Modernite’nin Unutturduğu Üzerine: Mazi Bize Ne Söyler?
- Tarih:
“Geçmiş bir çöp tenekesi gibi birikir; ama unutulmaz.”
Sokaktaki Adam, Atilla İlhan
“Ben çoktan kapadım o defteri. Lakin defter kapanmıyor. Mazi hiçbir vakit büsbütün terk etmiyor. En umulmadık yerde birden karşımıza çıkıveriyor.”
Sır, Mustafa Kutlu
İnsanın zamanla olan münasebetinde üzerine en çok düşünülen bahistir mazi…Asırlık muhasebelerin devşirildiği nice insan edimi bu gerçeği söyler bize biteviye! Zaman denilen muammanın anlattığı söylem düzeyinde farklılaşacaktır belki ama; anlam asla değişmez: İnsan mazi(si)yle yaşar! Bakışların ileriye, ufuk çizgisine yönelmesi şu aşamada neyi değiştirir ki? En fazla maziden ileriye bakmalardır olan bitenin adı. İster bugünün dünyası, ister yarının ülkesi…mazi her koşul ve durumda bir bilinmeyen olarak yer bulmaya devam edecektir bu denklemde. Zaman bir bilmece, denklem ise üç bilinmeyenlidir; peki ya insan? Bildikleriyle amel edene, bilinmeyeni vaat eden ilahi yazgı, bu noktada çözümü imkanlı kılar, kılar ama bu durumda bilmece yeni bilinmezliklere de kapı aralar. İnsanın bildiği nedir ki bilmediği şu olsun? Olanın ötesi var bir de…Olması gerekenin iz düşümünde bilmek zorunda olduğumuzla yazgıda mühürlenen ve de bilinmeyi bekleyen bilinmezlik nedir? Sözün gelişi bu ya, her bilgi amele gelir mi, her bilgi amel için tanımlı mıdır? Bildiklerimizle amel etmeyi, bilmediklerimize hükümlü kılan ilahi irade; sahip olduğumuz her bilgiye bu tarifeyi uygular mı? Amel edildiği halde bilmediklerimize götürmeyen bilgiler de var mı?
Meselenin bilmekle olan ünsiyeti, mazinin bir bilgi yumağı olarak kodlanmasından kaynaklanır ki bunda yadırganacak bir şey yoktur; tecrübenin yaşanmışlık bilgisiyle eş tutulması bu gerçeği açık eder. Mazide olan biten, bugünün dünyasında bize bir bilgi olarak yansır. Yaşadıklarımız bu yönüyle yol gösterici bir mahiyet teşkil eder. Dolayısıyla maziden bugüne gelen, bilgi haznemizde biriken her bir yaşanmışlık bilgisi; kullanıldığı ölçüde ötesine bir davet niteliği taşır. Bildiklerinizle amel eder, yani bildiklerinizi kullanırsanız, bilmediğiniz yeni bilgilere ulaşırsınız. İlahı yazgının vaaz olmaktan çıkarak, vaade dönüştüğü eşiktir bu. Bilme edimi bir vaaz hali olarak resmeder kendisini, oysa bilinmeyene talip olmak ve onu bilmeye başlamak; vaat edilenle müsemma bir halin tercümesidir son tahlilde.
Yine de daha mühim bir meseleyle karşı karşıyadır modern insan!
Mazinin bilgisi, maziye konu olanın bilgisiyle aynı şey değildir. Maziye ait olan bir yaşanmışlığın bilgisine talip olmanız için, mazi dediğimiz varlığın bilgisine sahip olmanız gerekir önce. Ancak bunun da evvelinde, maziye nasıl baktığınız mevzuu var. Yaşanmış olanın bir bilgi olarak bugünde iş görmesi, malum yaşanmışlığın hatırlanmasını gerektirir. Şayet bundan yoksunsanız, mazi; sözü edilen yaşanmışlık özelinde bir bilgi olarak üzerine düşeni yerine getirmekten aciz kalacaktır.
Dolayısıyla mazinin hatırlanmaması ilahi yazgıyı işlemez hale getirir.
Peki bu durum, bir kast olarak mı ortaya çıkar, yoksa aksi yönde gerçekleşen insan edimlerine rağmen; kaçınılmaz bir şekilde mi?
Modern insan maziyi hatırlamayı istemiyor, diğer bir deyişle bile isteyerek unutmayı seçiyorsa, burada bir kast olduğuna şüphe yoktur.
