Picture of Muhammet İkbal Küçükkösen
Muhammet İkbal Küçükkösen

“Manevi Değer” ‘Birbirine Yabancı, Birbirine Dayanak’

A+ A-

Yönetmen Joachim Trier’in Sentimental Value (Manevi Değer) filmi içsel bir yalnızlık, derin bir sakinlik duygularını çağrıştıran bir müzik ile başlamıştı. Bu müzik sanki Sky grubunun Born in Silence eserindeki huzur ve sakinlik ile Radiohead grubunun You And Who’s Army şarkısındaki yalnızlık ve parçalanmışlığı aynı anda taşıyan duyguları veriyordu. Manevi değer daha ilk andan itibaren bende duygusal çağrışımlar yapmaya başlamıştı.

Müzik biter bitmez filmin ana mekanını oluşturan ev metaforu sanki filmdeki ana karakterlerden biri izlenimini veriyordu. Bir bilge gibi bize ne izleyeceğimizi anlatmaya çalışıyor gibiydi. Trier, evin anıları üzerine derine indikçe, imgeler yer değiştiriyor, ev konuştukça bizi ana mekânın içine çekiyordu. Kırmızı, büyük ve yalnız bir ev.  Odalar, duvarlar, çekmeceler ve anılar… Yıllar içinde nice insanlar yaşamıştı bu evde! Geçmişte yaşanan eğlenceli partiler, eşsiz ziyafetler, büyük kavgalar. En son birbirine yabancılaşmış bir aileden geriye kalanları ve iki kız kardeşin çocukluk anılarına tanıklık ediyordu bu ev. Peki bu ev boş ve hafifliği mi seviyordu yoksa dolu ve ağırlığı mı? Bu evin gürültüden daha az sevdiği bir şey varsa oda sessizlikti! 

Kız kardeşler Nora ve Agnes,

Nora, yüzünde utangaçlık ve karamsarlık duygularını olabildiğince hissettiren evin büyük kızı. Anne ve babasının kavgaları arasında çocukluğu geçmiş ve babasının evi terk etmesiyle içsel bir yalnızlık ve öfke besleyen bir kız.  Nora karakteri bana, oyuncunun bu role göre seçildiğini mi yoksa bu duyguları yüzünde gerçekten yansıtabilecek kadar iyi bir oyuncu mu olduğu sorgulatmıştım. Yüzündeki kırgınlık, mahcup bakışları, kendiyle bile konuşmaya cesareti olmaması, kendini tamamen işine vermiş olması. Daha ilk andan itibaren Nora, neler yaşadığını ve hissettiğini bize de hissettiriyordu.

Küçük kardeş Agnes, hayata ablasından daha çok tutunmuş, sevimli bir çocuk ve aileye sahipti. Küçük olmasına rağmen ailede daha anaç, bütünleştirici bir rol üstlenmeyi nasıl başarabilmişti. Aile parçalanırken yaşının küçük olması onu daha mı az etkilemişti yoksa mizacı mı böyleydi. Aslında ablasıyla dertleşirken söylediği sözler bu iki düşüncenin haricinde Nora gibi bir ablaya sahip olmasının onun daha sağlam yere basmasını anlatıyordu. Nora Agnes için bir nevi anneydi.

Filmin ilk kısmında, Nora dev bir sahnede tiyatro gösterisini sunmak için hazırlıklarını tamamlamıştır. Fakat sahneye çıkacak cesareti kendinde bulamaz, özgüveni kaybolmuştur, odasından çıkmaz istemez, seyircinin onu beklediğini düşündükçe saniyeler nefesini keser.

Yaşadığı bu büyük kaygının tarifi nedir? Hepimizin o anı içten içe farklı olaylarda yaşadığı ama çok yakından tanıdığı bir kaygı! Temeli belki bir terkedilişe belki bir hüzne dayanıyor. Nora kaçış yolu bulamaz, sahneye çıkar ve ruhunun çığlığı gibi bir edayla ilk repliğini haykırır. 

“Beni kurtaracağını söylemiştin. Yine de beni alevlerin içine attın.” Sanki bu replik Nora’nın içinde bulunduğu durumu anlatıyordu. Heyecandan onu kurtaracak olan tek kişiye, Tanrıya bir haykırış gibiydi. Nora sahnede devleşir ve mükemmel bir performans sergiler. Hayatta da böyle değil mi? İlk adımını atmaktan çok korktuğumuz olaylar, sonunda bize büyük bir haz verebiliyor.

