması üzerinden okuyor.

Fakat önce kavramı sınırlandırmak gerekiyor. Bu yazıda “liberalizm” derken tek bir parti programını veya yalnız ekonomik serbest piyasacılığı kastetmiyorum. Bireysel hakları, hukukun üstünlüğünü, çoğulculuğu, temsilî demokrasiyi ve siyasi iktidarın sınırlandırılmasını merkeze alan; Batı’da merkez-sol ve merkez-sağın farklı biçimlerde paylaştığı liberal-demokratik düzeni kastediyorum.

Bu nedenle serinin amacı Trump’ın neden kazandığını açıklamak da değil. Tek bir Amerikan seçiminden bütün bir düşünce geleneğinin başarısı veya başarısızlığı hakkında hüküm vermek mümkün değildir.

Trump’ın 2024 zaferi benim için daha geniş bir soruya açılan kapıdır:

Bir dönem ilerleme, özgürlük ve refahla özdeşleşen liberal siyaset neden bugün geniş toplum kesimleriyle bağ kurmakta zorlanıyor?

Liberalizmin Vaadi Yalnız Özgürlük Değildi

Liberal demokrasinin 20. yüzyıldaki toplumsal gücü yalnız insanlara hukuki haklar vermesinden kaynaklanmadı. Aynı zamanda sıradan insana bir gelecek hikâyesi sundu.  Çalışırsanız ilerleyebilirdiniz. Çocuklarınız sizden daha iyi yaşayabilirdi. Devlet keyfî biçimde hayatınıza müdahale edemezdi. Siyasi iktidarı değiştirmek için devrim yapmak zorunda değildiniz; sandığa gidebilirdiniz. Farklı bir dine, kimliğe veya hayat tarzına sahip olmanız sizi siyasi toplumun dışına itmemeliydi.

Yani liberal demokrasi yalnız özgürlük vaat etmiyordu. Özgürlüğü refah, ilerleme, siyasi söz hakkı ve toplumsal aidiyetle birlikte sunuyordu.

Burada önemli bir tarihsel nüans var. Savaş sonrası Batı’daki bu başarıyı yalnız “liberalizm kazandı” şeklinde okumak doğru olmaz. Güçlü sendikalar, sosyal devlet, yüksek büyüme, sanayileşme ve dönemin özgül uluslararası ekonomik düzeni de bu toplumsal uzlaşının parçalarıydı. Acemoğlu’nun vurgusu da zaten liberal demokrasinin belirli bir politik-ekonomik düzen içerisinde geniş toplum kesimlerine refah ve siyasi güç sağlayabildiği ölçüde güçlendiği yönünde.

Dolayısıyla asıl soru belki de şudur:

Liberalizmin kendisi mi başarılıydı, yoksa liberal demokrasi ile paylaşılan refahı mümkün kılan belirli bir toplumsal düzenin birleşimi mi?

Bu soru bugünkü krizin merkezine götürüyor.

Birinci Kırılma: Geleceğe Duyulan Güven

Amerikan rüyasının en güçlü vaatlerinden biri çocukların anne babalarından daha iyi yaşayacağı düşüncesiydi. Raj Chetty ve çalışma arkadaşlarının uzun dönemli araştırmasına göre, 1940 doğumlu Amerikalı çocukların yaklaşık yüzde 90’ı yetişkin olduklarında ebeveynlerinden daha fazla kazanırken, 1980’lerde doğanlarda bu oran yaklaşık yüzde 50’ye geriledi. Araştırma, düşüşün önemli bölümünü büyümenin daha eşitsiz paylaşılmasıyla ilişkilendiriyor.

Konut meselesi de bu duyguyu somutlaştırıyor. Harvard Joint Center for Housing Studies’in verilerine göre 2024’te medyan tek ailelik ev fiyatı medyan hane gelirinin yaklaşık beş katına ulaştı; 1990’larda bu oran yaklaşık 3,2 idi. Aynı yıl Amerikan hanelerinin üçte biri gelirlerinin yüzde 30’undan fazlasını konuta harcıyordu.

Bu nedenle mesele yalnız büyüme rakamları değildir. Bir ekonomi büyüyebilir, işsizlik düşük olabilir ve finansal piyasalar başarılı olabilir; ama bütün bunlar sıradan insan için barınma, ekonomik güvenlik ve sosyal hareketliliğe dönüşmüyorsa makroekonomik başarı ile toplumsal deneyim arasında mesafe oluşur.

Vatandaş ekonomiyi yalnız gayrisafi yurtiçi hasılayla değerlendirmez. Kirasını, sağlık masrafını, yaptığı işin geleceğini ve çocuğunun kendisinden daha iyi yaşayıp yaşayamayacağını düşünür. Liberalizmin ilk ikna problemi tam burada ortaya çıkıyor: İnsanlara hâlâ inandırıcı bir gelecek vaat edebiliyor mu?

