MÜŞTEREK ANLAMLAR MİMARİSİ OLARAK ANAYASA
- Tarih:
Anlambilim temel olarak gerçek anlamı bulmaya çalışırken, diğer yandan da müşterek anlamı ortaya çıkarma faaliyetidir. Kavramlar konusunda mutabık olunmadan veya müşterek anlamlar noktasından hareket etmeden bir anlaşmanın, uzlaşmanın veya iletişimin söz konusu olması beklenemeyecektir. Bu bakımdan anlamla kurulan ilişki anlaşmanın, uzlaşmanın veya iletişimin de boyutunu ortaya koyacak önemdedir. Anlam üzerinde mutabık kalındığında anlaşma ve uzlaşmanın ortaya çıkacağında şüphe yoktur. Yine, anlam üzerinde mutabık kalındığında metinle toplum, metinle insan, toplumla insan ve insanla insan arasındaki iletişim, anlaşma ve uzlaşma üzerinden devam edecektir. Anlaşma, aynı anlamı ifade etmeyi içermektedir. Anlaşma her zaman bir uzlaşı doğurmayabilir, ama her uzlaşı bir anlaşma temeline yaslanır. Bütün bunların kavramlar ve anlamlar, anlamlar ve zihin haritaları, kültürel göstergeler ve toplumun yapısını içerecek dinamiklerden doğduğunu ifade etmek gerekiyor.
Müşterek anlamlar üzerinden hareket etmek ortak dille bir yere kadar mümkün olmaktadır. Dilin bir olması dahi, bir yerden sonra anlam müşterekliğini sağlamaya yetmeyebilir. Kavramların tarih veya coğrafya yolculukları, onların üzerinde anlam katmanları oluşturmaktadır. Kavram siyaseti veya anlam siyaseti diyeceğimiz çabalar ise, kavramların hangi katmanının hem öne çıkacağını hem de belirleme gücüne sahiptir. Bu çabalar, kavramla hangi katman üzerinden bir irtibat kurulacağının belirlenmesi irade ve niyetini içerir. Bu bakımdan müşterek anlamı ortaya çıkarma çabasının farklı süreçlerde olumlu ve olumsuz değerlendirmeler içereceği de görülmektedir. Esasında kavramlarla ve anlamlarla kurulan irtibatta sıhhat, doğal akış içerisinde oluşan değerler çerçevesinde gerçekleşmesiyle beklenir. Doğal akış veya seyre dair tezlerin genel ekseriyeti oluşturduğu da görülmektedir; ancak öyle bir dünyada yaşar hale gelindi ki, hiç kimsenin ve hiçbir şeyin kendine ait bir doğal seyrinin kalmadığı da ileri sürülebilecektir. Böyle bir dünya seyrinde, doğal akış veya seyir gibi bir teoriye sarılmak günümüz dünyası içerisinde gerçeklikten uzaklaşmak olacaktır.
Anlamların müşterekliği ve müşterekliğin genişlemesi hem karşılıklı anlama, hem anlaşma ve hem de uzlaşmanın imkânlarının da artması demektir. Müştereklik sadece bir algılama biçimi değildir. Algılama gerçeğin yani hakikatin kendisiyle bir ilişki biçimidir, ama hakikatin ne olduğuyla belli bir noktadan sonra irtibatı koparma risklerini de taşır. O halde müşterek/ortak algılama şeklindeki bir düşünme biçimi bize gerçekle/hakikatle irtibat kurma biçimlerinden birisini sunmasına rağmen, onun gerçekte ne olduğunu her zaman söylemek imkânını taşımaz. Müşterek algılar, müştereklik taşır ama bu anlama dair değildir; ona dairdir, onunla ilgili olana dairdir. Anlama ve mahiyete dair olan ise müşterek anlamlardır. Anlamlar konusunda oluşan mutabakat, tam olarak bahse konu edilen şeyin ne olduğuna dair bir durumdur. Bu mutabakat a’nın b olduğuna dair olabilir, bu da bir ihtimaldir. Ancak burada esas üzerinde durulması gereken husus, öncelikle a’nın gerçeğin yani hakikatin kendisi olduğuna dair bir mutabakatın oluşmasıdır. Bu mutabakat, müşterek anlamları doğurma kabiliyetini oluşturacak imkân ve becerinin kaynağıdır. Müşterek anlamlar silsilesi anlaşmanın, uzlaşmanın ve iletişimin mimarisini kuracaktır. Her bir anlam bu inşa sürecinin mimari planlamasına ve estetiğine katkı sağlayacak, bunu gerçekleştirmenin bir adımı olacaktır.
