Müphemlik Kültürünün Yitimi ve Modern Epistemolojik Kriz
- Tarih:
İslam düşünce geleneğinde hakikat, uzun bir dönem boyunca tek boyutlu bir doğruya indirgenemeyecek kadar zengin bir çoğulculuğa sahipti. Mezheplerin çeşitliliği, yorum farkları ve hatta “doğru” ile “daha doğru” (ehven) arasındaki nüansları gözeten bir ilim geleneği mevcuttu. Ancak zamanla bu polifonik yapı sustu ve yerini monolitik bir “tek doğru” anlayışına bıraktı. Bu daralma ile birlikte, hâkim yorumun dışındaki her fikir ya “sapkın” ya da “düşman” olarak yaftalandı. Bugün, yorum çeşitliliğinin yerini tek bir hakikat iddiasına bırakmasının yarattığı zihinsel tahribatı her zamankinden daha yakından hissediyoruz.

Alman İslam araştırmacısı Thomas Bauer, bu durumu anlamlandırmak için güçlü bir kavramsal çerçeve önerir: Müphemlik Kültürü. Bu kavram, modern zihnin ilk bakışta algıladığı gibi bir “belirsizlik” veya “eksiklik” değil; aksine bir metnin veya olgunun eşzamanlı olarak birden fazla anlama gelebilme zenginliğidir. Bauer’e göre İslam tarihi boyunca bu türden bir anlam genişliğine sadece müsaade edilmemiş, bu durum kültürün kurucu bir unsuru sayılmıştır. Tefsir literatüründe ayetlerin çok katmanlı anlamlarına kapı aralanır, fıkhî ihtilaflar bir “rahmet” olarak görülürdü. Tasavvufta ise Hallac-ı Mansur’un “Ene’l-Hak” (Ben Hakk’ım) gibi zahiren küfür görünen şathiyyelerine dahi bir “tevil” (yorum) kapısı bırakılır; bu sözler tekfir edilmek yerine, ilahi aşkın cezbesiyle söylenmiş ifadeler olarak bağlamına oturtulurdu. Zira Allah’ın kelamı, sınırlı bir insan aklıyla tüketilemeyecek kadar derin; hakikat ise ona giden yolları tekelleştirmeyecek kadar kuşatıcıydı.
İslami düşüncede farklı yorumlar bir arada var olabilirken, moderniteyle birlikte bu çoğulculuk “parçalanmışlık”, “geri kalmışlık” veya “düzensizlik” olarak kodlanmıştır. Modern ulus-devletler, dinî düşünceyi bir “resmî ideoloji” aygıtına dönüştürmüş; devletin meşru kıldığı tekil yorumun dışında kalan her yaklaşım gayrimeşru ilan edilmiştir. Radikalleşmenin tohumları tam da burada, çokluğun bastırıldığı ve katı tekilliklerin yüceltildiği zeminde atılmıştır. Amin Maalouf, bu tehlikeyi Ölümcül Kimlikler’de net bir şekilde ifade eder: “Kimliğini parçalanmış gören, onu aşırı biçimde savunmaya başlar. Aidiyet, kaybedilmiş gibi hissettikçe radikalleşir.” Dolayısıyla radikalleşmenin arkasında sadece dinî değil, aynı zamanda epistemolojik ve kimliksel bir travma vardır. Karmaşık bir dünyada ontolojik güvenlik arayışındaki birey, “biricik ve tartışılmaz doğruya” sarılır. Bu doğru bazen siyasi bir ideoloji, bazen mezhepsel bir fanatizm olabilir. Ancak ortak payda şudur: Herkesin her şeye cevabı vardır; soru sormak ise bir inanç zafiyetidir.
Thomas Bauer’in kavramsallaştırdığı müphemlik kültürü, kaosa veya belirsizliğe pasif bir teslimiyet değil; bilakis hakikatin çok boyutluluğu karşısında gösterilen zihinsel bir olgunluk ve tahammül pratiğidir. Bu pratik, karşıt fikirlerin diyalektiğine alan açmayı, entelektüel esnekliği ve ruhsal bir inceliği zorunlu kılar. Nitekim radikalizm, Muhammed Arkoun’un isabetle tanımladığı üzere, tarihsel ve toplumsal koşulların üzerini örterek “düşünülemeyen” alanlar yaratır. Bu bağlamda radikalleşme, sadece şiddet eğilimiyle değil; imgelem kısırlığı, kavramsal yoksulluk ve ifade çoraklığıyla beslenen bir zihin daralmasıdır.
Günümüz İslam coğrafyasındaki temel kriz, sözün enflasyonu ile tefekkürün geri çekilmesi arasındaki derin asimetridir. Ezberlenmiş nutukların ve sloganlaşmış yorumların ötesine geçebilmenin yolu, sözün ontolojik çoğulculuğunu yeniden kabul etmekten; metnin katmanlarıyla, sorularla ve “belirsizliklerle” birlikte yaşamayı öğrenmekten geçer. Zira hakikat, Emmanuel Levinas’ın ifadesiyle “her zaman ötekindedir”; yani bizden farklı düşünende, sınırın öbür tarafında durandadır. Bu ilkeyi hatırlamak, sadece felsefi bir açılım değil, aynı zamanda yitirilmiş o kadim çoğulcu geleneğin ihyası için de hayati bir adımdır.
Fotoğraf Kaynak:https://www.tagesspiegel.de/gesellschaft/die-mitte-wird-immer-leerer-3977443.html



