Picture of Emrullah Öztürk
Emrullah Öztürk

Maziden Geleceğe Bir Hafıza İnşası: Şehir, Vakıf ve İnsan

A+ A-

Maziden Geleceğe Bir Hafıza İnşası: Şehir, Vakıf ve İnsan

Prof. Dr. Mehmet TOPAL ile

Röportajı Yapan: Emrullah Öztürk

1-Şehir tarihi ve vakıflar üzerine yoğunlaşmanızın özel bir nedeni var mı? Osmanlı şehirlerinde vakıfların toplumsal hayatı şekillendirmedeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bugün ki vakıflarla (anlayışı) farkı ne? Toplumsal Etki bakımından bugün ki STK larla farkı nedir? 

Öncelikle sorunuzun ilk ayağı olan şehir tarihi çalışmalarına niçin yöneldiğim hususuna açıklık getireyim. Yakın zamanlara kadar yerel tarih çalışmaları köy, kasaba bağlılıkları ve amatör merakları ön planda olan yerel tarihçilerin işi olarak görülmekte idi. Ancak son zamanlarda bu konu, akademik tarihçiler tarafından da önemli bir uğraş haline getirilmiştir. 20. yüzyıl başlarında James H. Robinson “Yeni Tarih” sloganıyla ortaya çıkmış ve tarihi şöyle tanımlamıştır: “Tarih, insanın yeryüzünde göründüğü andan itibaren yaptığı ya da düşündüğü her bir izi, artakalan her şeyi içerir.” Bu tanımdaki yaklaşımın ehemmiyetini kavrayan pek çok tarihçi mesaisini yerel tarih çalışmalarına teksif etmiştir. Bu yönelimde sosyal ve ekonomik tarih çalışmalarının dünyada ve ülkemizde giderek daha yoğun bir ilgi kazanmasının rolü olmuştur. Bunun doğal sonucu olarak şehir tarihi çalışmaları alanında epeyce mesafe alınmış, bütünün parçaları bir araya geldikçe sosyal ve ekonomik tarih adına daha sıhhatli değerlendirmeler yapılmaya başlanmıştır. Bu cümleden olmak üzere bizim de tarih çalışmalarımız genelden özele doğru bir eğilim içine girmiş ve öncelikle doğup büyüdüğüm ve el-ân faaliyetlerime devam ettiğim Eskişehir ve mücavir alanlarla ilgili arşiv temelli çalışmalarım ortaya çıkmıştır.

Şunu da belirtmemde fayda var; şehir tarihçiliği üzerine yapılan tartışmalarda diğer disiplinlerle ilişkisinin öne çıkarıldığı görülmektedir. Yani bu kabil çalışmalar, kendi başına bir disiplin olmaktan öte, kültür çalışmaları ile birlikte farklı disiplinleri buluşturan bir alan olarak tavsif olunmuştur. Şehir tarihinin, siyasî ve sosyal tarihi bir araya getirip “total tarih”anlayışına gidişte çok büyük yardımı olabileceğini söyleyen Sutchliffe bu noktada iyi bir örnektir. Yani bütünü anlayabilmek için parçaların izahının yapılması lüzumu şimdilerde daha çok kabul görerek, yerel tarihe ışık tutan tahrir, temettuat, şeriyye sicili ve nüfus defterleri gibi arşiv belgeleri kullanılarak şehirlerimizin, kasabalarımızın hatta köylerimizin tarihi akademik camia tarafından kaleme alınmaya başlamıştır.

Vakıf konusuna gelince; Osmanlı ve İslam toplumlarında iktisadî hayattaki payının yüzde yirmi beşi bulması ve hizmet çeşitliliği dikkate alındığında meselenin ehemmiyeti ortaya çıkar.  Vakıf, kamunun ihtiyaç duyduğu bir hizmetin gerçekleştirilmesi için, kişisel servetin bir bölümünün Allah’ın mülkü hükmünde o amaca tahsis edilmesidir. Vakfın kuruluşunun tamamlanmasıyla vakfedilen mal, hukukun öngördüğü şartlar yerine getirilmeden, satılması, satın alınması, zimmete geçirilmesi, gasp edilmesi, miras bırakılması, üzerine ev inşası ve hatta bir başkasına hibe edilmesi mümkün olmayan bir statü kazanmaktaydı. Vakfiyelerde belirtilen şartlar kıyamete değin korunma mantığıyla hadiseye yaklaşılmakta, dinî müeyyideler konulmak suretiyle suistimallere mahal verilmemekteydi.

