Picture of Musa Özdemir
Musa Özdemir

Mitos’un Sürgünden Dönüşü

A+ A-

I. Aklın Krallığı ve Unutulan Kökler

İnsanın kâinattaki serüveni, bir yanılsamalar dizisi değilse eğer, bir hakikat arayışıdır. Ancak bu arayış, dışarıya, yıldızlara ve atomlara doğru değil; belki de daha çok, içeriye, ruhun karanlık mağaralarına doğru yapılan bir yolculuktur. Sokrates’in “Kendini bil!” sözü, zamanla indirgenmiş, “Nesneyi bil!”e dönüşmüş gibidir. Bu indirgemenin tarihi, Logos’un –aklın, sözün, ölçünün ve düzenin ilkesinin– Mitos –köken hikâyelerinin, imgenin ve sezginin dilinin– üzerinde kurduğu bir tahakküm tarihidir.

Antik insan için dünya, nesnelerden ibaret değildi; o, canlı, anlam yüklü ve simgesel bir düzlemdi. Bir nehir, suyun aktığı bir yer değil, bir tanrıçanın bedeniydi; gökyüzü, bir kubbe değil, tanrısal iradenin tecelli ettiği bir sahneydi. Mitos, burada, Carl Gustav Jung’un işaret ettiği gibi, estetik bir anlatı değil, “kolektif bilinçdışının tezahürü” idi. İnsan, kendi içsel çatışmalarını, korkularını, arzularını ve umutlarını, evrensel ve zamansız imgeler olan arketipler aracılığıyla dışsallaştırıyor, böylece varoluşunun anlamını kavramaya çalışıyordu. Bu, bir açıklama biçimi değil, bir yaşama biçimiydi.

Aydınlanma Çağı ile birlikte, Logos tahtına mutlak anlamda oturdu. Descartes’ın “Düşünüyorum, o halde varım”ı, varoluşun merkezine saf aklı yerleştiren bir manifesto oldu. Doğa, “sessiz, kokusuz, renksiz” bir mekanizma olarak yeniden tanımlandı; bir nesneler yığını. Mitos ise, bu yeni krallıkta “ilkel”, “çocuksu” ve “yanıltıcı” addedilerek sürgüne gönderildi. Bu sürgün, Freud’un “bastırma” kavramını keşfinden çok önce, kolektif düzeyde gerçekleşmiş bir bastırmaydı. Akıl, iç dünyanın kaotik, karanlık ve çoğu zaman ürpertici imgelerinden uzaklaşıp, aydınlık, düzenli ve güvenli olanın peşine düştü. Bu hamle, uygarlığın ilerleyişini mümkün kıldı, ancak bunun bedeli, varlığın bir yarısının unutulması, hatta inkâr edilmesi oldu. Bilgi, anlamın; açıklama, deneyimin yerini almaya başladı.

II. Bastırılanın Dönüşü: Ruhun Sessiz Çığlığı

Ancak bastırılan, Freudyen psikanalizin temel yasasıdır ki, asla yok olmaz; biçim değiştirerek geri döner. Modern insan, tüm refahına, konforuna ve teknolojik harikalarına rağmen, derin bir varoluşsal boşluk, bir anlamsızlık duygusuyla kuşatılmış durumda. Bu boşluk, Pascal’ın çok önceden işaret ettiği gibi, “içindeki sonsuz boşluk”tur ve bu boşluk, dünyevi hiçbir şeyle, ne bilgiyle ne de mülkle doldurulamaz. Bu, Mitos’un bastırılmışlığının patolojik semptomudur.

Psikanaliz, tam da bu noktada, bastırılanın geri dönüşünün haritasını çıkaran bir disiplin olarak karşımıza çıkar. Rüyalar, mitosun kişisel sahnesi haline gelir. Burada, kişinin bilinçdışı, kendini evrensel arketiplerin imgeleriyle ifade eder. Jung’a göre, bireyin psikolojik olarak bütünlüğe, yani “Ben”e ulaşması, ancak ve ancak bu içsel mitik imgelerle –Gölge, Anima/Animus, Bilge İhtiyar, Anne Arketipi vb.– yüzleşmesi ve onları bilincine entegre etmesiyle mümkündür. İşte Jung’un “bireyleşme” dediği süreç budur: Kişinin, egonun dar sınırlarından çıkıp, kolektif bilinçdışının zengin ve karanlık topraklarında bir iç yolculuğa çıkması.

