Picture of Yağız Gönüler
Yağız Gönüler

Manevi Saltanat Hırsı

A+ A-

Baş olma sevdası, hubb-i riyaset yahut manevi saltanat hırsı. Hepsi aynı yere çıkıyor. Ahmed Yüksel Özemre’nin Kâmil Mürşidlerin Mirâsı kitabında bu ifadeyle ilk defa karşılaşmıştım. Yalnız öylesine bir karşılaşma mı? Ne kadar tehlikeli olduğunu, asırlarca insanları -en başta da dervişim diyenleri yahut demeyip devamlı bunu gösterenleri- nasıl etkisi altında tuttuğunu görüyordum merhum Ahmed hocanın anlatımında. O sanki yıllar öncesinden şimdiye bir uyarı yapıyordu: Gün gelecek, birileri meydanlara ve sahnelere çıkacak, sırtını dayadığı o geniş, konforlu, güven dolu alanlardan ahkam kesecek, bir de üstüne şov yapacak, adam toplayacak. Sonra da ‘zamanın büyüğü’ olacak. Hoca, fevkalade bir lisana, üsluba sahip. Böyle demedi ama ben böyle dediğini hayal ettim, öyle okudum: Yemeyin evladım, yutmayın, kanmayın.

Ahmed Yüksel Özemre’yi çocuk yaşlarından itibaren nazarlarıyla çok etkilemiş bir isim var: Eşref Ede. Az konuşan, ortalarda az görünen, hususi bir topluluğun içinde bulunmayı seven, dostluğa, vefaya, muhabbete kıymet veren, yeri geldiğinde celalinden herkesin nasiplendiği bir Üsküdar sırlısı. Eşref Efendi’nin de nazarından ve sohbetinden çok etkilendiği bir büyük var: Ahmed Amiş Efendi. İşte bu hubb-i riyaset meselesine dair yapılan ilk uyarı, sanki oradan gelmiş gibi. Şöyle diyor vaktiyle Fâtih’in türbesini beklemiş o kutsal gönüllü aziz: “İnsanda en son kaybolan, manevi saltanat hırsıdır. İnsanların bazıları, kendilerini kurtarmadan başkalarını kurtarmaya kalkışıyorlar. İrşada mezun olmadığı hâlde başına adam toplayanın Müseylemetü’l-Kezzab ile haşrından korkulur.”

Üç cümlede, üç büyük uyarı. Manevî saltanat hırsı, dışarıdan bakıldığında dünyevi iktidar arzusunun sanki tam karşısındaymış gibi anlaşılıyor. Servet, şan, şöhret ve güç yerine; zühd, irfan, tevazu ve hakikat iddiası varmış gibi yani. Ancak tasavvuf geleneği, özellikle derinleştiği noktalarda, insan nefsinin en ince ve en tehlikeli hallerinden birinin tam da burada ortaya çıktığını söyler: Kişi dünyayı terk ettiğini sanırken, dünyanın en gizli biçimi kalbine sızar. Bu, saltanatın maddî değil, manevî bir kılıkta geri dönüşüdür.

Tasavvufta nefs, sadece mal ve makamla beslenmez; bilakis ilimle, irşadla ve “seçilmişlik” duygusuyla da güçlenir. Gazzâlî’nin sıkça işaret ettiği gibi, nefsin hileleri inceldikçe fark edilmesi zorlaşır. Tam burada ince görmek, yani feraset, insanı güvende tutar elbette. Fakat bunu kazanmak da hiç öyle kolay değil… Manevi saltanat hırsı, işte bu incelmiş hallerden biridir. Kişi artık padişah, sultan, hükümdar olmak istemez; ama civarının gönlünde taht kurmak ister. Burada civarından kastımız talebe olur, derviş olur, muhib olur. Alkıştan vazgeçmiştir belki ama hayranlığa muhtaçtır. Dünya elinden gitmiştir ya da gitmiş gibi yapmayı benimsemiştir ama merkez olma arzusu hâlâ dipdiri durur.

İbn Arabî bu meseleyi “rubûbiyet vehmi” üzerinden yorumlar. Ona göre insan, farkında olmadan kendisine ait olmayan bir yetkiyi içselleştirebilir. Özellikle manevi yolculukta ilerleyen kimseler; ilham, keşif ve sezgiyle karşılaştıklarında, bunları kendilerinden bilme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Şeyh-i Ekber, Futûhât’ında; Allah’ın kulunu ilimle de sık sık imtihan ettiğini söyler; çünkü ilim, güce dönüşebilir. Manevî saltanat hırsı, tam da bu noktada başlar: Kul, hakikat’e işaret eden bir ayna olmaktan çıkıp, Hakikat’in sahibiymiş gibi davranmaya başlar.