Filmdeki ilginç sahnelerden biride iki kız kardeş evi toparlarken Nora’nın kırmızı cam vazoya küçümser gözlerle bakması ve hiçbir değerinin kalmadığını anlatan bir vücut diline bürünmesidir. Fakat Nora’nın aynı vazoya daha sonra bambaşka yaklaştığını, onu sevdiğini ve sahiplendiğini görürüz. Bir nesne üzerinden gördüğümüz bu iki farklı yaklaşımı filmin özeti gibi de okuyabiliriz. Gösterdiğimiz davranışlar içimizde yaşattığımız isteklere dönene kadar olması gerekenin tam tersi aksiyon alabilir.

Baba Gustav,

Ciddi ve karizmatik bir yönetmen. Hüzünlü bir bakış.

Gustov, soğuk bir kış günü Norveç’teki evlerinde verilen bir partide kızlarının yanına gelerek filme giriş yapıyor. Gustov’un filme girişi ile söylenmemiş sözler, geçmişin kalıntıları ve bastırılmış duyguların tam ortasında hissediyoruz kendimizi. Evden çıkıp gittiği o an geliyor gözlerimizin önüne.

Trier, Gustov karakterini filme katarak ailevi yüzleşmenin ortasına çekiyor bizi. Kızların ne tepki vereceğini bilemez halleri, özellikle Nora’nın gerginliği izleyici tarafından empati yapılabilen ve anlaşılabilen bir duygunun temsili gibi. Trier, sadece izleyicinin değil babasıyla sorunları olan tüm kız çocuklarının duygularını da fazlasıyla harekete geçiriyor.  

Gustav, iyi bir tiyatro oyuncusu olan kızı Nora’ya, bir rol teklif eder. Kızlarıyla iletişim kurmada oldukça başarısız bir karakter olan Gustav, bu kez aile bağları üzerine adım atmaktan çekinmemiştir. Gustov bu rolü acaba niye teklif etti. Geçmişe dair kırıklıkların üzerinde hissettiği sorumluluk duygusu mu yoksa eski dinamik ve ışıltılı günlerindeki yönetmenliğine yeniden mi dönmeyi arzuluyor.  Gustav’ı tanıdıkça söylemlerinden pek pişmanlık duygusuna rastlamıyoruz fakat hüzünlü bakışları ve vücut diliyle söyleyemediği pişmanlıkları hissediyoruz.

Nora, üzüntü, hayal kırıklığı ve öfke duygularını bize o kadar iyi hissettiriyor ki o teklifi kabul etmeyeceğini zaten tahmin edebiliyoruz. Ama içten içe babasına duyduğu özlem de bakışlarından net bir şekilde seçilebiliyor. Gustov acaba bu kadar gerçek ve yakın olmaktan birdenbire kaybolmaya nasıl geçmiştir. Nora ayrıca annesinin ölümünde payı olduğu düşündüğü adamla özlediği babasının aynı kişi olmasının karmaşası içerisinde.

İki kız kardeş kısa süre sonra babasının rolü hevesli ve güzel genç bir Hollywood yıldızı olan Rachel Kemp’e verdiğini öğrenir. Yıllar sonra hayatlarına tekrar giren babalarıyla ilişkilerine yeniden yön vermek durumunda kalan kardeşler, pişmanlıklar ve beklentiler üzerine çıkmaza girerler. Gustov bir yönüyle bu film kim olursa olsun çekilecek tavrını bize gösterirken, diğer yandan Nora’nın yerine seçtiği Rachel’in saç rengini bile Nora’nın saç rengine boyatmasını ve filmde Nora ile çok yakın bağı olan torununu oynatma isteğini bu filmin Nora ile ilgisini daha net algılıyoruz.

Geriye Agnes’in oğlu için okuduğu senaryoyu ablası Nora’ya okutması kalmıştı. Sadece tek bir bölümü okuduğunda bile göz yaşlarına hâkim olamayan bir an yaşanıyordu.   

Filmin sonunda nihayet baba kızın film çekimlerine başladığını görürüz. Bu bize tam bir barışma yerine, aile dinamikleri üzerine bir girişim olduğunu hissettiriyor. Belki aile bağları, geçmişin kırılganlıklarını sarsacak güce sahip olmuştur.  Başta babasıyla olan sevgi bağlarının kalmadığını artık aile olunamayacağını hissettiren Nora’nın hissettiği bir duygu kırıntısının bile hesaplaşmayı askıya alması bize bunu düşündürüyor.

Sonuç itibariyle Trier bu filmle herkesin ailesiyle yaşadığı travmalarını gün yüzüne çıkarıyor. “Manevi Değer” duyguların aktarımı, geçmişle yüzleşme ve aile içi dinamikler üzerine seyircisini düşündürüyor. Trier bunu yaparken seyircinin duygularını sömürerek değil, hayatın içinden bir kesiti yaşanıyormuş gibi aktarıyor.

Fotoğraf Kaynak: https://www.filmweb.no/film/NOR20240704?location=