Picture of Musa Özdemir
Musa Özdemir

Mezarla Rahim Arasında: Şiddetin Mitopoetik Döngüsü

A+ A-

Tarih—kanla dokunmuş bir kumaş—soğuktur; izi kalır: yarıklar, kabuk bağlamış lekeler, okşanmamış bir acının sızısı gibidir. Şiddet, bu kumaşın dokusunu örer, ipliği atar, düğümü atar; öyle ki tarih, çoğu zaman şiddetin gölgesinde kendi yüzünü tanır. Başka bir deyişle: tarih, şiddetin sahnesi değil; şiddet, tarihin hem dili hem yazarıdır.

İlk bakışta kaba bir tez gibi duyulacak belki; ancak derinleşince görülür ki şiddet, bedenin parçalanması değildir — anlamı, kimliği ve hafızayı kurar. Bir kılıç darbesi, sadece etin yarılması değil; topluluğun sınır çizgisinin yeniden tesisi, “biz” ile “onlar”ın taze bir mühürle ayrılmasıdır. Her infaz, bir insanın yok oluşu değil; kolektif bir hikâyenin başlangıcıdır; bir yasın ritüelleşmesi, bir hukukun şiirleşmesidir. Böyle olunca tarihin satır araları, olayların kronolojisi değil; şiddetin simgesel kayıtlarıdır.

İradeyi karanlığa çeken filozof Schopenhauer’in söylemi bu tabloya tuz basar: isteme, ontolojik bir zorunluluk olarak, doymayı bilmez; varlığın içkin dürtüsü, sınırlarını tahkim etmek için ötekini harcar. Bu pratik, tarih sahnesinde biçimlenirken, yüzünü mitlerle örter: Tantalos’un susuzluğu, Prometheus’un zincirleri, Kronos’un açlığı — hepsi, insanın isteğini hem metaforikleştirir hem mazur gösterir. İstemenin körlüğü, şiddetin mazereti değil; şiddeti doğuran epistemik boşluktur. Yani cehalet, burada bilgisizlik değil; bir varoluş biçimidir. Bilinçli olma kapasitesinin yokluğu değil, bilginin reddedilişidir; öğrenmenin reddidir; tarihe ilişkin ders çıkarma yetisinin sabote edilişidir.

Ve Nietzsche, bu karanlığı başka türlü okur: şiddet, bazen nihilizmin gölgesinde çökülen bir ceza değildir yalnızca; yıkım, eskileri yerinden ederek yeni düzenlerin tohumunu serpebilir. Dionysos’un taşkınlığı, Apollon’un düşülen heykelini paramparça ettiğinde, ortaya çıkan kırıntılardan kurucu bir irade yükselir. Ancak dikkatle söylenmeli: bu, şiddetin meşrulaştırılması değil; şiddetin mitopoetikişlevinin diagnostik okunmasıdır. Tarih, bazen bir yaratımın katlanması olarak okunur; ama yaratım ile yok ediş arasındaki sınır, çoğu zaman cehaletin hassas bir örtüsüyle kamufle edilir. Kurbanın kanı, mitolojide mürekkep olurken; tarihte çokça susturulur, unutulur, cebelleşir.

Tarih boyunca devlet/egemenlik mekanizmaları bu gerçeği usulünce örgütledi; hukukun soğuk dili, şiddeti meşrulaştıran bir simge haline getirildi; infaz, gösteri, öğreticilik işleviyle topluluğu yeniden dizayn etti. Kronos’un çocuklarını yutması mitinde bile görünür: egemenlik, sürekli olarak kendi devamlılığını kurbanın yutuluşu üzerinden garantiler. Bir imparatorluğun yükselişi, başka bir uygarlığın göğsünü parçalayarak sağlanır; bir şehir suru, başka insanların mezar taşlarından örülmüş olabilir. Bu, tarihsel bir tesadüf değil; bir trajedidir: insanlar, tarihin öğretilerini özümsememişçesine; geçmişin yaralarını tanımamışçasına, benzer yaraları sayfalarına kazırlar.

Cehalet, burada pasif bir kusur değildir; etkin, üretken, örgütlü bir mirastır. Okullar, mitler, resmi anlatılar, kahramanlık edebiyatı — bütün bunlar, şiddetin kurumsallaşmasını kolaylaştıran bir kültürel ekosistem yaratır. Böylesi bir ortamda unutma, erteleme ve inkâr, kolektif bir erdem gibi kutsanır. Zaferlerin nutku yüksek sesle okunurken, mağlûbun ağıdı ise fısıltıyla gömülür; böylece tarih, seçici bir hafıza mekanizmasına dönüşür, cehaleti yeniden üretir. Yani tarih, vakaların dizisi değil; belleğin ve unutmanın politik bir cihazıdır.

Mitlerin diline geri dönüldüğünde ise şiddetin sembolik çerçevesi daha da görünür hale gelir: Orfeus’un parçalanışı, Maenadların ellerinde dağılmış bir beden değil; yeni bir melodinin başlangıcının alegorisidir; fakat gerçek hayatta parçalanan bedenlerin yankısı, çoğu zaman bir müzik yaratmaz; sadece susan bir hafıza bırakır. Yani mit, şiddete estetik bir işlev kazandırırken; tarih, estetiğin bu kılıfını soyup gerçek maliyeti gösterir. Bir toplum, kurban üzerinden kendini yeniden adlandırırken, hangi sorularla yüzleşmeyi reddeder? Kimlerin anıları muaf tutulur? Bunlar, cehaletin devamını sağlayan sorulardır.