Biraz Jung’un ‘psikoloji dili’yle konuşursak, bu durum narsisizmin manevileşmiş hâlidir. Narsisizm yalnızca benmerkezci bir övünme olarak tanımlanamaz; “özel”, “seçilmiş” ve “diğerlerinden üstün” olma inancını da kapsar. Manevi alanda bu, “ben daha derin görüyorum”, “benim yolum daha sahih”, “benim sezgim daha temiz” gibi cümlelerle ortaya çıkar. Kişi egosunu yok ettiğini düşünürken, egosunu kutsallaştırmış olur. Bu, en zor fark edilen yanılsamalardan biridir; çünkü kişi artık kendisini değil, “hakikati” savunduğunu sanır.

Türk tasavvuf tarihi bu tehlikenin hem örnekleriyle hem de uyarılarıyla doludur. Yunus Emre’nin “Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm” mısraları, bir iddia değil, bir çözülüş halidir. Yunus’umuz manevi saltanatın defterini dürmüştür; çünkü o, “ben”i sürekli eriten bir terbiyeden geçmiş, sonra da bunun dilini kurmuştur. Hacı Bektaş-ı Velî’nin “eline, beline, diline sahip ol” öğüdü, yalnızca ahlâkî değil, ‘otorite sallayan’ bir ilkedir. Çünkü dil, manevi saltanatın en güçlü aracıdır; sözle hükmedilir, sözle bağlanılır, sözle üstünlük kurulur.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de Mesnevî’sinde bu meseleye bol bol temas eder. Ona göre şeytanın kibri, secde etmemekten değil; kendisini Âdem’den üstün görmesinden kaynaklanır. Bu üstünlük duygusu, manevi alanda süreklilik kazanır. Mevlânâ’nın “hamdım, piştim, yandım” ifadesi, bir ilerleyiş iddiası değil; bilakis, her basamakta benliğin ateşe verilmesinin delilidir. Yanmak, manevi saltanatı kaybetmeyi göze almaktır.

Tasavvufta gerçek olgunluk, görünmez olmaya razı olmaktır. Cioran’ın “Meçhul olmayı sev” sözünü severiz ama Hasan Sezâî-yi Gülşenî’nin “Oturan er olur” sözünü pek benimsemeyiz. İbn Arabî’ye geri dönecek olursak -daima dönelim-, arif, makam sahibi değildir; nice makamlardan geçmiş kimsedir. Manevi saltanat hırsına kapılmak, makam geçme bahsinde sınıfta kalındığını aşikâr eder. Büyüklerin buyurdukları gibi bu hırsın tehlikesi, kimsenin fark etmemesinde yatar. Bu kimsenin içinde evvela insanın kendisi vardır.

Son tahlilde, manevi saltanat hırsı, insanın kutsal bir benlik inşa etme çabasıdır. Tasavvufun özü ise bu benliğin yıkılmasıdır. Gerçek velayet, hükmetmek değil; yük olmamaktır. Bâr olmamak, yâr olmak… Belki de hakikat yolcusu, ardında iz değil, boşluk bırakandır. Biz her ne kadar iz sürsek de takip ettiğimiz koca bir boşluktur. Hakikatle, manevi güzelliklerle, gerçeğe ermişlerle dolu bir boşluk. Ve boşluk bizi kendine çeker, devamlı çeker. Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir’de “Niçin geçmiş zaman bizi bir kuyu gibi çekiyor?” diye sormuş ve hepimiz adına şu harika cevabı vermişti: “İyi biliyorum ki aradığım şey bu insanların kendileri değildir, ne de yaşadıkları devre hasret çekiyorum… Hayır muhakkak ki bu eski şeyleri kendileri için sevmiyoruz. Bizi onlara doğru çeken bıraktıkları boşluğun kendisidir. Ortada izi bulunsun veya bulunmasın, içimizdeki didişmede kayıp olduğunu sandığımız bir tarafımızı onlarda arıyoruz. Merkez Efendi hayatta iken olsa olsa onun bir dervişi olabilirdim. Yahut da onlardan yolum ayrılır, mücadele eder veya sadece lakayt kalırdım. Şimdi ise onu ve emsalini başka bir gözle görüyorum. Hepsi idealin serhaddinde sunmuş bu insanların hikmetinde kaybolmuş bir dünyayı arıyorum. İstediğime onlarla erişmeyince şiire, yazıya dönüyorum. Onu musikînin kadehinden istiyorum; kadeh boşalıyor, susuzluğum olduğu gibi kalıyor; çünkü sanat da aşk gibidir, kandırmaz, susatır. Ben seraptan seraba koşuyorum.” Manevi saltanat hırsından beri olanlar asla kandırmazlar ve daima susatırlar. Dostluğa, muhabbete, vefaya; aşka, yoldaşlığa, ilme; cesarete, sorumluluğa, güzel ahlaka. Ne olursa olsun yürüyüşümüz bu filtrelerle sürsün. Unutmayalım: yol da bitmez, yolun eşkıyası da.