Ancak, maziyle olan bu negatif ilişki, hatırlamaktan çok hatırla-ya-mamaktan kaynaklı olarak, bir tür istemsiz/bilinçsiz unutmalarla tezahür ediyorsa, şu halde modern insan için durumun bir acziyet ifade ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Yazının henüz başında, girizgahtan sayılabilecek malum ifadelerle birlikte değerlendirildiğinde, şu aşamada bir garipliğin olduğu gözlerden kaçmaz. Mazinin her ne olursa olsun; bugünde, yaşadığımız zamanda, mevcut anın içinde bir şekilde kendisine yer bulduğu tespiti, unutulan mazi anlatısında oldukça dikkat çekici bir ayrıntı olarak çıkar karşımıza.
Mazi her ne olursa olsun yaşamaktadır bugünde, ancak yine de unutur insan; bu unutma edimi yaşayan maziye mi dairdir, yoksa onun dışında mı?
Hatırlama edimi dışında yaşayan bir mazi, var mıdır? Mümkün müdür böyle bir şey?
…
Modern insanın mazi karşısında takındığı tavrın iki temel yönelimi var! Biri menfi diğeri müspet bu iki yönelim; hatırlanmak istenen ile istenmeyen iki farklı maziye gebedir. Bizi motive eden, hatırlandığında iyi hissettiren yaşanmışlıkları hafızamızda tutar; rahatsız edici, mesele çıkaran türden huzur bozucu olanları ise sileriz. Son derece olağan karşılanması gereken bu durum; yaşayan, tabiatıyla yaşamak isteyen bir mazi için yine de kabul edilemez bir niteliktedir. Neden?
Maziyi geride bırakmak, salt iradi olana indirgenebilecek bir şey değildir de ondan. Maziyi iradi olanın sınırlarına hapsetmek ve orada tutmak sıklıkla imkan dışı bir şey olarak ifade bulur. Türk Edebiyatının iki seçkin simasını, aynı karede buluşturan bu realite; mazinin iradi olanı aşan bir boyut taşıdığını ortaya koyar. Mazi üzerinde olası ve tanımlı tüm kontrol mekanizmaları/denetim çabaları; kimi yaşanmışlıkların beklenmedik/öngörülemez bir biçimde kendini hatırlatması ve de gün yüzüne çıkması ile birlikte hükmünü kaybeder. Bir çöp yığını yahut kapatılan bir defter; mazi asla geride kalmaz! Günün olanca telaşı içinde, varlığını hissettirecek bir boşluk ya da aralık, mutlaka bulur. Marcel Proust’un Türkçe’ye Kayıp Zamanın İzinde olarak çevrilen başyapıtı, böylesi bir karşılaşmanın neticesinde dile ge(tiri)lir; sırf yumuşasın diye çaya batırılan bir madlen’in(bir tür Fransız keki) damakta bıraktığı tadı, zaman düzleminde an’ın hareketiyle karşılayan Proust, an’dan hareketle başlatılan zaman yolculuğunu istemsiz/bilinçsiz belleğin bir uzamı olarak ele alır. Anlatıcı için, önceden kestirilemeyen ve şu haliyle büyülü bir dünyadan içeri girmekten farksız bu süreç, en nihayetinde bir tür zaman bilinci olarak da zikredilebilecek zamanın yakalandığı bir deneyimle son bulacaktır, Proust’un yedi ciltlik şaheseri böyle çıkar ortaya. Tek bir karşılaşma, istemsizce yakın eder maziyi, hesapta olmayan ne varsa an’da mevcuttur artık, çöp çöp olmaktan çıkmış, yok sayılan bir defter, yeniden açmaya başlamıştır kapağını…
…
Kıyametin koptuğu eşikteyiz! Proust’un anlattığı; mazinin zannettiğimiz manada mazi olmadığını, yani mazinin gerçekte bugünde yaşadığını söylemekle kalmaz, şimdiyle olan birlikteliğini istemsizce/neredeyse bilinçten kopuk olarak fark ettiğimizi de gösterir ki, modern insana kıyameti yaşatan da esasen budur. Bilinç kazanan mazi, diğer bir tabirle bilinç düzeyine çıkan yaşanmışlık; unutulmak istenen bir mahiyet teşkil ediyorsa, hatırlama durumunda başımızdan kaynar suların döküleceğini tahmin etmek zor olmayacaktır. Diyelim ki, hatırlanan mazi olumsuz çağrışımlardan çok güzel hisleri yakın ediyor bize, şu aşamada yaşanan deneyimi büyük bir memnuniyetle karşılayacağımıza şüphe yok. Çünkü ilkine kıyasla, burada mazinin gün yüzüne çıkması menfaatimizedir ki bu nedenle şikayet etmeyiz olan bitenden, aksine nasıl olmuşsa iyi ki olmuştur da mazi konuşmuştur bizimle bir şekilde…
Peki, ya unutma hadisesi? Madem, ikincil anlamıyla hatırlama edimi, bize kendimizi iyi hissettirecek türden bir yaşanmışlığa işaret ediyor, o halde neden unutuyoruz; ve neden istemsiz bir hatırlama sürecinin parçası kıldık onu?
