Mitos’tan Logos’a Geçiş Sürecinde Philia, Eros ve Afrodit İmgesi
- Tarih:
I
Yunanca philia (sevgi) ve sophia (bilgelik) sözcüklerinin birleşmesinden oluşan philosophia, Türkçe’ye bilgelik sevgisi, bilgelik dostluğu, bilgelik aşkı ve felsefe olarak tercüme edilmiştir. Philia sevmek, âşık olmak anlamına gelir ve sevmek anlamı itibarıyla sevgiyle veya dostça davranmak, hoş karşılamak, dostça ağırlamak, yârânlık etmek gibi özel anlamlarda kullanılmıştır. Philia’nın Eros ve Afrodit ile birlikte felsefi düşüncenin doğumunda oynadığı başrol, onu öncelikle hem mitos-logos karşıtlığı hem de mitos-logos birlikteliği bakımından irdelemeye imkân tanır.
Geleneksel kanıya göre felsefe, mitosun etkisinin çokça azalması hatta mitosa ait imgesel düşünme şeklinden radikal bir kopma sonucunda meydana gelmiştir. Bu kanı, felsefi düşünüşü logosa ait rasyonel düşünme şekli olarak görür ve felsefi düşüncenin mitosun imgesel düşünüş formundan sıyrıldığı takdirde doğduğunu savunur. Felsefe tarihi açısından bakıldığında söz konusu savunuda kısmen haklılık payı olmakla birlikte, mitos-logos ilişkisinin yalnızca karşıtlık ile sınırlı tutulması, teolojik, kültürel, toplumsal ve politik etkilerin yok sayılması, ikisi arasındaki ilişkinin eksik ve yanlı bir şekilde kavranması sonucunu doğurmuştur.
Tam da burada açığa çıkan aksaklık nedeniyledir ki, modern filozoflar, 19. yüzyıldan itibaren bu iki sürecin karşıtlıkla örülmüş dogmatik doğasını aşmak ve mitos ile logos arasındaki ilişkiyi nesnel bir şekilde irdelemek için meseleye yeniden dönmüş; felsefenin doğuşunun mitos-logos ikiliğinin gölgesinde kalışını aşma yönünde ciddi adımlar atmışlardır. Örneğin Nietzsche, Zeller, Diels, Burnet, Kingsley, Capelle, Barnes, Jeager, Guthrie, Hadot gibi felsefe tarihçileri özellikle Antik Yunan’daki yazın literatürünü araştıran ve düzenleyen bir doksograf olarak Aristoteles ve öncellerini (Simplicios, Plutarkhos) ciddi anlamda eleştiriye tabi tutmuşlardır. Üstelik bu sefer mesele söz konusu karşıtlığın aşılması yönünde değil, mitos-logos ilişkisinin doğru anlaşılması ve yeniden bir meta-okumaya tabi tutulması şeklinde gerçekleşmiştir. Bu çabayı, Platon ve Aristoteles’in mitik unsurları kuramlarında imgesel olanı rasyonel ve anlaşılır kılmak için yalnızca alegorik işlevi ile sınırlamalarının önüne geçmek ve mitosu logos ile birlikte yeniden konumlandırma gayreti olarak görmek mümkündür. Modern filozoflar Nietzsche’nin yaptığı gibi; felsefenin ne zaman başladığı veya kökeninin nereye dayandığı sorusuna takılıp kalmadıkları için, mitos-logos ilişkisini herhangi bir indirgemeye tabi kılmadan sorunsallaştırmanın ve izah etmenin yolunu açmışlardır.
Philia ile ilişkilendirilen Tanrıça Afrodit ve onun oğlu olarak kabul edilen Tanrı Eros’un Sokrates öncesi felsefedeki mitik ve kozmik görünümüne odaklanmanın gereği olarak öncelikle Antik Yunan düşüncesinde mitos-logos sürecinin nasıl işlediğine veya tartışıldığına kısaca değinmek yerinde olur. Doğa filozofları adıyla bilinen Pre-Sokratik filozoflar, ilkin Homeros ve Hesiodos’un şiirlerinde (İlyada, Odysseia ve Theogonia) varolan mitsel/mitik kavrayışlarla karşılaşmışlardır. Bu dönemde yaygın bir yazma tarzı olan şiirin etkisiyle imgelem gücü, varlığı, evreni, doğayı, toplumu ve insanı bütüncül bir şekilde kavramanın en verimli yolu olarak görülmüş; doğa canlı, diri ve tanrısal kabul edilmiştir. Dolayısıyla doğada gerçekleşen oluş (génesis), değişim (métabolé) ve devinimin (kinésis) birbiriyle zorunlu (ananke) ilişkisi, insanın hem bireysel hem de toplumsal yaşamında önemli bir etkiye sahip olmuştur.
Presokratik filozoflara devredilen felsefi, kültürel ve dini mirasın kökenleri çok eskilere dayansa da Homeros ve Hesiodos’un evreni, insanı, tanrıyı ve yaşamı mitosa ait unsurlarla izah etme çabası sadece tinsel unsurları değil aynı zamanda rasyonel düşünüşün özelliklerini de içermektedir. Örneğin Zeller, Hesiodos’un Theogonia eserinde Homeros’un şiirlerinde de yer alan Hellen tanrılar dünyasını düzenlemeye çalıştığını, bu yolla kozmolojik tasavvurun ve mitsel dilin dönüşümüne katkıda bulunduğunu dile getirmiştir (Zeller, 2008:39). Söz’e, efsaneye, dile gelen’e ait olan anlamıyla mitos ile logos yani akla, düşünce ve mantığa ait olan arasındaki ayrım ve geçiş, dini, kültürel ve tarihsel bir sürecin sonucu olarak gerçekleşmiştir. Doğa filozofları varlığı tanımaya, anlamaya çalışırken, varlığı meydana getiren kökleri rasyonel gerekçelerle şekillendirmeye çalışmış, daha soyut kavramları devreye sokmuş ve mitosa ait kavramlarla rasyonel tasavvurları bir araya getirmişlerdir. Doğa filozofları’nın İyonya Okulu kanadı hem duyulara hem de akla dayalı izahlarla doğayı ve onun bir parçası olan insanı anlamaya çalışmışlardır. Dini-felsefi düşüncenin iç içe olduğu Pythagorasçı Okul, Elealılar, Herakleitos, Atomcular ve Sofistler’in düşüncelerinde mitosun rasyonel izahtaki alegorik rolü hep devam etmiştir. Doğa filozofları aracılığıyla destansı unsurların felsefi merak ve rasyonel düşünceyle birlikte teolojik teogonyalardan (evren tasavvuru) teolojik olmayan teogonyalara doğru yol aldığı, sadece tanrıların söz sahibi olmadığı, insanın da evren ve doğa tasarımında rol almaya başladığı göze çarpar.
Mitostan logosa geçiş sürecinin bir kopma yoluyla değil de düşüncenin tarihsel süreciyle gerçekleştiği, mutlak bir ayrılığın yaşanmadığı, mitos ile logos arasındaki etkileşim ve geçirgenliğin zaman zaman belirsiz bir hale bürünse de varlığını süreksiz şartlar altında bile sürdürdüğünü ve çağdaş felsefe sorunlarını kavramada işlevsel olduğunu söylemek mümkündür. O halde bir sonraki yazıda Philia, Eros ve Afrodit’in kozmik ve rasyonel bir ilke olarak kavranması, felsefi düşünceye olan etkisi ve dönüşümü üzerine konuşmaya başlayabiliriz.