Belirtilen şartlar dahilinde hareket eden ecdadımız vakfa çok saygılı davranmıştır. ”Vakfa yan bakan kedinin gözü kör olur” prensibine hep sadık kalmıştır. Servetine vakıf malı karışan insanın, malının bereketinin kaçacağına inanılmış, vakıf tarlasından geçtikten sonra, oradan ayakkabısına yapışacak toprağın kendi tarlasına intikalini önlemek için, ayakkabılarını çıkartıp silkelemişlerdir. Kul hakkına girdiği için, ”velayet”, ”vasiyet” ve “vakf”ı kastederek; ”İtteku’l-vâvîn”; “şu üç ”vav’dan sakınınız denmiştir. Dolayısıyla bu prensiplerle kurgulanan vakıflar dinî ve hayrî hizmetlerin yanında eğitim, sağlık ve benzeri pek çok hususun halline vesile olmuş, adeta bir vakıf medeniyeti inşa olunarak toplumsal barışa katkı sağlanmıştır.

Bugün de benzer amaçlarla kurulan pek çok vakıf müessesesi ve sivil toplum örgütlerimiz bulunmakla beraber aynı hassasiyetin korunduğu ve toplumda Osmanlı dönemindeki kadar ağırlık sahibi olduklarını söylememiz zordur. Bunda istismar edilen vakıf anlayışının cemiyette güvensizliğe yol açması kadar, konuya insanımızın ve kurumlarımızın farklı saiklerle yaklaşmalarının rolü bulunmaktadır. Hepsini aynı çerçevede değerlendirmek elbette yanlış olur lakin menfaat temini amacıyla kurulan bir vakıf örneğinin diğerlerine de ihtiyatla yaklaşılmasına sebep olduğu gerçeği ortadadır. Meselenin dinî ve hukukî boyutları dikkate alınmadan motivasyonu problemli ve sınırlı bir gruba imtiyaz temini için oluşturulan vakıf müesseseleri eski uygulamalarla kabil-i kıyas değildir. Biraz daha somutlaştırmak icap ederse, bazı ticarî faaliyetlerden vergi muafiyeti elde etmek, aile şöhretinin inkıtâa uğramadan devamını sağlamak, farklı kisvelerle ideoloji transferi yapabilmek gibi amaçlarla kurulan vakıfların, İslamî vakıf formatına uymayacağı aşikardır. Tekraren ifade etmem gerekir ki kuruluş ruhuna uygun hareket eden istisnai örnekler günümüzde de bulunmaktadır.

2-Osmanlı döneminde sağlık, kadın ve şehir hayatı üzerine çalışmalarınız var. Bu konular günümüz sosyal bilim tartışmalarına nasıl katkı sunuyor?

Dünün uygulamalarının her birinin zamanın şartları dikkate alınmadan günümüze doğrudan transfer edilmesi elbette doğru bir yaklaşım olmaz. Lakin tarihi tecrübe geleceğe ilişkin planlarımızda ıskalanmaması gereken bir husustur. İnsanı merkeze alan, onları Allah’ın bir emaneti olarak gören, dini ve mezhebi ne olursa olsun yaşama hakkı ve temel ihtiyaçlarını temin noktasında herkesi eşit olarak telakkî eden Osmanlı çınarının tecrübeleri bizim için mühimdir. Sağlık hizmetleri, kadın ve şehir hayatı denildiğinde yine akla vakıflar gelmektedir. Şehir ve özelde mahalle, dinî ve hayrî müesseselerin etrafında şekillenmekte, şehrin kimliği ve mimarîsi estetik kaygılarla, mazinin ihtişamlı ruhuyla ve ihtiyaçlar dikkate alınarak oluşturulmaktaydı. Dezavantajlı gruplar bu anlayışın konforunu yaşamakta, sosyal hayatın içinde yeterince yer almayan kadınlar zaruri ihtiyaçlarını karşılamanın yanında hem-cinsleri ile sosyalleşme imkanı bulmakta idiler. Osmanlı toplum yaşantısının, hukukî ve iktisadî hayatının vazgeçilmez kaynak serilerinden olan Şeriyye Sicilleri bugün çokça suistimal edilen ve dinî değerleri aşağılamak amacıyla öne sürülen çok eşlilik meselesinin uzun savaşlar döneminde bile yüzde 3-7 seviyelerinde olduğunu göstermektedir. Keza kadının haklarının hukukî güvence altında olmadığı iddiaları da sicillere bakıldığında boşa düşmektedir. Pek çok sicil ilâmı örneği göstermektedir ki kadın mahkemeye boşanmak için müracaat edebilmekte, evlilik sırasında vadedilen mihrini yine mahkeme aracılığıyla alabilmektedir.