İşte asıl kıyamet budur!
Modern insanın maziyi keyfi olarak kategorize etmesi; işine gelmeyen, en azından kendisi için öyle olduğuna inandığı bir maziyi unutmasına yol açmaz sadece, bir o kadar ve belki de çok daha tehlikeli bir boyutta, zira gerçekten de tehlikelidir bu boyut; kendisine yararı olacak/fayda sağlayacak bir maziyi unutmasına da neden olur. Elbette mazinin fayda getiren/iş görmez olarak ele alınması da ayrıca incelenmesi gereken bir bahis. Ancak benim bu yazı özelinde dert edindiğim mesele, modern insanın maziyi yok sayarcasına girdiği halet-i ruhiye’de vücut buluyor. Bu sebeple ki acı veren yaşanmışlıklardan daha fazla, bizde güzel hisler uyandıran yaşanmışlıkların unutulması yahut hatırlanmamasını vurgulama gereği duyuyorum ısrarla. Hatırlandığı takdirde motive edici yönü ağır basacak olan deneyimlerin, buna rağmen sıklıkla anımsanmıyor oluşu; bir gariplik var bu işte dedirten türden unutkanlık meselesine bilhassa bakmayı gerekli kılmaktadır.
Neden unutuyor modern insan? Ve neden hatırlamıyor unuttuğunu?
…
Maziye yönelen, rahatsız edici yaşanmışlıklar özelinde vuku bulan menfi tutumu, modern insanın psikolojik, ruhani yahut zihinsel sağlığı açısından gerekli görsek bile, iyi huylu yaşanmışlıklara karşı takındığımız benzer tavrı nasıl izah edeceğiz? Kaldı ki, unutulması gereken mazi’den kast edilen tam olarak nedir? Böyle bir mazi var mıdır gerçekten de? Var olduğunu kabul ettiğimiz takdirde, hangi yaşanmışlıkların bu kapsama girdiğini nasıl tespit edeceğiz? Yapılan yanlışların tecrübeden sayıldığı bir varlık düzleminde, mazi nasıl oluyor da unutulması gerekli bir anlatıya konu ediliyor? Yanlışlarımızın, doğruyu açığa çıkarma ve geleceğe şekil vermede ders verici/yol gösterici bir mahiyete sahip olduğu gerçeği, unutulması gerekli mazi söylemini tartışmalı hale getirmiyor mu?
…
Mazinin değersizleştirilmesinde başlıca dayanağı, modern insanın onu gündelik hayatın işleyişinde ve geleceğin inşasında bir engel olarak görmesi oluşturuyor. Bu yeni bir şey değil! Geçmişle hesaplaşma ve onu dönüştürmede modern insanın üstlendiği misyon ve gösterdiği reaksiyonun, (toptan) yok sayma dediğimiz eşiği geride bırakmasının üzerinden bir hayli zaman geçti. Ülkemiz özelinde bu duruma itiraz edilebilir ki hiç kuşkusuz tam da dediğim gibi olacaktır.
“Türkiye’de son yıllarda, mazinin yaşatılması adına, gerek Cumhuriyet Türkiye’siyle hesaplaşma gerekse Osmanlı ruhunun canlandırılması noktasında ciddi adımlar atıldı ve atılmaya da devam ediyor…Televizyonda gösterime giren tarihi diziler sayesinde genç kuşakların maziyle buluşmaları artık çok daha mümkün…Eleştirel tarihçiliğin izinde yakın tarih çalışmalarında kayda değer bir artış söz konusu…Mazi hiç olmadığı kadar gündemimizde…”
Bu sözlere kim itiraz edebilir ki? Ancak benim üzerinde durduğum husus, mazinin gündelik hayatımızdaki izdüşümü; bizatihi bireysel yaşam örüntülerinde mazi ve etkinliğine dikkat çekmek istiyorum ben.
