Modern Düşüncede Birey, Toplum ve Baskı Mekanizmaları -2-
- Tarih:
Modern çağ, bireyin değerine ve özgürlüğüne büyük vurgu yapmakla birlikte, çoğunluğun baskısı tehlikesine de dikkat çekmiştir. Özellikle demokratik toplumlarda, sadece devletin değil bizzat toplumun kendisinin de baskıcı bir güç olabileceği fark edilmiştir. 19. yüzyıl liberalleri arasında John Stuart Mill, çoğunluğun toplumsal normlar yoluyla azınlık bireyler üzerinde kurabileceği tahakküme “toplumun tiranlığı” adını verir. Mill, Liberty Üzerine eserinde “toplum bizzat tiran olduğunda, siyasi zorbalıktan daha derine nüfuz eden, ruhu köleleştiren bir baskı kurabilir” diyerek, sıradan insanların kendi gibi olmayanlara karşı çok katı ve dışlayıcı olabildiğini belirtir. Ona göre toplumsal çoğunluk, kanun dışı yollarla da (yaygın kanı, mahalle baskısı, ayıplama gibi) bireyin hayatının en ince ayrıntılarına müdahale edebilir ve herkesi kendi kalıplarına uymaya zorlayabilir. Mill şöyle yazar: “Toplumun hâkim görüş ve duygularının, farklı düşünenlere kendi pratiklerini dayatması, kanuni cezalardan bağımsız bir toplumsal zorbalıktır; ağır ceza vermese bile kaçış imkânı bırakmaz, hayatın detaylarına kadar nüfuz eder, adeta ruhu esir alır.” Bu yüzden, der Mill, “siyasi iktidarın tiranlığına karşı alınan önlemler yetmez; egemen kamuoyu ve duygunun tiranlığına karşı da bireyi korumak gerekir”.
Mill, çoğunluğun ahlaki dayatmalarının bireyselliği yok ettiğini, oysa ilerlemenin ve toplumsal zenginliğin, farklı düşünen/yaşayan bireylerin varlığıyla mümkün olduğunu savunur. Ona göre toplum, kendi değer ve zevklerini herkes için zorunlu kılmamalı; herkesin kendi iyisini tayin etmesine alan tanınmalıdır. Bu yaklaşım, aslında etik azınlıkların (farklı hayat tarzı veya düşünce sahibi bireylerin) korunmasının topluma uzun vadede faydalı olacağı fikrini taşır. Mill, “Eksantrik bireyler yok olmaya yüz tuttu, bu yüzden çoğunluk tiranlığının yükselişinden korkuyorum” derken, çoğunluğun tek tipleştirici etkisine dikkat çeker ve özgün, yaratıcı bireylerin toplum için değerini vurgular.
Immanuel Kant ise konuyu ahlaki bir çerçevede ele alır. Kant’a göre herkes akıl yoluyla ahlak yasasını (kategorik imperatif) kavrayabilir, ancak pratikte çoğu insan geleneksel dini kurallar veya otorite olmadan bunu yapmamaktadır. Kant, din ile ahlakın özdeş olmadığını, ahlakın özerk akıldan kaynaklanması gerektiğini savunur. “Aydınlanma Nedir?” makalesinde insanların kendi akıllarını kullanmaktan kaçınmasını eleştirir ve “Sapere aude (Aklını kullanma cesaretini göster)” çağrısı yapar. Bu, aslında çoğunluğun rehbere ihtiyaç duymasına bir eleştiridir: Kant, her bireyin kendi aklıyla iyiyi bulacak yetide olduğunu ama tembellik veya korku yüzünden çoğunluğun vesayet altında kalmayı tercih ettiğini ileri sürer.
Dini alanda özellikle Ritüalizmin, gerçek ahlakın önüne geçmesini eleştirir. Salt Aklın Sınırları İçinde Din (Religion within the Bounds of Mere Reason) eserinde Kant, “iyi bir dini topluluk, üyelerinin ahlaken gelişmesini, törensel ritüel ve dogmalara uyumundan üstün tutar” der. Ona göre kilise görevlileri cemaatlerine ahlaki yaşamı önemsemekten ziyade, şekilsel ayinlere katılmayı telkin ediyorsa, gerçek dinin amacına ihanet etmiş olurlar. Kant, İncil’den örneklerle Tanrı’nın esasen “merasimden ziyade merhamet istediğini” vurgular; yani ahlaki erdem, şekli ibadetten önce gelir.