Bu konuların tetkiki ve yayınlanma süreçlerinde tarihçilerin yanında sosyoloji, ilahiyat, hukuk, felsefe, filoloji ve sanat tarihi gibi alanların temsilcilerinin de rol alabildikleri görülmektedir ki doğru olan da budur. Bütün sosyal bilimcilerin beslenebileceği ölçüde köklü bir yapı ve bu yapının bıraktığı belge ve diğer materyaller bulunmaktadır. Disiplinler arası bir anlayışla tarihin tetkiki daha sağlıklı sonuçlar elde edilmesinin kapılarını aralamaktadır. Örneğin Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna ilişkin belgeler çok sınırlı olduğu için coğrafyacıların, sanat tarihçilerinin ve arkeologların alan çalışmaları önemli katkılar sunmaktadır. Keza filologların Bizans ve Arap kroniklerinden yaptıkları çeviriler de kuruluşa ilişkin kıymetli bilgilere ulaşmamızı sağlamaktadır.

3-Osmanlı vakıf kültüründen bugüne taşınabilecek sosyal dayanışma modelleri sizce neler olabilir?

Dinî, sosyal ve hukukî bir müessese olan vakıflar, eğitim, kültür, sağlık, ulaşım, bayındırlık, beledî vb. çok geniş bir alanda, günümüzde kamu tarafından yerine getirilen çoğu hizmetin yerine getirilmesine aracı olmuştur. Öyle ki, diğer Ortadoğu İslam devletlerinde olduğu gibi Osmanlı Devleti de adalet ve güvenlik dışındaki kamu hizmetlerini genel olarak vakıfların uhdesine bırakmıştır. Osmanlı Devleti’ndeki vakıfların çeşitliliğini ve sundukları hizmetlerin ne kadar kapsamlı olduğunu anlamak için vakfiyelerden yola çıkılarak hazırlanan ve Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından neşredilen Tarihte İlginç Vakıflar adlı çalışmayı incelemek bile kafidir. Bu esere konu olan vakıflardan bazılarının hizmet alanları şu şekildedir: “Öğrencilere güzel yazı yazmayı öğretme, burs verme, piknik yaptırma, giysi ve kırtasiye yardımı yapma, evlenen fakir kızlara çeyiz hazırlama, fakir bekarları ve köleleri evlendirme, kadın sığınma evleri açma, dul ve fakir hanımların ihtiyaçlarını karşılama, yetimlere yazlık elbise alma, öksüz ve yetim çocuklara barınma imkanı sağlama, mahalle halkından ihtiyacı olanların vergilerini ödeme, âmâlara hizmet etme, hacılar için konaklama tesisi yapma, aşevi/imaret açma, helva dağıtma, meyve yedirme, pide dağıtma, fakirler için kurban kesme, namazgâhta bayram yemekleri dağıtma, mübarek gecelerde mahkumlara ikramda bulunma, fukaraya odun, kömür alma, bayramlarda çocukları ve yoksulları sevindirme, çocukları sünnet ettirme, garipler için hastane kurma, hastalara ilaç hazırlama, bulaşıcı hastalıkları tedavi etme, yaşlı fakirlere ve hastalara evde bakım hizmeti sunma, ipekböcekçiliğini geliştirme, çiftçilere tarım aletleri temin etme, tohum saklama, tarım alanlarını ıslah etme, hayvanlara mera açma, nehir kenarlarına ağaç dikme, nehirlerde ulaşımı sağlama, afet sonrası onarım ve bakım hizmeti sunma, işyeri ve zanaat mekanları açma, iflas eden tüccarlara yardım etme, şehit ve sahabe türbelerini tamir ettirme, deniz kaza–zedelerine yardım etme, sokak hayvanları, köpekler, kediler, kuşlar için yiyecek temin etme, güvercin evi yaptırma, hasta ve yaralı leylekleri tedavi etme, halkın ve yolcuların hayvanlarını sulama, su kuyusu açma, çeşme yaptırma ve tamir ettirme, sıcak günlerde sebillere kar koyma, yaz günlerinde soğuk su dağıtma, kışın abdest alanlara sıcak su temin etme, halk için hamam ve çamaşırhane yaptırma, köprüleri tamir ettirme, göl temizleme, namazgâh ve abdesthane yaptırma, camilerdeki saatleri tamir etme, müslim ve gayr–i müslimler için mezar yaptırma, yoksul ve kimsesizlerin cenazelerini kaldırma, cami ve minareleri aydınlatma, ilmî kitapları bağışlama, kitapları tamir etme, seyyah, derviş ve fakir-fukara için misafirhane ve hangâh inşa etme, yol güvenliğini sağlama, şehirlerde, kasabalarda alt yapı hizmetlerini sunma, tarihi eserleri koruma gibi çok sayıda kamu hizmeti ve sosyal yardımlaşma faaliyeti vakıflar tarafından yerine getirilmiştir.”