Maziyi konu eden çalışmalarda meselenin genelde medeniyet ve kültür bağlamında ele alınıyor oluşu, haliyle yapılan değerlendirmelerde, bireysel olana yönelen söylem, argüman ve önermelerin ikincil planda kalmasına yol açıyor. Bireyden çok vatandaş/yurttaş anlatısının öncelendiği Türkiye özelinde, mazi olgusuna politik/ideolojik kaygı ve güdülerle yaklaşılmasında da belirleyici olan bu durum, mazinin kişisel yaşanmışlıklar nezdinde gereken değeri görmesine mani teşkil ediyor. Kavrama ilişkin hemen her cümlede karşımıza çıkan değerlerin yaşatılması söylemi, mazinin bireysel düzlemde ne gibi tesirleri olduğu bahsinin sıklıkla gündem dışına itilmesine neden oluyor. Kaldı ki tarihi dizilerin göndermede bulunduğu bir maziye yönelmekle, kişisel deneyimlerinizden kurulu olarak kendi mazinize yönelim arasında doğrudan herhangi bir ilişki bulunmamaktadır.
Gündelik yaşamımızda, kişisel deneyimlerimizi, bir daha anımsamamak kaydıyla ardımızda bıraktığımız olgusu, bir realite olarak önümüzde durmaktadır. Mazinin önemsiz, her türlü değerden yoksun ve salt “yaşandı bitti”ye indirgenen iş görmez bir yaşam deneyimi şeklinde kodlanması, zikredildiği üzere olumsuzluklar temelinde olduğu kadar, motive edici, güzel hissettiren görüntüleri için de geçerlilik taşır. İlkinde modern insanın yaklaşımı anlaşılır mahiyettedir, ancak ikincisi için manzara değişir. Kötü anıların silinmesi ne kadar mümkün ve anlaşılabilir ise, iyi huylu olanların hatırlanmaması ve unutulması da o denli yadırgatıcıdır. Birinde iradi olan, diğerinde ise istemsizlik hakim gibidir sanki. Öyle ya, güzel hatıralar neden dile gelip de konuşmasın ki?
Bu eğilimi büyük oranda modern hayatın getirdikleri üzerinden açıklarız. Öncesiyle sonrası arasındaki temel ayrım, insan anlatılarında yaşanan irtifa kaybında zuhur eder. Bununla ne kast ediyoruz? Modern hayat, çok sayıda unutkanlık görüntüleriyle, insani olanın altını oyar, içini boşaltır; insan ve değerinden çok, meta ve değerini konuşmaya başlarız. Görüntüler çeşitlik arz eder belki ama, arka planda olan şey hep aynıdır; insana dair olandan uzaklaşma… Paul Connerton’un “Modernite Nasıl Unutturur?” isimli çalışması bu gerçekliğe ışık tutan bir yolculuğa çıkarır bizi. Söz gelimi sadece şehirlerin büyümesi dediğimiz süreçte yahut patik bir becerinin, bir el sanatının aktarım şeklinde bile unutma halinin nasıl meydana geldiğini görmek mümkündür. Şehirlerde karşımıza çıkan devasa yapılarda, insani olanın estetik yahut sanatsal yönünden çok; büyüklüğü, azameti, ihtişamı anlatan ayrıntılar öne çıkarılır artık; insani olanın sanatsal yetkinliği, güç gösterisine bırakır yerini. Usta/çırak ilişkisinde tipik ifadesini bulabileceğimiz yüz yüze/samimi ilişkiler yoktur modern anlatılarda; profesyonel zamanların, hiç olmadığı kadar ilkesel prosedürlere hapsedildiği bu yeni dünyada, tek gerçek; zaman olgusudur, çırak bir an önce bitirmesini ister ustasında eğitim faslını, tahammülü sınırda, sabrı ise bitmek üzeredir zira; iş akdiyle düzenlenmiş, menfaate dayalı bu zoraki ilişkiden geriye hatırlamaya değer ne kalabilir ki…? Her ayrıntıda insani olanın yitimiyle yüzleşen okuyucu için, eserin görünenin ötesini yakın eden bir atmosferde yazıldığına şüphe yoktur! Konuya ilişkin literatüre kazandırılan akademik çalışmalar incelendiğinde; en başta, modern hayatın dönüştürücü etkinliğine içkin olan sürat meselesi çıkacaktır karşımıza. Connerton, otomobillerle birlikte, yürüyen insanın resmettiği manzaraların geri çekilişini; yürüme felsefesinin yavaşlığında deneyimlediğimiz ayrıntıların, hatırlatıcı yönünü dikkat çekerek anlatır. İster büyüyen şehirlerin hatırlamayı güçleştiren görünümü, ister arzuların tatmini noktasında tüketim süresinin kısalması, isterse yüz yüze kurulan kişisel münasebetlerin değer yitimine uğraması, olan biten her şey insanda mündemiç olanın değersizleştirilmesini anlatır bize…
İnsanın kendi mazisini unutması, bu bakımdan kendisine ait olan bir şeyden uzaklaşıp kopması değil midir en nihayetinde?