Özellikle Hristiyanlıkta, sırf inanmanın (imanın) kurtuluş getireceği inancını “dini hayal” (religious delusion) diye eleştirir; Tanrı’nın bizden istediğinin, dürüst bir kalple görevimizi yapmamız olduğunu, yoksa belirli ritüelleri yerine getirmekle otomatik olarak iyi olunamayacağını söyler. Bu görüş genel dinsel çoğunluğun, dinin özündeki ahlakı ıskalayarak şekle takılma eğilimine bir eleştiridir. Kant’ın buradaki önerisi, içten gelerek ahlaklı olabilen kişi için dinin ritüel kısmı gereksizdir; asıl dindarlık, vicdanen doğruyu yapmaktır. Nitekim Goethe’nin bir dizisini aktarır: “Bilim ve sanatı olanın dini de vardır; bu ikisi olmayan varsın dindar olsun!“. Bu söz, ilim ve estetik gelişmişliği olan insanın zaten dinin ruhuna sahip olacağını, bunlara sahip olmayan geniş kitlelerin ise din ile terbiye edilmesi gerektiğini ima eder. Freud aşağıda ele alacağımız üzere bu alıntıyı kullanmıştır; Kant’ın çizdiği bu resim, etik azınlığın aslında zaten “Tanrı’nın rızasına” uygun yaşadığı, çoğunluğun ise ritüellerle yola getirilmeye çalışıldığı fikrine paraleldir.
Modern psikolojide Sigmund Freud, dinin kitleler üzerindeki işlevine dair önemli bir yorum getirir. Freud’a göre din, insanlığın çocukluk döneminin bir kalıntısıdır ve esas işlevi, medeniyet için vazgeçilmez olan içgüdü kontrolünü sağlamaktır. İnsanın saldırganlık ve cinsel dürtü gibi güçlü itkileri, eğer medeniyet bir baskı kurmazsa yıkıcı sonuçlar doğurur. Bu baskıyı tarih boyunca en etkili şekilde sağlayan araçlardan biri dindir. Freud, “Uygarlığın Huzursuzluğu” (Civilization and its Discontents) ve “Bir Yanılsamanın Geleceği” (The Future of an Illusion) gibi eserlerinde dinin, gerçeklik dünyasının acılarına karşı bir nevi toplu savunma mekanizması olduğunu belirtir. Ona göre “Dinî inançlar toplu yanılsamalar kategorisindedir; bu sayede birçok kişi kendi nevrozundan kurtulur” demektedir. Yani Freud, dinin bilimsel anlamda gerçekçi olmasa da kitleleri teskin eden, onlara yaşamın zorluklarına katlanma motivasyonu veren bir hayal olduğunu söyler. Özellikle “He who possesses science and art has religion; he who does not, let him have religion!” (Goethe’den aktardığı yukarıdaki söz) üzerinden, sanatsal ve bilimsel tatminleri olmayan ortalama insanın, hayatın anlam boşluğunu ancak din ile doldurabildiğini ima eder.
Freud’a göre aslında olgun, entelektüel bir insan din olmadan da yaşayabilir; fakat çoğunluk için din, bir psikolojik tampon işlevi görür, onları teskin eder ve toplum düzenine uymalarını sağlar. Ayrıca Freud, dinin kitlelerin bilinçdışı suçluluk duygularını kanalize ettiğini düşünür. Ona göre insanların içinde bastırdıkları saldırgan dürtüler, dinin “ilahi cezalandırıcı baba figürü” ve ahlak kuralları sayesinde ehlileştirilir. Böylece medeniyet kurulabilir, ama bu da bireye sürekli bir huzursuzluk verir – çünkü içgüdüler tamamen yok olmaz, sadece bastırılır. Freud, din olgusunu “kolektif bir nevroz” olarak da tanımlar; ama kabul eder ki bu nevroz, medeniyeti mümkün kılmıştır. Bir başka deyişle Freud, çoğunluğun dürtüsel, agresif tabiatının din vasıtasıyla dizginlendiğini söyler. Bu da bizim tezimizle örtüşür: çoğunluk eğer “kötülüğe meyyal” ise, din gibi üst bir otorite olmadan toplumsal düzen kaosa sürüklenir.
