Mehmed Âkif Ersoy Resmî İtibar ile Ahlâkî Sürgün Arasında
- Tarih:
Vefatının üzerinden seksen dokuz yıl geçmiş olmasına rağmen Mehmed Âkif Ersoy, hala kendisiyle ilgili konuşulması tercih edilmeyen yönleri bulunuyor. Bu suskunluk, Akif’in hayatının değil; ona dair kurulan resmi bir anlatının sonucudur. Çünkü Âkif, modern düşünce tarihinde nadir rastlanan bir gerilim hattı üzerinde durur. Kalabalıklar adına konuşan fakat kalabalıklara ait olmayan bir şairdir.
Şiirinden taşan heyecan, ıstırap ve vicdan; bir milletin yaşadığı çöküşü, bir imparatorluğun dağılmasını ve bir ümmetin perişanlığını onun şahsında cisimleştirir. Arabistan çöllerinden Berlin’e, Viyana’ya uzanan koşturmacası, yalnızca coğrafi bir hareketlilik değil; yıkılışı son bir hamleyle durdurma arzusunun mücadelesidir. Bir yandan toplumsal bünyede açılan yaralara parmak basarken, diğer yandan coşkulu bir imanla İslam’ın yurdunu kurtarma derdindedir. Aynı iman ve öfkeyle, gördüğü olumsuzlukları eleştirmekten de geri durmaz.
Bu yönüyle Âkif, yaşadığı dönemin bütün münevverlerinde görülen Batı ile hesaplaşma, gelişme ve medeniyet meselelerine kafa yoran bir figürdür. Klasik İslamcı düşüncenin tartıştığı hemen her temel problem, onun şiirinde ve düşüncesinde karşılık bulur. İttihad-ı İslam, onun için romantik bir hayal değil; ahlâkî bir zorunluluktur. Milliyetçilik fikri ise parçalayıcıdır ve İslam vahdetiyle bağdaşmaz. Said Halim Paşa’da olduğu gibi, Batı ile siyasi ve kültürel düzeyde bir hesaplaşma yürütür; farklı bir medeniyetin çocukları olduğumuzun altını çizer. Mevcut siyasal düzenden rahatsızdır; ancak Batı siyaset düşüncesinden tamamen azade de değildir. Bu ikili gerilim, dönemin İslamcı aydınlarının müşterek kaderidir.

O, bireysel varoluşun imkânlarını değil; müşterek kaderin ağırlığını taşımayı seçmiştir. Bu yüzden Âkif’in şiiri, bireysel estetik arayışların değil; toplumsal mesuliyetin, hatta ahlâkî yükümlülüğün ürünüdür. Ancak bu durum, onun şiirini basit bir kamusal söyleme indirgemez. Bilakis, şiiri kamusallaştıkça özne geri çekilir. Safahat, bu anlamda bir “özne şiiri” değil; bir mesuliyet metnidir.
Burada belirleyici olan, “şiirin arkasında kalmak” ile “şiirin arkasına saklanmak” arasındaki farktır. Âkif, korktuğu için geri çekilen bir şair değildir. Aksine, görünür olmanın ahlâkî risklerini bildiği için bilinçli bir geri çekilişi tercih eder. Milletin sesi olurken, kendi sesini bastırır. Bu tercih, onu güçlü kılan kadar yalnızlaştıran da bir tavırdır.
Millî Mücadele’ye bir İslamcı şair, münevver ve hatip olarak katılması; İstanbul’la arasındaki mesafenin de etkisiyle şekillenir. Ancak Cumhuriyet sonrasında bu mesafe kalıcı hâle gelir. Çünkü İttihad-ı İslam fikrini savunan bir İslamcının, yeni düzenin seçkinleri ve uygulamalarıyla barışık olması mümkün değildir. Hele hayatını hak bildiği davaya adamış bir figür için.