Görüldüğü üzere toplumu, çevreyi, hayvanları, üretimi, şehirleşmeyi bütün ayrıntıları ile en ince noktasına kadar konu edinen bu vakıf kültürü elbette köklü bir mazinin ve medeniyetin izlerini taşımakta, yüzyılların deneyiminin bir muhassılası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu hizmetlerin pek çoğu günümüzde belediyeler veya merkezi kurumlar tarafından yürütülmektedir. Fakat şehirlerin plansız büyümesi, dikey mimarinin yaygınlığı, nüfusun eğitim ve nitelik sorunları dışında belli merkezlere yığılması, ahlak ve estetik yoksunluğu ve daha mühimi binlerce yılın birikimi olan değerlerden kopuş gibi sebeplerle ihmale uğrayan, kıyıda köşede unutulan mazlum ve mağdurlarımızın sayısı her geçen gün artmaktadır. İnsanımızı ve gönül coğrafyamızda yaşayanları yalnız bırakmamak, onlara tekrar güven aşılamak adına bahsi geçen vakıf hizmetlerini icra edecek yeni oluşumların yolları aranmalı, toplumsal dayanışmanın somut adımlarının atılabilmesi için eski uygulamalar incelenip güncel vasıta ve aparatlarla aynı ruh canlandırılmalıdır. Elbette bu tahayyülün hayata geçirilmesi adına devlet desteği ziyadesiyle mühimdir. Devlet adeta bir orkestra şefi gibi sıkı bir denetim mekanizması kurarak bu kurumlarımıza güveni tekrar sağlamalı, hayır severlerin ve donanımları ile katkı sunacak olan bireylerin önü açılmalıdır.

4-Tarihsel bilinç, günümüz toplumlarının kimlik ve aidiyet duygusunu nasıl etkiliyor?

Tarihsel bilinçten yoksunluğumuz ve köksüzlüğe talip olmamız demek istediniz herhalde (!)

Bu sualinize İstanbul şairi Yahya Kemal ile Ziya Gökalp arasındaki edebî şakalaşma ile cevap vereyim. Yahya Kemal’in tarihe olan ilgi ve aşkını bilen Ziya Gökalp, bir gün yarı şaka:

Harâbîsin harâbâtî değilsin,

Gözün mazîdedir âtî değilsin.

Deyince Yahya Kemal aynı güzellikte bir beyitle,

Ne harâbî ne harâbâtîyim,

Kökü mazîde olan âtîyim.

Cevabını vererek tarihin ve geçmiş tecrübelerimizin geleceğimizin inşasında ne denli mühim olduğuna işaret etmiştir. Kimlik ve aidiyet duygusunun oluşması tarihsel bilinçten azade bir biçimde düşünülemez. Ecdadımızın özellikle terkipçi ve inşacı özellikleri, yüzyıllarca farklı din ve mezheplerden oluşan ve aklın alamayacağı büyüklükte bir coğrafyayı huzur ve barış içinde ayakta tutuş biçimleri, beslendikleri kaynak ve değerler bilinmezse tarihsel bilincin inşası da mümkün olmaz. Kimlik ve aidiyet tartışmaları da maalesef havada kalır ve bu konuda atılan adımlar toplumda makes bulmaz. Toplumu yönlendirmekle mükellef olan kanaat önderleri ve aydınlarımız bu şuur ve bilinçten yoksunlarsa çözülme ve felaket senaryolarının tahakkuk etmesi uzak olmaz. Toparlanmanın ve tekrar millet olmanın şifrelerinin yine bu toplumun yaşadığı hikayelerde olduğu gerçeği kabullenilmeli, sorumluluğu olan herkesin tarihî donanımının olması için cesur ve bilimsel temelli eğitimprogramları ile yeni nesiller tahkim edilmelidir.