Tarihsel süreksizliklerin üzerindeki sessizlik, cehaletin yüzüdür. Örneğin devrimler: bir yanda ahlâkın ve özgürlüğün nutku; öte yanda sokaklarda süregelen öldürmeler, kayıplar; devrim dilekçesinde yer alan insan hakları, sokakta kan lekeleri. Bu ikilik, cehaletin iki biçimini açığa çıkarır: birincisi bilinçli körleşme — belirli kurumlar ve aktörler bilerek unutmayı tercih eder; ikincisi ise kolektif cehalet — toplumun büyük bir kesimi, geçerli anlatıya göre konumlanmak için geçmişin acılarını ertelemeye razı olur. İkisi de tarihin şiddet döngüsünü besler.

Bu nedenle tarih okumak, şiddeti romantikleştirmek ya da meşrulaştırmak değil; bilakis şiddetin altyapısını, hafıza pratiklerini ve cehaletin mekaniklerini deşifre etmek olmalıdır. Nasıl? Önce şunu kabul ederek: her anlatı taraflıdır; her hikâye, bir güç ilişkisini gizler. Ardından da küçük, sessiz tanıklıklara kulak vermek gerekir: gömülmüş mezar taşlarının, unutulmuş cenazelerin, ağıt ağacının sessizliğine odaklanmak. Bu iş, tarihsel mesafe almayı değil; aksine mesafeyi koruyarak, ama yakınlığı kaybetmeden bakmayı gerektirir. Yakınlık, acıyı hissetmeyi; mesafe ise titizliği sağlar. Cehaletin kırılma ihtimali, bu iki imkânın nazik birleşiminde gizlidir.

Fakat tek başına bir aydınlanma, mucizevi bir kurtuluş değildir; çünkü cehalet bir kez yerleşmişse, onu dağıtmak için kurumların, ritüellerin, sembollerin yeniden örgütlenmesi gerekir. Okulların müfredatı, anıtların dili, yasaların üslubu — hepsi bir yeniden yazımın parçası olabilir. Bu, yalın bir teknik değişim değil; kolektif bir tözün, bir dilin yeniden icadı demektir. İnsanlar, geçmişin kanıyla yazılmış mitosları okurken, yeni bir nazarla bakmayı öğrenmeli: kurbanlara ait hikâyeleri sessizleştiren dilin yerine, onların direngen hafızasını inşa edecek bir dil konulmalı. Bu, zor; çünkü dil, güç tarafından biçimlendirilmiş; dolayısıyla cehaletin kaldırılması güçlü bir devinim ister.

Tarih okumak —ve daha da önemlisi tarihin diliyle hesaplaşmak—akademik bir görev değil; etik bir zorunluluktur. Çünkü her örtülmüş şiddet, yeni şiddetlerin tohumunu barındırır. Unutmak, cehenneme davetiye çıkarmaktır; hatırlamak, adaletin ve sorumluluğun ilk koşuludur. Öte yandan hatırlamak da yetmez: hatırlamanın kılavuzu, ödenmemiş borçları açığa çıkarıp restorasyona, sembolik onarıma yönelmeli; aksi takdirde hafıza, yalnızca nostaljik bir göstergeye dönüşür ve cehaletin yeniden üretilmesine hizmet eder.

Sonuç: insanlık, kendi tarihini okurken hâlâ kördür; bu körlük, bir kader değil, sosyal bir başarıdır — ama talihsiz bir başarı: cehaletin örgütlenmiş sürekliliği. Şiddet, tarihin dili olduğu sürece; cehalet onun mürekkebi olduğu müddetçe; biz, geçmişin gölgelerini taşımaya devam ederiz. Oysa imkân, her zaman vardır: mitlerin ve felsefenin aydınlatıcı gücünü, kolektif bir muhasebe pratiğine dönüştürmek mümkün. Bunun yolu, önce acıyı söylem içinde görünür kılmak; sonra da görünürlüğün gerektirdiği etik yükümlülükleri sahiplenmek.

Bunlar ağır bir yük; ama hafifletmeye yarayan tek şey vardır: bilginin ısrarı, anıların korunması ve en önemlisi —utançla yüzleşmek. Utanç, cehaletin ters yüzü; kabullenilmediği sürece, cehaletin bir başka adıdır. Utançla yüzleşen toplum, geçmişin şiddetini yalnızca tescil etmekle kalmaz; ruhunun oyarak açılan yaralarını sarmaya başlar. Bu sarmak, kanı durdurmaktan ziyade, kanın neden aktığını anlamayı, aktığı zemini değiştirip yeniden tohum ekmeyi gerektirir. Böyle bir pratik, zordur; ama imkânsız değildir.

Son olarak, unutmamak gerekir: tarih, şiddet ve cehalet üçgeninde yazılırken bile, insanlık hep aynı tekdüze trajediye hapsolmaz; arada, küçük kırılmalar, beklenmedik direnişler, unutulmuşlarınhatırasıyla ortaya çıkan yeni anlatılar vardır. Bu kırılmalar, mitin içinde parlayan apollonik ışıktan ziyade, Dionysos’un şarkısındaki beklenmedik notalar gibidir: çarpıcı, rahatsız edici, dönüştürücü. Bizim işimiz, o notaları duymaya hazır olmak; sonra da onları anlatıya sokmak… Tarihin dili değişirse, cehaletin dili de sarsılır; şiddet, köklerini kaybeder. Bu, en azından bir ihtimaldir —ve ihtimaller, cehaletin devasa karanlığında, insan için hâlâ en kıymetli ışıktır.