Modern siyasette Hannah Arendt, özellikle totalitarizm deneyimleri ışığında çoğunluk ve azınlık meselelerine değinmiştir. Arendt’e göre düşünmeyen, sorgulamayan sıradan insanlar büyük kötülüklerin aracı olabilir (onun ünlü “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, Nazi bürokratı Eichmann örneğinde, sıradan bir memurun düşünmeden sisteme uyup korkunç suçlar işlemesini betimler). Bu, bir bakıma çoğunluk içindeki bireylerin, ahlaki muhakemeyi bir kenara bırakıp kolektif akla teslim olmasıdır. Arendt, otorite boşluğu olduğunda insanların kendi gruplarının normlarına körü körüne uyduğunu, bunun da tehlikeli bir çoğunluk diktası yaratabileceğini vurgular. Eğitim üzerine yazdığı “Eğitim Krizi” makalesinde Arendt, çocukların tamamen özgür bırakılıp otoritesiz bir ortamda yetiştirilmelerinin bile “çoğunluğun tiranlığı”na yol açabileceğini belirtir. Diyor ki: “Eğer çocuklar yetişkin otoritesinden tamamen azat edilirse, bu sefer kendi akran grubunun çok daha zalim bir çoğunluk baskısına maruz kalırlar. Sayıca üstün olduğu için isyan edemez, çocuk aklıyla mantıkla da direnemez, başka bir dünyaya kaçma imkânı da yoktur. Sonuç ya boyun eğme (konformizm) ya da asi davranışlar (suça yönelme) olur; çoğu zaman da ikisinin karışımı görülür.“. Bu tespit sadece çocuklar için değil, genel olarak bireyler için de geçerlidir: Eğer sağlıklı bir otorite veya rehberlik mekanizması yoksa, insanlar kendi içlerinde hiyerarşi kurar ve grup normları muhalif üzerinde acımasız bir baskı kurabilir. Arendt burada aslında çoğunluk psikolojisinin bireyi ezme potansiyelini vurgular. Onun Amerikan devrimi ve demokrasi eleştirilerinde de “çoğunluğun sürekli haklı kabul edilmesi” riskine dikkat çekilir ve sivil itaatsizlik hakkını, çoğunluk yanlış yaptığında azınlığın direnme mekanizması olarak över. Yani Arendt, demokrasilerde bile çoğunluğun etiğe aykırı yönde birleşip azınlığı yok sayabileceğini, bu durumda ancak bireylerin düşünme ve direnme cesaretiyle (örneğin sivil itaatsizlik yoluyla) toplumun düzeltilebileceğini savunur.

Özetlemek gerekirse gerek klasik gerek modern düşüncede ortak bir tema vardır: Çoğunluğun ortalama bilinç ve ahlak düzeyi, gerçekten iyi ve doğru olanı her zaman görecek seviyede değildir. Kitle, sürü psikolojisiyle hareket edebilir, geleneksel veya içgüdüsel eğilimlerinin esiri olabilir. Bu yüzden ya dış bir otorite (filozof kral, peygamber, kanun, eğitim otoritesi vs.) ya da içsel aydınlanma ile terbiye edilmesi, yönlendirilmesi gerekir. Aksi takdirde çoğunluk, farklı düşünen veya davranan bireylere (ahlaken veya entelektüel bakımdan onlardan ileride bile olsa) baskı uygulama eğilimindedir. Bu baskı, tarihte Hallac gibi örneklerde görüldüğü üzere ölümle sonuçlanabilecek düzeyde olabilmiştir; modern zamanlarda ise sosyal linç, dışlama, itibarsızlaştırma, hatta totaliter rejimlerde toplama kamplarına kadar varan zulümler şeklinde tezahür etmiştir.
Bizim tezimizin dayandığı bu kuramsal çerçevede, ilahi dinlerin çoğunluğa hitap eden bir “pedagojik araç” olduğu fikri de destek bulmaktadır. Platon’dan Kant’a ve Freud’a uzanan çizgide, geniş halk kesimlerinin ahlaki doğrultuda tutulması için mitlere, dogmalara veya korku/telkin unsurlarına ihtiyaç olduğu fikri vardır. Nitekim Freud, dini “gerçekliği arzuya göre yeniden kurgulayan bir toplu hayal ürünü” olarak niteler ve insanların mutluluk arayışının parçası sayar. Bu hayalin kitlesel çapta paylaşılması, bireysel nevrozları azaltır ama bir çeşit kitle yanılsaması olarak kalır. Buradan çıkabilecek sonuç şudur: Eğer bir toplumda herkes entelektüel ve ahlaki açıdan olgun (havas) mertebesine erişmiş olsaydı, belki dışsal din kurallarına ihtiyaç kalmazdı. Ancak gerçekte çoğunluk böyle değildir; öyleyse din, hukuk, gelenek gibi mekanizmalar onlar için birer gerekliliktir. Ne var ki bu mekanizmalar hâlihazırda zaten erdemli olan azınlığa aynı şekilde uygulandığında anlamsız bir yük hatta ilerlemeye ket vurucu bir engel haline gelebilir.