Dolayısıyla insanın maziyi unutmasının nedeni, bizatihi kendini, kim olduğunu unutmasında bulur anlamını.
Bildikleriyle amel edene, bilmediklerini vaat eden bir ilahi yazgı, bu anlamın varlık düzlemindeki karşılığı, ifadesi, açılımıdır. Bildiklerimiz mazidir çünkü, mazidedir en çok. Maziden bugüne yaşar, mazide mevcut olanı bilgisiyle geliriz şimdiye. Mazi kayıp gittiğimizde elimizden, bilgiden, bilme ediminden yoksun kalışımızı; gelecek belirsizliği ile tanımlarız bu bakımdan. Maziden kopanın gelecekte de yok hükmünde oluşu, mazinin yaşanmışlıklar temelinde bir bilgi yumağı olarak bize sunduğu imkanların yokluğu ile izah olur. Tecrübe dediğimizde maziye, mazide başımızdan geçen yaşanmışlığa göndermede bulunuruz.
Ancak tecrübe, sıklıkla hafızada olanla irtibat halini anlatır bu ülkede; maziye ait ve hatırlandığı takdirde bir tecrübi bilgi olarak iş görecek olan yaşanmışlık, hatırlanmadığı için ne yazık ki kendisinden bekleneni, üzerine düşeni yerine getiremez. Tecrübe, ancak hatırlanan, hatırlanması uygun olan deneyimler için geçerlidir. Peki ya hatırlanmayanlar, unutulanlar; böyle olması için bile isteyerek çaba sarf ettiğimiz deneyimler ne olacak?
Modern insanın hatırlama durumu ile kurduğu ilişki tek taraflıdır. En azından öyle zanneder zamane insanı…oysa hatırlayan kadar hatırlamak istenen de vardır bu ilişkide. Hatırlanmak isteyen bir mazinin varlık bilgisi; bildikleriyle amel eden faili, bilmediklerine davet eden ilahi yazgıda tecelli eder. Tıpkı bilinmeyi isteyen bir alemin, bilinmek için kendini açık etme iradesinde vuku bulduğu üzere, mazi de mevcut bilgisiyle inadına bildirmek ister kendini! Hatırlama(k); işte mazinin bu bilinme isteğine karşılık gelir. Proust’ın romanında, bir madlen kekinin ağızda bıraktığı tad’ın arkasında gizlenen mazi, malum hadise ile açık eder gizlerini. Herkes, mazinin dile gelişine, geliş anına, bunun için seçtiği yola odaklanır belki ama, yine de mazinin neden daha sıradan bir şekilde değil de böylesi beklenmedik bir karşılaşmanın arkasından dile geldiğini sormaz.
Mazinin dile gelişi neden tada ilişkin bir deneyime gereksinim duyar?
Koskoca bir maziyi, çaya batırılmış bir kekin ağızda bıraktığı tad’a koşullayan nihai anlamın varlık düzlemindeki karşılığı nedir?
Proust’un dile gelen mazisi, hatırlayan için bilinçsiz/istemsiz bir uzama ilişkindir belki ama dile gelişi “iradi olmak”la sabittir yine de; bu karşılaşmada mazi, bile isteyerek hatırlatır kendini, doğrudan doğruya, kasıtlı olarak yönelir sahibine… Bu hep böyledir. Mazi daima konuşur, dile gelir, anlatır. Oysa modern insan için, anlamsız bir uğultudan ibarettir duyduğu şey, ötesini vaat eden bir yazgı, böyle mahkum edilir ötesizliğe…Ne zaman ki ömür biter, gelecek diye bir şey kalmaz, giden maziyi hatırlar modern insan, belki yine tek tek yaşadıkları değildir hatırladığı ama, yine de mazi varlığıyla an’dadır artık, terk bir an vardır bundan böyle , o da maziden ibarettir zaten, yitip giden mazinin değeri bir çırpıda idrak kazanır bilinçte…ama yitip giden gelmez bir daha, düş ve umut, bekleyiş ve kırıntılar, koca bir mazinin anlattıkları için neler vermek istemez ki asırlık ömür…yazgısıdır bu unutkanlığın; bildikleriyle amel etmeyi yazgıdan bilmeyen bir insanlığın, yazgısıdır unutkanlık…
Proust’un malum karşılaşması başka bir şey daha söyler bize. Her ne kadar, bu karşılaşma bilinçli/istemli bir maziye yöneliş anlamına gelmese de yine de bu deneyim özelinde anlatıcının maziye karşı belirli bir duyarlılığı olduğu kabul edilmeli. Mutlak bir bilinçsiz/istemsizlikle maziye yönelmenin imkanlı olmadığı kanaatindeyim. Bu yüzden ki mazi ve dile gelişleri bahsinde bir fail olmanız, her şeyden evvel o maziye müspet bir bakışta bulunmanızla mümkün. Mazisiyle barışık olmayan için, her türden dile geliş yok hükmündedir. Mazi, muhatabına kendini duyurmak için her yola başvurur, sürekli dener, bu Allah’ın devamlı surette yaratmasıyla, mutlak yaratıcı iradesiyle sabittir. Oysa kapalı bilinç, olan bitenin manasını tüm açıklığıyla idrak etmeyi güçleştirir, gözden kaçanlar, ihmal edilenler, dumura uğrama derken maziye ait olan, açılmayı bekleyen kapalı defterlerde birikir. Bu durumda defterin açılması yazgıdır; bilinenle amel etmeye davet eden yazgı, defterdekilerin bilinmesini istemektedir muhatabından. Defter bazen irademizle, bazen kendiliğinden açılır; ancak açılma hadisesi ona yönelen duyarlılığı önceler her koşulda. Bu duyarlılık, fark ediş için bir imkandır.
Dolayısıyla Proust için yitirilen bir zamanı yakalamak; unutulan, ancak yine de farkındalığa tanımlı bir maziye temas etmek kaydıyla mümkün hale gelir. Bunu belirtmeliyiz. Ancak burada bilhassa zikretmeye değer olan, mazinin bugünde yaşamasından da öte, bu yönde içkin bir doğaya sahip olması, diğer bir deyişle yaşamak istemesidir. Bu istek, hatırlanmakla bulur ifadesini. Ancak modern insan için, sıklıkla yitip gitmelerden teşekküldür mazi. Bu yüzden istek kırıntıları yok sayılır bir bir. Mazinin dile gelişleri, modern hayatın gürültü koparan anlam-sız sesleriyle bastırılır. İşte bu nedenledir ki Proust’un yitirilen mazisi, bir madlen kekinin damakta bıraktığı tadın arkasına sığınır son çare olarak, bir de buradan deneyelim dercesine, bir kez daha yineler var olma isteğini. Kahramanımız bilmem kaçıncı denemeden sonradır ki maziyi duymaya başlayacak ve böylece asırlık bir defter, nihayet açacaktır kapağını. Tutunamayanlar’da Turgut Özben, arkadaşı Selim’in ölümüyle deneyimler bunu. Selim’den habersiz geçen yılların zamansal karşılığı, mazidir. Mazi(sin)den bihaber ömür tüketen Turgut, Selim’in intiharıyla birlikte anımsamaya başlar onu ancak. İntihar, maziye açılan kapı demektir. Proust’un maziyle kurduğu ilişkide madlen kekine yüklenen mana, Tutunamayanlar’da intihar olgusuyla karşılanır. Turgut’un sayısız kez dile gelen maziye rağmen takındığı umursamaz tavır, Selim’in ölümünü yazgı yapar. Mazi, son çare olarak, ölü bir bedenle görmeye çalışır işini, oysa aynı Selim’in can çekişleri çok daha önceden, daha romanın başında duyulur okuyucuya; çekişen aslında Selim değil de mazidir, hani yitirilen mazi, ölüme terk edilen Selim’dir sanki…Tanpınar, yekpare zaman arayışında, zamansızlık hastalığına yakalanan karakterler üzerinden çizer bu resmi. Mazinin her an, bugünde dile geldiği sayısız karşılaşmaları konu edinen Tanpınar romanları, yaşayan ama anlamdan yoksun mazi görüntüleriyle dolup taşar. Anlam, ancak onu deneyimleyen kişinin bulup çıkarabileceği bir şeydir, mazi vardır belki ama ne söylediği ve hangi anlamı öncelediği, muhatap aldığı insanla mümkündür. Dinlenen bir musiki yahut içine girilen bir mekan, Tanpınar’ın resmettiği her detay, hatırlanmayı bekleyen bir mazinin büyüleyici atmosferinden izler taşır. Bu yönüyle mazinin daima yaşadığını, asla ölmediğini söylemekle; onunla nerede nasıl buluşacağımızı dert edinmek aynı varlık düzlemine gönderme yapar. Mazi zaten an’dadır, tek yapmamız gereken, nerede olduğunu bulmak ve onu nasıl karşılayacağımızı bilmektir.
Tüm bu ifadelerin ışığında, mazinin bugünde dile geldiğini söylemek, maziyle irtibat hainde olmaktan daha fazlasını anlatmaktadır. İrtibat bahsi, insan iradesi ekseninde tek taraflığı esas alır ki bu durumda, mazi salt insanın hatırlamasına indirgenen bir niteliğe bürünür. Oysa mazinin dile gelişi, bu ilişkiyi bir noktaya kadar tersine çevirir, hatırlayan insan kadar, hatırlanmak istenen bir mazinin de olduğu gerçeği, mazinin varlık olarak değer anlatısına dahil edilmesinde belirleyicidir. Üstelik aynı anlatı, insanın muktedirliğine yönelik eleştirel bir gönderme olarak da okunmalıdır ki, dile gelen ve bu hususta fark edilmek isteyen bir mazi, her şeyin insan iradesine tanımlı kılındığı modernite söylemini sorgulanır hale getirmektedir. Kolektif hafızanın konusu olan bahislerde kolaylıkla tespit edileceği üzere mazi salt iradi olanın bilgisine indirgenemez; maziyi dönüştürme yahut yok etme amacı taşıyan her türlü proje, tarihi karinelerin işaret ettiği şekliyle niyet edileni boşa çıkartan sonuçlara gebe olmuştur. Dolayısıyla dile gelen, dahası bilinmek isteyen bir mazi; her şeyden evvel kendini çağının efendisi yapan modern insana, acizliğini hatırlatan bir aşkınlık karşısında olduğunu göstermesi vesilesiyle kayda değerdir. Bu aşkınlık, en başta; bildikleriyle amel edene, bilmediklerini vaat eden bir ilahi yazgıda ve isimlerini öğrettiği bir varlıktan, bildiklerini hatırlamasını isteyen bir Yaradan’da bulur ifadesini. Bildiklerimiz mazidedir, ve her an mazi olmaya yazgılıdır bildiğimiz; ancak daha dikkat çekici olan, insanın mazi dediği zamanın, bir aşamaya kadar bilinçten yoksun kılınmış olmasıdır. Çocuklukta başımıza gelenlerin manasını çözemeyiz, sonraki dönemler için de böyledir bu, yetişkinlikte bile bilincin dumura uğratıldığı yaşanmışlıklar az değildir. Şu halde bilinçten yoksun bir mazinin hatırlanması, bildirilenlerin ne olduğu üzerine kafa yormaktan başka bir şey değildir özde. Çünkü her yaşanmışlık bir şey söyler bize. Mazi, içinde sayısız anlam biriktiren bir defterdir bu bakımdan. Mazinin bitmek bilmeyen bir irade ve istekle kendini hatırlatması; işte ıskalanan, göz ardı edilen, bilincine henüz varamadığımız bu anlamları fark etmek içindir. Neden konuşur mazi ısrarla, neden durmaksızın dile gelir? İnsana, insanı hatırlatmak için. Çünkü modern hayat, en çok insana ait olanı unutturur.