Cumhuriyet sonrasında iki farklı Mehmed Âkif inşa edilir: Millî şair ve İslam şairi. Yeni yönetim için Âkif, İstiklâl Marşı’nın şairidir; bu paye ile sınırlı, güvenli ve denetlenebilir bir figürdür. Oysa İstiklâl Marşı’nı mümkün kılan İslamî ruh, yeni düzende yalnızca toplumsal birliği sağlayacak ölçüde kabul ettiği bir dindir. Siyasi ve toplumsal hayatı belirlemeyen; bireyselleştirilmiş, uzlete çekilmiş, fakat ulusal kimliği çimentolayan bir din anlayışı. Bu sınırlar içinde kalan bir “millî Âkif” makbuldür.
İslam şairi Mehmed Âkif ise sürgündedir. Mısır yılları, yalnızca coğrafi bir uzaklaşma değil; ahlâkî ve düşünsel bir dışlanmanın ifadesidir. Açık bir İslam kimliğine doğrudan hücum edilmez; fakat İslamcı kimliği, onu Müslüman halk nezdinde marjinalleştirmenin kurnazca bir aracına dönüştürülür. Batılı ve modern bir ulus inşa edilirken, İslamcılık marjinal hatta kriminalize edilmesi gereken bir düşünce olarak konumlandırılır.
Bu sürgün yıllarındaki suskunluk, Âkif’in mizacıyla çelişir gibi görünür. Milli Mücadele öncesinde yönetime ve saltanata karşı gür bir sesle konuşan bir şair, kendisini sürgüne zorlayan uygulamalar karşısında neden sessiz kalmıştır? Bu suskunluğun cevabı, Mısır’da yaptığı kısa fakat sarsıcı itirafta saklıdır. İbrahim Sabri Bey’e söylediği sözler, bireysel bir çöküşten çok daha fazlasını anlatır: “Secde-i sehivsiz namaz kılamaz oldum… Zihnim öyle perişan.” Bu ifade, yalnızca bir şairin değil; bir milletin ruh hâlinin de özetidir.
Âkif’in 1925’te kaleme aldığı Hicran, bu kırılmanın şiirsel ifadesidir. Buradaki hayal kırıklığı, kişisel bir iman krizinden ziyade, modern Müslüman entelektüelin yaşadığı yapısal bir yanılgının ifşasıdır. Akl-ı selîm ile yetinmenin yetmediğini, asıl meselenin kalb-i selîm olduğunu söyler. İlim ve irfan, eğer bir “varlık iddiası”na dönüşüyorsa, Hakk’ın kapısını kapatır. “Söktüm attım” dediği şey cehalet değil; kendine güvenen bilgidir.
Bu yönüyle Mehmed Âkif, yalnızca bir şair değil; modern bilgi rejimine karşı temkinli bir ahlâk eleştirmenidir. Onun hikmeti soyut metafizikte dolaşmaz; somut hayat sahnelerinde sınanır. Kocakarı ile Ömer şiirinde olduğu gibi, adalet güçlülerin değil; güçsüzlerin gözünden kurulur. Devleti kutsamaz; adaleti kutsallaştırır.
Mehmed Âkif’in yalnızlığı, psikolojik değil; ahlâkîdir. Popülerleşmeyi reddeder; alkışa mesafeli durur. Çünkü bilir ki alkış, çoğu zaman düşüncenin düşmanıdır. Onu bugün yeniden okumak, savunmak ya da yüceltmek değildir mesele. Asıl mesele, onun yönelttiği rahatsız edici sorularla yüzleşebilmektir.
“Ne yanlışmış hesabım…” Bu cümle, yalnızca Âkif’in değil; modern Müslüman entelektüelin de itirafıdır. Âkif’in büyüklüğü, doğru cevaplar vermesinde değil; yanlış hesaplarını dürüstçe ifşa edebilmesindedir. Onu anlamak için onun kadar olmak gerekmez. Ama onun gibi, gerektiğinde kendimizi geri çekmeyi öğrenmemiz gerekir.