Müşterek anlamların genişlemesi bir anlama mimarisi ortaya çıkaracaktır. Çarpık bir inşaatın taşıdığı anlamla, mimarî bir emek ve estetik yapının anlamı elbette bir olmayacak, bariz farklar taşıyacaktır. O halde her yapı bir mimarî yapı değildir; her mimarî yapı da düz bir inşaat değildir. Mimarî bir eser, olması gerektiği ve beklenildiği gibi, kendi toplumunun özellikleri ve tarihî süreçlerini taşıyan bir sonuç olarak, kendisinden sonra geleneğe eklemlenme imkânı sunmaktadır. Doğal seyir tam da burada ortaya çıkar. Ancak bizdeki tekerrür hali, düşüncelerin ve sanatın gelenekli olmasından ziyade sadece geleneksel olma adına, geçmişe yönelme veya geçmişi bugüne kalıp halde taşımayı içermektedir. Tekerrür, bu anlamda kendi zaman sürekliliğinin dışına çıkmak, tarihî seyirden kopmaktır; tarihte bir noktaya sabitlenmek ve sonraki zamanları buna göre biçimlendirmektir. Tekerrür, müşterek anlamın da tam karşısındadır. Mutabakat oluşması, dönemin insanlarının kavramlarla kurduğu ilişkinin biçimiyle veya usulüyle ilgilidir. Tekerrür ise, kavramla kurulan ilişkide sadece belli bir döneme ait duyarlılığı veya usulü ortaya koymayı içermektedir. Bu bakımdan tekerrür, sadece geçmişin kalıplar halinde farklı zamanlar veya dönemlere tahakkümü değildir, aynı zamanda anlamanın da önünde bir usul hatasıdır. Tekerrür hali çoğu zaman gelenek olarak algılanırken, görünürken veya tezahür ederken, tam da geleneğin devamlılığının hilâfında bir usul ortaya koymaktadır.
Kavramlar üzerinde mutabık kalındığı gibi anlamlar ve katmanları üzerinde de mutabık kalınması gerekir. Kavramlarla ve anlamlarıyla kurulan irtibat ve bunun yolları, bize anlamın mimarisini de açığa çıkarmanın imkânını sunacaktır. Kavramların her bir çeperi, yönü veya farklı bir veçhesi bize farklı bir anlamı işaret edecektir. İşte bu da bir müşterek tavrı ve usulü gerektiren bir durumdur. O halde, sadece anlamlarda mutabık kalarak müşterek anlamlara varmıyoruz, aynı zamanda usulde de mutabık kalarak müşterek usul/yöntemi benimsemiş oluyoruz. Kavram bize usulü gösterir, kavram tercihi aynı zamanda bir usul tercihidir. “Usul” kavramı ile “yöntem”, nazariyat ile kuram veya teori aynı anlama işaret etse de belli farklılıkları içerirler. Anayasa bahsinde millet, toplum, halk, kitle gibi kavramların her birinin kendi vaz ettiği bir gerçeklik ve durum vardır. “Müştereklik” ile “ortaklık” arasında az da olsa bir farklılık görülebilir mi? Sözlük anlamlarına bakıldığında pek bir fark olmasa da örneğin “bir fikre iştirak etmek” ile “bir fikre ortak olmak” bir nüans farkını göstermektedir. Burada fikri desteklediğini iştirak kavramı ile ifade ederken; ortaklık kullanım sorununu göz ardı etsek bile fikri sahiplenme anlamına da gelir. İstişare ile danışma, müzakere ile tartışma, sarih ile açık, hüküm ile karar gibi çok sayıda eşleştirme bize göstermektedir ki, bağlamına göre kavramlar inşa edilmiş bir dilden, her bağlamda aynı kavramın kullanıldığı bir dile doğru keskin bir dönüşüm ve daralma vardır.
Dolayısıyla kavramlarla kurulan farklı irtibat, bir tercihi içerdiğinden, farklı bir yöne ve usule doğru seyrediyor olabiliriz. Bu bakımdan müştereklik bağlamında hem anlam hem de usul açısından belli bir tutarlılık ve mutabakat gereklidir. