Picture of Mehmet Biten
Mehmet Biten

Mouffe’un Sol Popülizmi ve Türkiye’de Sol Popülizm

A+ A-

“Önümüzdeki birkaç yıl içinde, politik çatışmanın temel ekseninin sağ popülizm ve sol popülizm arasında konumlanacağını iddia ediyorum.” (Chantal Mouffe, Sol Popülizm, s. 18)

Chantal Mouffe’un Sol Popülizm adlı eseri, çağdaş siyaset teorisinde bir yön tayini denemesidir. Mouffe, popülizmi yalnızca bir rejim ya da ideolojik sabite olarak değil, “zamana ve mekâna göre çeşitli biçimler alabilen bir politika yapma yöntemi” olarak tanımlar. Bu çerçevede popülizm, günümüz siyasî konjonktürünün en dinamik ve belirleyici unsurlarından biri haline gelir. Ona göre artık temel ayrım, klasik sağ–sol ikiliğinden değil, sağ popülizm ile sol popülizm arasında şekillenmektedir.

Mouffe’un kuramsal pozisyonu, Althusser’in de vurguladığı üzere, soyut ve evrensel bir bakış açısından değil, “konjonktürün içinden” düşünmeyi esas alır. Bu yaklaşımın tarihsel kökleri Machiavelli’ye kadar uzanır. Siyaset teorisi, soyut bir idealin peşinden gitmek değil, mevcut güç ilişkilerini analiz edip müdahale edebilmekle ilgilidir. Bu nedenle, günümüz konjonktüründe sağ popülizmin yükselişi karşısında, soyut normlara değil, somut mücadele araçlarına ihtiyaç vardır. Mouffe’un “popülist moment” olarak adlandırdığı an, taleplerin doyurulamadığı, mevcut kurumların meşruiyet kaybına uğradığı ve hegemonik düzenin parçalandığı bir eşiği ifade eder. Gramsci’nin kavramıyla bu, bir “interregnum”dur: Eskinin öldüğü, yeninin henüz doğamadığı bir geçiş hali.

Ne var ki, böyle bir momenti kavramak ve müdahale stratejileri geliştirmek, yalnızca kuramsal berraklıkla değil, aynı zamanda eleştirinin doğasını sorgulamakla mümkündür. Çünkü her büyük ideolojik ve siyasal akım, içinden çıktığı çağın ve ortamın ürünü olduğu kadar, kendisini önceleyen düşünce ve pratiklere göre de şekillenir. Bir kopuş ve reddiye olarak belirse bile, teorinin ve pratiğin tarihsel yükünü ya da mirasını taşır.

Her ideolojik ve siyasal değerlendirme de yapıldığı dönem ve ortamın koşullarını yansıtır; çünkü eleştirinin hem öznesi hem de nesnesi değişime uğramıştır. Kişinin kendi özeli kadar zamanın ruhunun da değiştiğini hesaba katmayan, doğruları yanlışları mutlaklaştıran, yaşanmışlıkları ve deneyimleri es geçen değerlendirmeler, düşünceleri geliştirmeye katkıda bulunmaz.

İçerden yapılan eleştiri, konuyu bilmek açısından avantajlıdır; ama nesnellik açısından zayıftır. Bir ideolojinin ya da hareketin parçası olmuşsanız, kantarın topuzu kolaylıkla artıları abartmaya ya da haksız bir olumsuzlamaya kayabilir. Dışardan yapılan eleştiri ise çoğu kez yüzeysel kalır; dönemin güç dengelerini ve deneyimlerini yaşamamış olmak, eleştiriyi bazen haksız, çoğunlukla da sığ kılar. Hele de karşı ideolojiden yapılıyorsa, eleştiri kısır bir kamplaşmaya, itibarsızlaştırmaya dönüşür.

Bu yüzden Mouffe’un önerdiği sol popülizm, yalnızca stratejik bir hamle değil, aynı zamanda eleştirinin biçimini dönüştürme çağrısıdır. Eleştiriyi mutlak doğrular ya da kişisel kırgınlıklar üzerinden değil, toplumsal taleplerin ve güç dengelerinin tarihselliği üzerinden kurmak gerekir. Burada sosyal bilimcilerin, tarihçilerin, düşünce insanlarının önemi de tam budur: Konuya belli bir zaman ve mekânda tarihselliği içinde yaklaşmak, “olsaydı-bulsaydı” anlayışına kapılmadan “ne oldu, neden oldu” sorusunu sorabilmektir.

Post-Demokrasiye Karşı Demokratik Hegemonya

Mouffe’a göre sağ popülist partilerin yükselişinin nedeni yalnızca “eğitimsizlik” ya da “irrasyonel tutkular” değildir. Aksine bu yükseliş, post-demokratik bir düzene –yani halkın giderek karar alma süreçlerinden dışlandığı, teknokratik bir yönetişim biçimine– verilen tepkidir. Merkez solun bu sürece göz yumması, hatta zaman zaman onun parçası haline gelmesi, meşruiyet kaybının en temel sebebidir. Sol popülizm, bu bağlamda yalnızca bir politik strateji değil, aynı zamanda demokrasiye yeniden hayat kazandırma çabasıdır.