Bu bağlamda, mitos bir hikâye değildir; o, bir terapötik araçtır. Ödipus kompleksi, Yunan trajedisinin bir öğesi değil, her bireyin, ailesel ve toplumsal otoriteyle kurduğu ilişkinin yapısal bir dinamiğidir. “Kahramanın Yolculuğu” (Joseph Campbell), sıradan dünyadan ayrılıp, bilinmeyenle yüzleşerek ve bir “hazine” (içsel bir hakikat) ile dönerek gerçekleşen bir dönüşümün evrensel şablonudur. Modern birey, ofisindeki, okulundaki, gündelik kaygılarındaki sıradan dünyasında sıkışıp kalmıştır. İçsel kahramanı uyandırmak, bu sıradanlıktan çıkıp, kendi karanlığıyla (Gölge) yüzleşmek ve bütünleşmiş bir benlikle dönmek, modern çağın kişisel mitosudur. Logos bize “nasıl” yaşayacağımızı söyler (planlar, kariyerler, mantık); mitos ise “niçin” yaşadığımıza dair bir cevap, bir amaç sunar.

III. Bir Senteze Doğru: Logos ve Mitos’un Uzlaşması

Buradaki mesele, Logos’u tamamen reddedip, ilkel bir mitik bilince geri dönmek değildir. Böyle bir dönüş ne mümkündür ne de arzu edilir. Mesele, ikisi arasında kurulan hiyerarşik ve dışlayıcı ilişkiyi, tamamlayıcı bir ilişkiye dönüştürmektir. Logos, bilinçli zihnin ışığıdır; sınırları çizer, yasaları keşfeder, dünyayı anlaşılır kılar. Mitos ise, bilinçdışının karanlık toprağıdır; anlamı üretir, yaratıcılığı besler, hayatı yaşanır kılar. Işık, toprak olmadan verimsizdir; toprak ise, ışık olmadan karanlıkta kalır.

Heidegger’in “Dasein”ı (orada-oluş), dünyaya sınırlı bilgiyle değil, duygu, endişe ve anlam arayışıyla da açılan bir varlıktır. Saf Logos, dünyayı bir “harita”ya indirger; oysa insan, “haritanın” soğuk çizgilerinde değil, “arazinin” canlı, hissedilen, mitik deneyiminde yaşar. Sanat, bu diyalektiğin belki de en somut tezahürüdür. Bir ressam, teknik bilgisini (Logos’u) kullanır, ancak eserinin ruhu, onun içsel imgelerden, sezgilerden, yani mitik kaynaktan beslenen yaratıcılığından doğar.

Modern insanın içsel boşluğu, daha fazla veriyle, daha hızlı internetle veya daha karmaşık analizlerle doldurulamaz. Çünkü bu boşluk, bilginin değil, anlamın boşluğudur. Ve anlam, Logos’un laboratuvarlarında sentezlenemez; o, ancak bilinçdışının mitik toprağında filizlenir. Psikanalitik süreç, tam da bu toprağı işlemek, onunla yeniden bağ kurmak için bir davettir. Bu, bir “tedavi”den ziyade, bir “uyanış”, bir “hatırlama” çağrısıdır.

Dolayısıyla, günümüzde gözlemlediğimiz, mitosa, spiritüele, sanata ve içsel arayışa olan artan ilgi, bir gerileme veya kaçış değil, aksine, bir olgunlaşma işaretidir. Bu, Logostan Mitosa doğru bir geriye gidiş değil, bir derine gidiştir. İnsan ruhunun, yüzeysel başarılarla tatmin olamayacak kadar karmaşık ve derin olduğunun fark edilişidir.

Her birimiz, kendi yaşamımızın anlatısını taşırız. Bu anlatı, mantıksal bir dizi olaydan ibaretse, o zaman boş ve anlamsızdır. Ona anlamını veren, içimizdeki mitik boyuttur: sevdiğimizde yaşadığımız “bir olma” hissi (hieros gamos – kutsal düğün arketipi), bir fedakarlık yaptığımızdaki “kahramanlık”, kayıp ve yas dönemlerinde hissettiğimiz “yer altına iniş” (katabasis). Bunlar, metaforlar değil, ruhun gerçek dilidir.

İnsan, bilen bir varlık olmayla sınırlandırılamaz. O, belki de her şeyden önce, anlam arayan ve kendi karanlık köklerini hatırlamakla yükümlü bir varlıktır. Çünkü nihai hakikat, sadece teleskoplarda ve mikroskoplarda değil; rüyalarımızda, sanatımızda ve içimizde yaşayan kadim hikâyelerde, yani bilinçdışımızın mitoslarında saklıdır. Bu sessiz ve karanlık diyarda, aklın gürültüsü susar ve ruhun ezeli hakikati nihayet duyulur hale gelir.