Liberalizmin Krizi Ve Yeniden İnşasi II: Özgürlükten Elitizme Mi?
- Tarih:
Bu serinin ilk yazısında liberalizmin neden geniş toplum kesimlerini eskisi kadar ikna edemediğini tartışmıştım. Vardığım temel sonuç şuydu: Liberalizmin problemi değerlerinin yanlış olması değil; bu değerlerle sıradan insanların maddi çıkarları, siyasi söz hakkı ve toplumsal haysiyeti arasında eskiden kurabildiği bağı artık kurmakta zorlanmasıdır.
İkinci yazıda bu kopuşun daha sosyolojik tarafına bakmak istiyorum. Özgürlüğü, eşit yurttaşlığı ve hukukun üstünlüğünü savunan bir düşünce geleneği nasıl oldu da geniş toplum kesimlerinin gözünde zaman zaman üniversite mezunu, büyük şehirli ve profesyonel bir sınıfın dünya görüşü gibi algılanmaya başladı? Neden elitlerin bir dünya görüsü gibi algılanmaya başlandı?
Burada “elitler” derken yalnız kibirli bir üsluptan veya bazı insanların yukarıdan konuşmasından söz etmiyorum. Daha yapısal bir şey kastediyorum: ekonomik avantajın, kültürel statünün ve kurumsal etkinin giderek aynı toplumsal kesimlerde toplanması. Böyle bir yapı ortaya çıktığında mesele yalnız kimin daha fazla kazandığı değildir; hangi hayatın başarılı, hangi bilginin değerli ve hangi sesin ciddiye alınmaya layık olduğuna ilişkin ölçüler de dar bir çevrede oluşmaya başlar.
Bence liberalizmin bugünkü elitizm problemi tam burada yatıyor. Liberalizm eşit haysiyeti savunurken, zamanla ekonomik başarı, eğitim, kültürel prestij ve kurumsal etkinin aynı toplumsal kesimlerde yoğunlaştığı bir düzenle özdeşleşti. Bunun sonucunda özgürlüğün evrensel dili, bazı insanların gözünde belirli bir sınıfın hayat tarzı gibi görünmeye başladı.

Amerikan siyasetindeki eğitim ayrımı bunun tek başına kanıtı değildir; fakat önemli bir göstergedir. 2024 seçiminde dört yıllık üniversite mezunları Kamala Harris’i, üniversite diploması olmayan seçmenler ise Donald Trump’ı çift haneli farklarla destekledi. Ancak burada dikkatli olmak gerekiyor: eğitim sınıfın kendisi değildir; gelir, meslek, yaş, coğrafya ve kültürel tutumlarla iç içe geçmiş bir göstergedir.
Yine de eğitim artık yalnız meslek veya gelir düzeyine ilişkin bir değişken olmaktan çıkıyor. Giderek kültürel kimliğin, sosyal çevrenin ve siyasi aidiyetin de işaretlerinden birine dönüşüyor. Bu yüzden “üniversite mezunu–üniversite mezunu olmayan” ayrımı bize yalnız ekonomik değil, statü ve hayat tarzı üzerinden şekillenen daha derin bir toplumsal fay hattı hakkında da ipucu veriyor.
Meritokrasi: Eşitliğin Vaadinden Yeni Bir Hiyerarşiye
Bu dönüşümü anlamak için Michael Sandel’in meritokrasi eleştirisi iyi bir başlangıç noktası sunuyor. Meritokrasi ilk bakışta son derece adil bir fikir üzerine kurulu: İnsanların toplumdaki yerini ailelerinin kim olduğu değil, yetenekleri ve çalışmaları belirlesin.
Bu, aristokratik toplumlara kıyasla büyük bir ilerlemedir. Fakat Sandel’in dikkat çektiği sorun, meritokratik düzenin zamanla başarı ve başarısızlığı ahlaki kategorilere dönüştürmesidir. Kazananlar başarılarını yalnız kendi yeteneklerinin ve çalışmalarının sonucu olarak görmeye başladığında, geride kalanların da bulundukları yeri bir anlamda hak ettiği düşüncesi kolaylıkla ortaya çıkar. Böylece ekonomik eşitsizliğe başka bir eşitsizlik daha eklenir: itibar eşitsizliği.