5-Bugün yeni Osmanlı tartışmaları ve bu bağlamda Osmanlı, toplumsal tartışmalarda hâlâ canlı bir şekilde gündeme geliyor. Sizce bu tartışmaların kaynağı nedir? Ve Osmanlı’ya bu ilgiyi nasıl okumalıyız? 

Osmanlı Devleti’nin varlığının sona ermesi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu tarihi süreklilik dikkate alındığında aslında bir rejim değişikliği olarak mütalaa edilebilir. Osmanlı kroniklerinin neşrinde hizmetleri mühim olan Hüseyin Nihal Atsız Türk tarihini bir bütün olarak görmekte tarih boyunca kurulduğu varsayılan devletlerin sayısını ikiye indirerek Batı Türklüğü ve Doğu Türklüğü olarak tasnif etmektedir. Dolayısıyla olan biteni hanedan veya yönetim biçimi değişikliği olarak değerlendirmektedir. Osmanlı’dan günümüze uzanan kurumların varlığı bu yaklaşımı desteklemektedir. O halde sorunuza zemin hazırlayan tartışmaların nereden kaynaklandığı meselesine gelirsek; Cumhuriyetin ilk yıllarında eskiye karşı yeniyi koruma ve kollama refleksinin bir sonucu olarak tarihi süreklilik görmezden gelinip Osmanlı ile aramıza mesafe konulmuştur. Aslında bu refleks rejim değişikliği olan pek çok ülkede karşımıza çıkan bir gerçektir. Monarşiden cumhuriyete geçen Fransa ve Rusya gibi ülkeler de bu süreçleri yaşamıştır lakin bu bizdeki kadar uzun sürmemiş, geçmişin inkârı noktalarına ulaşmamıştır. Bizde hala Osmanlı geçmişimizin üzerine kara bir şal örtmemiz gerektiğini öne sürecek düzeyde marjinal fikirler ve köksüzlük meselesinin mahzurlarını göremeyecek kadar ideolojisi gözünü kör etmiş çevrelerin varlığı bilinmektedir. Dolayısıyla bu durumdan rahatsız olan bazı çevreler de bu defa tersine bir refleksle Osmanlı’nın yeniden inşası gibi yine marjinal bir fikir buhranına kapılmaktadırlar.

Aklı başında olan hiç kimse maziyi inkar etmediği gibi mazinin ayniyle tekrarının mümkün olmadığını da bilir. İhtişamlı ve uzun soluklu mazimizin geleceğin kurgulanmasında çok değerli olduğunu da kabul eder. Hadise bu çerçevede tarih bilimin gerçekleri istikametinde görülürse bu kabil tartışmalar da sona erer ve enerjimizi daha verimli alanlara teksif etmemizin önü açılır. Kısır ve faydasız tartışmaları bir kenara bırakabilirsek Türkiye’nin önünde çok önemli fırsatlar bulunmaktadır. Nüfusu 300 milyona yaklaşan Türk Dünyası ve yüzlerce yıl kader birliği, din birliği yaptığımız İslam Dünyası ile yapacağımız iş birlikleridaha etkin hale getirilebilirse gerek içeride gerekse dışarıda çok farklı bir dünya inşa edebileceğimiz hakikati görülmelidir. Gerçek anlamda bir Dünya barışının tesisine hizmet edecek gelişmelerin de Türkiye’nin sahip olacağı imkanlar nispetinde olacağını son dönemde çevremizde yaşananlar göstermiştir ve bizim esas gündemimiz bu konular olmalıdır.

6– Son zamanlarda Tarih popüler bir alan haline geldi. Özellikle popüler tarihçiler, tvprogramları bunda etken sizce bu nasıl bir etki yaptı tarih bilimine? 