Konuşan mazinin, ontolojik düzlemde karşılığı Yaradan’dır; bilinmek isteyen bir Yaradan’ın, bu vesileyle var ettiği bir alemde, bildirilenlerin O’na dair olduğu ve olacağına şüphe yoktur. Sokrates’in, hakikat yolculuğuyla iç içe geçen yaşamında, muhataplarını soru sormak kaydıyla hakikate yakın etmesi, hatırlama edimi ile izah bulur ki bu, insanda mevcut olanın zuhur etmesi anlamına gelir. Doğurtma tekniği, insanda mündemiç olanın açığa çıkartılmasıdır. Sokrates, insanlara yeni bir şey öğretmediğini, sadece bildiklerini anımsattığını söylemiştir. Tasavvuf’ta, dünyada olan her şey örtüyle kaplı, perdeyle gizlenmiştir. Örtüyü kaldırmak, hatırlamakla mümkündür. Dile gelen bir maziye kulak vermek, unutan insanın, unutturulan varlığıyla yeniden buluşmasıdır. Kendini, kim olduğunu, var olma gayesini hatırlayan insan, böylece yazgısına bürünür. Bildikleriyle amel edene, bilmediğini vaat eden ilahi yazgı, maziye yönelen insanı vaaz eder! Bu aşamada dile gelen mazinin söylediklerini doğru bir şekilde anlamlandırabilmek oldukça önemlidir. Mazinin kendisini duyurduğu ve de insanın onu belli belirsiz duyumsadığı kimi anlarda, olan biteni dejavu, nostalji gibi adlandırmalarla kodlamak yahut anlık bir tatmin hissiyle geçiştirmek, doğru anlamın ıskalanmasına yol açacaktır. Mazi amaçsızca yinelenen bir şey değildir ki dejavu olsun; yahut salt geçmişte olan bir şeye ilişkin değildir ki geride kalana duyulan bir özlemle geçiştirilsin.
Mazi’ye ses vermek, sanılandan daha büyük sonuçlar getirir, tıpkı onu unutup yok saymanın telafisi güç neticeler doğurması gibi. Mazi fark edildiği andan itibaren, onun büyüsüne kapılıp gitmek işten bile değildir. Burada önemli olan maziyle kurulan bu münasebetin, aşamalı şekilde bilinçli bir birlikteliğe/etkileşime evrilmesidir. Proust’un eseri, böylesi bir süreç izler. Anlık deneyim, bugünde göz ardı edilen maziyle buluşmak için, bir ilk adım özelliği taşır. İlk adımı müteakiben, atılan her adımda mazi yeniden keşfedilir; keşfedilen mazi, yaşarken ıskalanıp göz ardı edilen anlamların bulunup bir araya getirilmesini ifade eder. Açılan defter, anlamlı hayata müjdeler. Ancak şurası da var, zaman bilincine sahip olmak, maziyi bildiğimiz anlamda mazi olmaktan çıkaracaktır. Böylesi bir deneyimde, mazi ideale yakın anlamında; bilinçte, yani bizimle birlikte olduğundan güncelliğini muhafaza edecek ve hiçbir zaman unutulmuş ya da unutulmaya mahkum olmayacaktır. Herman Hesse’nin Boncuk Oyunu isimli eserinde; ana karakter Joseph Knecht’in maziyle olan ilişkisi bu türden bir anlatıya konu edilir. Knecht’in bir “ilk çağrı” olarak deneyimlediği yüksek farkındalık anı, esasında belirli aralıklarla tekrarlanır. Her çağrı, öncesi ve sonrasıyla Knecht’in gerek muhatapları gerekse kendisiye yaptığı konuşmalarla anlamlandırılmakta, bu ise yaşanan zamanın bilincinde olmayı sağlamaktadır. Proust’un mazi peşinde, yitirilen bir zamanı yakalama deneyimi, Hesse için yüksek farkındalığın izinde bir zaman bilinci ile ideale yaklaştırılır. Proust’un madlen kekinin damakta bıraktığı tad’a yapışık kıldığı büyüleyici haz, Boncuk Oyuncusu Knecht’in çağrı adını verdiği mucizevi/gizemli an’lardan başkası değildir. Tek fark, Proust’un deneyimi yitirilen bir maziye yönelikken, Hesse için an’da, doğrudan doğruya yaşanılan zamanda vücut bulur. Knecht’in yaşadıklarını anlamlandırma noktasında gösterdiği hassasiyet, bir zaman bilinci olarak geçer kayda esasında, yazgım bana ne söylüyor düsturuyla ifade bulan bu halin tercümesi, ruhani bilgelik olacaktır nihayetinde. Bu bilgelik, ölümsüz olmakla muadildir. Bildikleriyle; mazinin, zamanın, yaşadıklarının bildirdikleriyle amel eden Knecht, yaşam(an)ın sırrına vakıf bir müdrik olarak çekilir sahneden; yazılan doğrudur o halde, bildiğini amel eden, bilmediğine müjdelidir müdemadiyen…