İşini kaybeden fabrika işçisine “yeni beceriler öğrenmeliydin”, ekonomik olarak gerileyen bölgeye “yeni ekonomiye uyum sağlamalıydınız”, üniversiteye gitmeyen gence ise “daha iyi eğitim almalıydın” demek bazı durumlarda teknik açıdan mantıklı olabilir. Fakat bu dilin toplumsal karşılığı çoğu zaman şudur: Başarılı olanların hayatı doğru tercihlerden, geride kalanların hayatı ise yanlış tercihlerden oluşmuştur.
İnsanlar yalnız gelirlerinin azalmasına değil, kendilerine toplumdaki değerlerinin azaldığının hissettirilmesine de tepki gösterirler. Sandel’in önemli katkısı tam burada ortaya çıkıyor. Ekonomik eşitsizlik yalnız paranın nasıl bölüşüldüğü meselesi değildir; toplumun kime saygı duyduğu, hangi işi değerli kabul ettiği ve kimin sesini ciddiye aldığı meselesidir.
“Üniversiteye Git” Bir Toplum Tasavvuru Olabilir mi?
Batı siyasetinin küreselleşme ve teknolojik dönüşüme verdiği temel cevaplardan biri uzun süre eğitim oldu. Bazı işler ortadan kalkıyorsa insanlar daha fazla eğitim alsın; üniversiteye gidip yeni ekonominin sunduğu fırsatlardan yararlansınlar.
Birey açısından bu tavsiye çoğu zaman doğrudur. Fakat bir toplum için tek başına siyasi program olamaz. Çünkü her toplumun elektrikçilere, teknisyenlere, kamyon şoförlerine, inşaat işçilerine, bakım çalışanlarına, çiftçilere ve üniversite diploması gerektirmeyen yüzlerce mesleğe ihtiyacı vardır.
Mesele bu insanları bulundukları yerden çıkarıp profesyonel sınıfa taşımak değildir. Bulundukları yerde onurlu, güvenli ve toplumsal olarak değer verilen bir hayat kurabilmeleridir.
Sosyal hareketlilik yalnız “yukarı çıkmak” şeklinde tanımlandığında başka bir mesaj da üretilir. Başarı; doğduğun şehirden ayrılmak, üniversiteye gitmek, büyük bir metropole taşınmak ve profesyonel sınıfa katılmak demektir. Böyle bir modelde geride kalanlar yalnız ekonomik olarak değil, sembolik olarak da geride kalmış olur.
Belki liberalizmin meritokratik düzenle kurduğu en sorunlu ilişki burada yatıyor. Liberalizm insanın doğduğu konum tarafından belirlenmemesini savunurken haklıydı; fakat zamanla toplumsal değeri belirleyen yeni bir hiyerarşinin oluşmasına yeterince dikkat etmedi.
Özgürleşmek ile Köksüzleşmek Aynı Şey mi?
Patrick Deneen’in liberalizme yönelttiği eleştiri bu noktada daha radikal bir soruya geçiyor. Deneen’e göre sorun liberalizmin kötü uygulanması değil; bireysel özerkliği temel siyasi değer hâline getiren liberal düşüncenin zamanla aile, din, yerel topluluk ve gelenek gibi bağları zayıflatmasıdır.
Benim Deneen’den ayrıldığım yer önemli. Liberalizmin bireyi ailesinin, cemaatinin veya geleneksel otoritenin zorunlu tercihleri karşısında koruması tarihsel bir kazanımdır. Bir insanın hangi dine inanacağına, kiminle evleneceğine veya nasıl yaşayacağına kendi karar verebilmesi korunması gereken bir özgürlüktür. Dolayısıyla çözüm bireyi yeniden geleneksel otoritelerin hâkimiyetine teslim etmek olamaz.
Fakat Deneen’in sorduğu daha dar soru yine de ciddiye alınmaya değer: İnsanı baskıcı bağlardan kurtarırken, ona aidiyet sağlayan bağların değerini de gözden mi kaçırdık?