Bu çabanın merkezinde “halk”ın inşası yer alır. Ancak burada söz konusu olan halk, etnik ya da kültürel bir özdeşliğe dayanan değil; ortak talepler, adalet arayışı ve dışlanmışlık deneyimi etrafında birleşen heterojen bir kolektif öznedir. Mouffe’un, Laclau ve Lacan’dan esinle savunduğu en önemli nokta şudur: “Özsel kimlikler yoktur, yalnızca özdeşleşme biçimleri vardır.” Sol popülizmin başarısı, bu özdeşleşmeleri yaratabilme kapasitesine bağlıdır.

Türkiye’de Sol Popülizmin Açmazı

Mouffe’un teorik çerçevesini Türkiye bağlamına uyguladığımızda, dikkat çekici bir farklılık ortaya çıkar. Türkiye’de sol popülizm, Mouffe’un tasarladığı türden geniş bir halk koalisyonu kurmak yerine, tarihsel olarak toplumun genel kabulleriyle çatışan bir dil geliştirmiştir. Özellikle din meselesinde belirginleşen küçümseyici tavır, solun geniş halk kesimleriyle bağ kurmasını imkânsız hale getirmiştir.

Türkiye’de solun önemli bir bölümü, halkın kültürel ve dini duyarlılıklarını siyasal mücadelenin engeli olarak gördüğünden, “biz” inşası yerine dışlayıcı ve üstenci bir konum almıştır. Bu tavır, Mouffe’un önerdiği demokratik-popülist stratejinin tam tersine, halkı sağ popülist hareketlerin kucağına itmiştir. Bunun doğal sonucu, iktidarın iktidarını sürdürmesine dolaylı bir katkıdır.

Bu durumun kökeni, Türkiye solunun uzun yıllar benimsediği ilerici–gerici ve sağ–sol şablonlarında aranmalıdır. Cumhuriyet’in laik ve modernleşmeci elitleriyle büyük ölçüde örtüşen bu bakış açısına göre laiklik, devletçilik, kalkınmacılık ve Batıcılık ilericilik ve solculukla özdeşleştirilmiş; buna karşılık din, muhafazakârlık ve sağ, gericilik ve karşı devrimcilikle anılmıştır. Halkın dini duyarlılıkları ise çoğu kez “bilinçsizliğin” ve “emperyalizmin yedek gücü” olmanın işareti olarak görülmüştür. 1950’de Demokrat Parti’nin seçim zaferi bile sol çevrelerde “karşı devrim” olarak değerlendirilmiş, kitlelerin tercihi bir tür geri kalmışlık emaresi sayılmıştır.

Bu zihinsel kodlar, Türkiye solunun halkla bağını baştan sınırlamış; dindar kesimleri “karşı devrimci cephe”yeyerleştiren dışlayıcı yaklaşım, Mouffe’un önerdiği çoğulcu halk inşasının tam zıddı bir sonuç doğurmuştur. Oysa aynı dönemde dünyadaki birçok sosyalist harekette din adamları ve dindar kitleler sol mücadelenin parçası olabilirken, Türkiye’de bu buluşma neredeyse hiç yaşanmamıştır. Bunun bir nedeni Marksizmin indirgemeci yorumlarıysa, diğer nedeni de Türkiye’deki sağ hareketlerin dini kimliği seferber ederek sola karşı yürüttüğü sert ve çoğu zaman şiddet yüklü kampanyalardır. “Allahsız komünistler” söylemiyle kışkırtılan toplumsal şiddet hafızası, solun dinle mesafesini daha da artırmıştır.

Bugün hâlâ, kimi antikapitalist Müslüman açılımları ya da sol partilerdeki kapsayıcı söylem denemeleri görünse de, kronik bir dil ve yaklaşım sorunu devam etmektedir. Solun popülist imkânı, halkın taleplerini sahici biçimde siyasallaştırma potansiyeline bağlıdır. Ancak mevcut durumda sol, söylem düzeyinde adalet ve eşitlikten yana bir politika önerse de,tarihsel bagajını aşamadığı ölçüde geniş halk kesimlerinde güven tesis edememektedir.

Dolayısıyla Türkiye deneyimi, sol popülizmin yalnızca stratejik değil, aynı zamanda kültürel ve tarihsel kodlarla hesaplaşması gerektiğini göstermektedir. Halkın dini ve kültürel duyarlılıklarını dışlamadan, onları eşitlik ve adalet mücadelesinin parçası haline getirecek bir siyaset üretilmedikçe, sol popülizmin Türkiye’de kök salması mümkün görünmemektedir.