İkinci Kırılma: Oy Vermek ile Söz Sahibi Olmak

Liberal demokrasinin ikinci vaadi, insanların kendilerini yöneten düzen üzerinde söz sahibi olmalarıydı.

Modern devlet büyüdükçe karar alma süreçlerinin uzmanların, merkez bankalarının, mahkemelerin, düzenleyici kurumların ve profesyonel bürokrasilerin alanına dönüşmesi kaçınılmaz ölçüde arttı. Bunların önemli bir bölümü modern demokrasinin çalışması için gereklidir; her teknik meselenin halk oylamasıyla belirlenmesi ne mümkün ne de arzu edilir.

Ancak burada iki farklı iddiayı birbirinden ayırmak gerekir. Vatandaşların geçmişe kıyasla gerçekten daha az siyasi güce sahip olduğunu söylemek başka bir şeydir; siyasi kararların kendilerinden uzaklaştığını hissettiklerini söylemek başka.

İkincisi konusunda elimizde daha güçlü işaretler var. Gallup’un Temmuz 2026 araştırmasında Amerikalıların 14 temel kuruma duyduğu ortalama güven yüzde 27’de kaldı; bu oran kurumlara güvenin ölçüldüğü dönemin en düşük seviyelerine yakın. Üstelik güven giderek hangi partinin iktidarda olduğuna göre değişiyor.

Bu veriler tek başına vatandaşın siyasi gücünün azaldığını kanıtlamaz. Fakat demokratik aidiyetin zayıfladığına dair ciddi bir işarettir. Geçmişte vatandaş ile devlet arasındaki mesafeyi azaltan sendikalar, yerel siyasi örgütler ve çeşitli ara kurumlar da önemliydi. İnsanlar buralarda yalnız talepte bulunmaz; örgütlenir, müzakere eder, lider seçer ve birlikte güç kullanırdı.

İnsanlar yalnız iyi yönetilmek istemezler.

Yönetimin bir parçası olduklarını da hissetmek isterler.

Liberalizmin ikinci sorusu bu nedenle yalnız “seçimler serbest mi?” değildir.

Vatandaş kendisini siyasi düzenin gerçek öznesi olarak görüyor mu?

Üçüncü Kırılma: Çoğulculuk ve Kültürel Sınıf

Liberalizmin belki de en değerli fikirlerinden biri, insanların iyi hayatın ne olduğu konusunda anlaşmadan da aynı siyasi toplum içinde yaşayabilmesidir.

Dindar ile seküler, muhafazakâr ile progresif veya birbirinden tamamen farklı aile anlayışlarına sahip insanlar aynı haklara sahip olabilir. Liberalizmin görevi hepsini aynı dünya görüşüne taşımak değil, birbirlerinin hâkimiyetinden korumaktır.

Fakat özellikle post-endüstriyel Batı’da eğitimli, şehirli ve profesyonel kesimlerin hem ekonomik hem de kültürel ağırlığı arttı. Acemoğlu da yeni kitabında üniversite eğitimli elitlerin bir bölümünün toplumun geri kalanından ayrışmasını ve kitlesel kültürün normlarını biçimlendirmede daha etkili hâle gelmesini liberalizmin krizinin parçalarından biri olarak değerlendiriyor.

Bu mekanizmayı yalnız “yanlış kelimeler kullanılıyor” şeklinde anlamamak gerekir. Üniversite eğitimi, meslek, yaşanılan coğrafya ve sosyal çevre giderek birbirini tamamlayan kültürel dünyalar yaratabiliyor. Aynı diploma, yalnız daha yüksek gelir ihtimaline değil; belirli medya alışkanlıklarına, sosyal ağlara ve kamusal kurumlara daha fazla erişime de eşlik edebiliyor.

Burada mesele kadınların, azınlıkların veya LGBT bireylerin haklarının savunulması değildir. Bunlar liberal demokrasinin gerçek kazanımlarıdır.

Asıl soru başka:

Liberalizm farklı hayat tarzlarının birlikte yaşayabildiği bir düzen olmaktan çıkıp belirli bir hayat tarzını ilerlemenin normu olarak görmeye mi başladı?

Bu soru serinin ikinci yazısının merkezinde olacak.

Asıl Kriz Bir Bağ Krizi

Refah, söz hakkı ve çoğulculuk birbirinden tamamen bağımsız meseleler değil.

Ekonomik olarak güvencesiz hisseden, siyasi kararların kendisinden uzakta alındığını düşünen ve kültürel değerlerinin de küçümsendiğine inanan bir insana yalnız “kurumlarımızı korumamız gerekiyor” demek yeterli olmayabilir.

Kurumlar önemsiz olduğu için değil. Kurumların yaşayabilmek için toplumsal meşruiyete ihtiyaç duyduğu için.