Akademik tarih yayıncılığının sınırlı bir kitleye hitap ettiği gerçeği dikkate alındığındatarihsel vakaların daha renkli giysi ve enstrümanlarla sunumunun zenginleştirilmesi, alana olan ilgiyi arttırmaktadır. Bu durum alan mensuplarının tanınırlığı ve düşüncelerinin geniş halk kitlelerine nakli bakımından cazip gibi görünse de beraberinde birtakım mahzurları da getirmektedir. Zira bu ilginin büyüsü, bazen esasın ıskalanması ve süsleme unsurlarının ve ilave senaryoların tarihi bilginin önüne geçmesi gibi sıkıntılara yol açmaktadır. Bunda takipçilerin tarih öğrenme merakının aslî metinlerden bu mecralara kayması, özellikle dizilerin ticarî projeler olduğunun unutulması önemlidir. Bir örnekle izah etmem gerekirse, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarını anlatan bir dizi her hafta 2-2,5 saat gösterimde kalmakta ve yıllarca sürebilmektedir. Halbuki bizim kuruluşa ilişkin sadece dönem kaynaklarından hareketle vereceğimiz bilgiler belki bir bölümün süresini doldurabilecek hacimdedir. Dolayısıyla sunulanların kahir ekseriyeti yapımcıların muhayyelesinden ibarettir. Takip edilme oranlarının yüksek kalması asli amaç olduğu için tarih danışmanlarının müdahaleleri de çok sınırlı kalmaktadır. Fakat yine de alan uzmanı bir tarih danışmanının varlığıkıymetlidir. Zira gerek dönemin ruhunun doğru yansıtılması gerekse çağdaş kaynakların verdiği bilgilerle çelişen senaryoların olmaması açısından danışmanın katkıları önem kazanmaktadır. Hulasa popüler çalışmaların veya televizyon programları veya dizilerin bundan böyle olacağı gerçeği kabullenilmeli ve hataların minimize edilmesi adına tarihçilerin bu sektöre müdahalelerinin daha hissedilir hale getirilmesi temin edilmelidir. Tabi burada takipçilerin daha bilinçli hale getirilmesi adına bu yapımların ve senaryoların belgesel nitelikli olmadığı ve asli metinlerin ihmal edilmemesi lüzumu mütemadiyen hatırlatılmalıdır. Bu bilincin kazandırıldığını varsayarsak hem ilmî disiplinle yürütülen çalışmalar hem de popüler ürünler tarih alanının amaçlarına hizmet noktasında buluşabilirler.

7– Osmanlı arşivleri günümüzde yeterince değerlendirildi mi? Geçmiş ile bugün arasında bir köprü kurdu mu? Ya da arşivler yeteri kadar kıymet gördü mü? Ya da arşivciler?

Arşivler, devletlerin geçmişlerinin tetkiki için olduğu kadar, fertlerin haklarının tespiti, mevcudu sıhhatli bir biçimde koruma ve kollama, aynı zamanda istikbalin inşasında belirleyici materyali barındırmaları bakımından mühimdir. Dolayısıyla arşivler genel anlamda iki önemli özelliğe ve kullanış biçimine sahiptir. Bunlardan ilki, kuruluşların ve fertlerin faaliyetlerinin ve kanuni haklarının belgeleri ve gerektiğinde koruyucusu olmalarıdır. İkinci temel vasfı ise, geçmişin askerî, sosyal, ekonomik, politik, kültür hayatı ve teknolojik gelişimi ile ilgili bilgi kaynağı olmasıdır. Bilindiği üzere ülkemiz arşiv malzemesi bakımından büyük zenginliğe sahiptir. Osmanlı Devleti’nden devr alınan büyük mirasla bugün dünyanın muhteva bakımından en zengin arşiv potansiyeline sahip ülkelerinden birisi durumundayız. 