İnsan yalnız tercih yapan bağımsız bir birey değildir. Aynı zamanda bir ailenin üyesi, bir mahallenin sakini, kimi zaman bir dini cemaatin mensubu, bir işyerinin çalışanı ve kendisinden önce başlamış toplumsal hikâyelerin parçasıdır. Liberalizmin görevi bu bağları yok etmek değil; onların içindeki bireyi koruyarak yaşamasına imkân vermek olmalıdır.

Çoğulculuktan Ahlaki Kesinliğe
Francis Fukuyama’nın liberalizme içeriden yönelttiği eleştiri ise başka bir probleme dikkat çekiyor. Fukuyama, liberal ilkelerin son birkaç on yılda hem sağ hem de sol tarafından uç noktalara taşındığını savunuyor: ekonomik sağ bireysel özgürlüğü piyasanın neredeyse mutlak üstünlüğüne kadar genişletirken, progresif siyasetin bazı biçimleri evrensel yurttaşlık yerine grup kimliklerini siyasi hayatın merkezine yerleştirdi.
Burada önemli bir denge kurmak gerekiyor. Irkçılık, kadınlara yönelik ayrımcılık veya farklı azınlıkların dışlanması hayali problemler değildi. Liberal demokrasinin önemli tarihsel başarılarından biri, kâğıt üzerinde var olan hakların daha önce bunlardan tam anlamıyla yararlanamayan gruplara genişletilmesidir.
Fakat liberalizmin gücü yalnız hangi görüşün doğru olduğunu söylemesinden gelmez. Asıl gücü, doğru konusunda anlaşamayan insanların aynı siyasi düzen içerisinde barış içinde yaşayabilmesini mümkün kılmasından gelir.
Erken modern Avrupa’daki din savaşları ve mezhep çatışmaları, liberal hoşgörü düşüncesini şekillendiren önemli tarihsel tecrübelerden biriydi. Bu tecrübelerden çıkan temel fikir, herkesin aynı inanca veya aynı iyi hayat anlayışına sahip olması gerektiği değil; devletin ve çoğunluğun insanların vicdanlarına müdahale edebileceği alanın sınırlandırılmasıydı.
Bugünün bazı kamusal ve kültürel tartışmalarında ise siyasi farklılığın giderek kişinin ahlaki karakteri hakkında hükme dönüşmesi riski var. Bir görüşün yalnız yanlış değil, onu savunan kişinin de ahlaken şüpheli olduğunun varsayılması, liberalizmin hoşgörü geleneğini daraltabilir.
Mesele farklı kimliklerin görünür olması değildir. Mesele siyasetin farklı kimlikler arasında ortak bir “biz” üretme kabiliyetini kaybedip kaybetmediğidir.
Bir insanın siyasi kimliği dini, etnik, sınıfsal, mesleki, kültürel ve ideolojik aidiyetlerin birçok bileşiminden oluşabilir. Demokratik siyasetin mahareti bunlardan yalnız birini insanın bütünü hâline getirmek değil; farklılıkların üzerinde ortak bir vatandaşlık zemini kurabilmektir.
Elitizm Yalnız Kültürel Değildir
Bütün bunları yalnız “liberaller yanlış kelimeler kullanıyor” tartışmasına indirgemek ciddi bir hata olur. Kültürel elitizmin arkasında ekonomik ve kurumsal bir yapı da bulunuyor.
Daron Acemoğlu’nun önemli katkısı tam burada ortaya çıkıyor. Sanayisizleşme, üretimin başka ülkelere kayması ve teknolojik dönüşüm geleneksel çalışan sınıfların ekonomik ve siyasi gücünü zayıflatırken, post-endüstriyel ekonominin yüksek eğitimli kesimleri ekonomik ve kurumsal açıdan daha avantajlı hâle geldi.
Acemoğlu bunu yalnız gelir dağılımındaki bir değişim olarak değil, liberal demokrasiyi taşıyan toplumsal koalisyondaki kırılma olarak okuyor. Onun “working-class liberalism” önerisi de bu nedenle yalnız geliri yeniden dağıtmayı değil, çalışan insanların ekonomik gücünü, toplumsal itibarını ve siyasi etkinliğini yeniden artırmayı hedefliyor. Dolayısıyla elitizm yalnız tavır meselesi değildir.