Bu yüzden yazının temel tezini şöyle ifade ediyorum: Liberalizmin problemi değerlerinin yanlış olması değil; bu değerlerle sıradan insanların maddi çıkarları, siyasi söz hakkı ve toplumsal haysiyeti arasında eskiden kurabildiği bağı artık kurmakta zorlanmasıdır.

2024 Amerika’sı Bize Ne Gösteriyor?

Trump’ın 2024 zaferini de ancak bu çerçeveden sonra değerlendirmek anlamlıdır.

Trump’ın seçim kazanması liberalizmin başarısızlığının kanıtı değildir. Demokrat Parti de liberalizmin kendisi değildir. 2024 seçimi yalnızca yukarıdaki bazı toplumsal kırılmaların Amerikan siyasetinde nasıl göründüğüne ilişkin bir vaka sunuyor.

Pew’in doğrulanmış seçmen analizine göre dört yıllık üniversite diplomasına sahip seçmenler Harris’i 16 puan farkla desteklerken, üniversite diploması olmayanlar Trump’ı 14 puan farkla destekledi. Trump’ın seçmenlerinin yüzde 67’si dört yıllık üniversite diplomasına sahip değildi.

Ama burada önemli bir uyarı gerekiyor. Eğitim, sınıfın kendisi değildir. Gelir, meslek, coğrafya, yaş, ırk ve kültürel tutumlarla iç içe geçmiş bir değişkendir. Nitekim Pew verilerinde eğitim farkı beyaz ve Hispanik seçmenlerde belirgin iken siyah seçmenlerde aynı örüntü görülmüyor.

Dolayısıyla “işçi sınıfı liberalizmi terk etti” gibi kaba bir sonuç çıkarmak doğru olmaz.

Daha sınırlı sonuç şudur: Eğitim giderek Amerikan siyasetinin önemli kültürel ve siyasi fay hatlarından biri hâline geliyor.

Trump’ın bunu tek başına yarattığını da söylemek mümkün değil. Ekonomi, göç, kültürel meseleler, partizan sadakat ve aday tercihleri seçmen davranışını birlikte etkiledi.

Trump’ın yaptığı, bunların önemli bir bölümünü basit bir siyasi anlatıda birleştirmek oldu: Washington sizi unuttu; sistem sizin için çalışmıyor; elitler sizin hayatınızı anlamıyor.

Bu anlatının her unsuru ampirik olarak doğru olmayabilir. Fakat siyasi olarak karşılık bulması, liberal merkezin kendi alternatif gelecek hikâyesini neden aynı güçle anlatamadığı sorusunu ortadan kaldırmıyor.

Liberalizmin Kaybettiği Şey Belki de Hikâyesidir

Burada başlangıçtaki soruya dönüyoruz.

Liberalizm neden artık ikna edemiyor?

Belki çünkü bir zamanlar sunduğu hikâyeyi artık aynı güçle anlatamıyor.

Özgür olacaksın.

Çalışırsan ilerleyebileceksin.

Çocukların senden daha iyi yaşayabilecek.

Devlet seni keyfî biçimde yönetemeyecek.

Farklı olsan da aynı siyasi toplumun eşit üyesi olacaksın.

Ve siyasi sistemde sesinin bir karşılığı olacak.

Bugün bu vaatlerin hiçbirinin tamamen ortadan kalktığını söylemek doğru olmaz. Fakat her biri daha fazla tartışılıyor.

Bu nedenle liberalizmin krizi yalnız seçim kaybetme krizi değildir.

İnsanlara geleceğin neden ve nasıl daha iyi olacağını anlatamama krizidir.

Acemoğlu’nun yeni kitabının bu tartışmaya katkısı da burada önem kazanıyor. O, liberalizmi terk etmek yerine ortak refahı, demokratik katılımı ve farklı değerlerle yaşayabilecek daha geniş bir toplumsal koalisyonu yeniden kurmayı öneriyor. Buna “working-class liberalism” adını veriyor.

Benim bu ilk yazının sonunda vardığım sonuç ise daha genel:

Liberalizmin problemi insanlara özgürlük vaat etmesi değildir. Özgürlük ile refah, haysiyet, aidiyet ve siyasi söz hakkı arasındaki bağın zayıflamasıdır.

Serinin ikinci yazısında bu kopuşun daha zor tarafına bakacağım:

Liberalizm nasıl oldu da özgürleşmenin evrensel dili olmaktan çıkıp, geniş toplum kesimlerinin gözünde giderek eğitimli, şehirli ve profesyonel bir sınıfın kültürel dili gibi görünmeye başladı?

Çünkü liberalizmin bugünkü krizi yalnız ekonomik değildir.

Aynı zamanda bir sınıf, kültür, aidiyet ve haysiyet krizidir.