Türkiye, sadece Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri dikkate alındığında bile, yaklaşık 700 yıllık bir tarihe ve kültürel birikime ev sahipliği yapmaktadır. Hitap ettiği coğrafya ve zenginlik açısından millî olmanın yanı sıra milletlerarası vasıfları haiz Osmanlı Arşivi dünya tarihçiliğinde cazibe merkezlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Merhûm Halil İnalcık’ın “Bana Osmanlı arşivlerini verin, size bir kültür imparatorluğu kurayım” sözü ve arşivin araştırma salonlarının çoğu kez oturulacak yer bulunamayacak derecede kalabalık olması, dünyanın her köşesinden pek çok yabancı meslektaşımızı ağırlaması bu düşünceyi doğrulamaktadır. Bu doğrultuda arşiv yönetimi ve çalışanları ellerindeki materyali günün teknolojik şartlarını kullanarak Türk ve Dünya kamuoyunun hizmetine sunmak için tasnif ve yayın faaliyetlerini yürütmektedir. Bu çalışmaların yanı sıra bilgi ve belge yönetimi alanında dijital dönüşüm çalışmalarına ağırlık verilmekte ve kamu kurum ve kuruluşlarına bu alanda eğitim ve danışmanlık hizmeti de verilerek arşivleri sadece kültürel bir kurum olma özelliğinin ötesine taşımaktadırlar. Osmanlı Devleti toprağı iken devletin tasfiyesi ile kurulan pek çok yeni ülkenin elindeki malzemenin tasnifi için de Osmanlı arşivi personeli birikim ve emeklerini istenildiği takdirde vermekten kaçınmamaktadır.

Osmanlı dönemindeki arşivcilik faaliyetlerinden günümüze değin devlet kurumlarından toplanan belge ve defterlerin öncelikle korunması, tasnifi, araştırıcılarla buluşturulması ve nihayet millî arşiv politikasının oluşturulması adına önemli adımlar atılmıştır. Devletin diğer kurumları ile entegre bir vaziyette modern yöntemlerle yürütülen arşivcilik çalışmalarının sonuçları sadece Türkiye Cumhuriyeti’ni değil, Osmanlı Devleti ile geçmişi bulunan bütün devletleri ilgilendirmektedir. Bu bilinçle yapılan çalışmalar sonucunda yerli yabancı pek çok araştırmacı, arşiv materyaline ulaşımın verdiği imkânlarla siyasî, idarî, askerî, hukukî, kültürel ve sosyal tarihe dair pek çok yeni esere imza atmıştır. Devletimizin menfaatleri yine belgelerin ışığında ve bilimsel zeminde korunur hale gelmiştir. 

Bu müspet gelişmelerin yanında her biri alanında uzman olan ve arşivde çalışmayı millî bir mesele olarak görüp birikimlerini bu uğurda sarf eden arşiv çalışanlarının özlük haklarının gelişimine dair olumsuzluklara da işaret etmek lüzumu vardır. Zira 1986 yılından itibaren iyi şartlarda ve sözleşmeli statüsünde istihdam olunan personelin her geçen gün pozisyonları ve ücretleri emsallerine nispetle geriye gitmiş, kadroya ilişkin vaatler de istenildiği ve hak edildiği istikamette geliştirilememiştir.

Prof. Dr. Mehmet Topal Kimdir?

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden 1986 yılında mezun oldu. 1992 yılında aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu danışmanlığında yüksek lisansını, 2001 yılında da Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde Yeniçağ Tarihi Anabilim Dalı’nda Prof. Dr. Mücteba İlgürel danışmanlığında doktorasını tamamladı.

1988-1994 yıllarında Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde tasnif personeli olarak çalıştı. 1994-2015 yılları arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde görev yapan Topal, 2013 yılında Yeniçağ Tarihi alanında doçent oldu.

2015 yılında Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne geçen Mehmet Topal, buradaki vazifelerinin yanı sıra Anadolu Üniversitesi Rektör danışmanlığı, Anadolu Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü, Anadolu Üniversitesi Yurt Dışı Türkler Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü görevlerini yaptı.

Osmanlı kronikleri, şehir tarihi ve vakıflar üzerine kitapları ve makaleleri olan Mehmet Topal, Türk Dünyasına ilişkin görevleri esnasında paydaş kurum ve ülkelerin temsilcileri ile bir araya gelerek uluslar arası kongre, sempozyum, çalıştay, sergi, konferans ve konser gibi faaliyetlerin tertip heyetinde yer aldı ve ortak çalışmalara dair toplantıların yapılması ve kitaplaşmasında editörlük hizmetlerinde bulundu. Halen Anadolu Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyeliği ve Anadolu Üniversitesi Yurt Dışı Türkler Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü görevlerine devam etmektedir.