Asıl sorun, ekonomik olarak kazanan, kültürel olarak normları belirleyen ve kurumsal olarak karar mekanizmalarına daha yakın olan kesimlerin giderek örtüşmesidir.
Bu üç alan bir araya geldiğinde diploma yalnız bir eğitim belgesi olmaktan çıkar. Ekonomik fırsata, kültürel itibara ve kurumsal etkiye açılan kapıya dönüşür.
Bu yüzden kültürel tepkiyle ekonomik tepkiyi birbirinden tamamen ayırmak mümkün değildir. Kendisine aynı anda ekonomik olarak geride kaldığı, eğitim bakımından yetersiz olduğu ve kültürel değerlerinin de geri olduğu mesajını aldığını düşünen bir insanın rahatsızlığı yalnız cebinden kaynaklanmaz.Mesele para kadar haysiyettir.
Dört Eleştiri, Bir Ortak Soru
Sandel, Deneen, Fukuyama ve Acemoğlu aynı liberalizm eleştirisini yapmıyorlar. Sandel meritokrasi ve haysiyeti, Deneen toplumsal bağları, Fukuyama çoğulculuk ve ortak vatandaşlığı, Acemoğlu ise ekonomik ve kurumsal yapıyı merkeze alıyor. Fakat farklı güzergâhlardan sonunda aynı soruya yaklaşıyorlar:
Özgür bireylerden oluşan bir toplum, aynı zamanda ortak bir toplum olarak nasıl kalabilir?
Bence 21. yüzyıl liberalizminin en önemli sorularından biri budur. Bu teşhisten daha az özgürlük sonucuna varılmaması gerekir. Liberalizmin bugünkü krizinin cevabı bireysel hakları azaltmak, ifade özgürlüğünü daraltmak veya insanları yeniden çoğunluğun ve geleneksel otoritelerin iradesine teslim etmek değildir.
Mesele liberalizmi terk etmek değil; özgürlüğün hangi toplumsal şartlarda daha geniş kesimler için anlamlı hâle geldiğini yeniden düşünmektir. Bunun nasıl yapılabileceği ise serinin üçüncü yazısının konusu olacak.
Son Söz
Birinci yazıda liberalizmin kaybettiği şeyin belki de hikâyesi olduğunu söylemiştim. Bu yazının sonunda buna bir ek yapmak gerekiyor: Liberalizm yalnız hikâyesini değil, o hikâyenin kahramanını da değiştirmiş olabilir.
Bir dönem işçinin, küçük esnafın, dini azınlığın, göçmenin veya devlet karşısında hak arayan sıradan vatandaşın özgürleşmesini anlatan liberal hikâyenin merkezinde bugün giderek daha fazla eğitimli, hareketli, büyük şehirli ve profesyonel birey bulunuyor.
Bu insanın özgürlüğü elbette korunmalıdır. Fakat onun hayat tarzı özgürlüğün tek mümkün biçimi olarak görülmeye başladığında liberalizm kendi evrensellik iddiasını daraltır. Çünkü herkes büyük şehre taşınmak istemez. Herkes doğduğu topluluktan kopmayı ilerleme olarak görmez. Herkes dini inancını özel alana hapsetmek istemez. Herkes üniversite diplomasını iyi hayatın ölçüsü kabul etmez.
Liberalizmin gerçek sınavı bu insanları modern dünyanın dışına itmek değil; onların da özgür ve eşit yurttaşlar olarak kendilerini evlerinde hissedebilecekleri bir siyasi düzen kurabilmektir. Belki liberalizmin bugünkü çıkmazı fazla özgürlük sunması değildir. Özgürlüğün neye benzediğine ilişkin fazla dar bir tasavvur geliştirmiş olmasıdır.
Serinin üçüncü ve son yazısında artık teşhisten reçeteye geçmek gerekiyor: Liberalizmin bireysel hakları korurken ekonomik haysiyeti, toplumsal aidiyeti, kültürel çoğulculuğu ve demokratik söz hakkını yeniden aynı siyasi proje içinde buluşturması mümkün mü?
Başka bir ifadeyle: 21. yüzyıl için yeni bir liberalizm mümkün mü?



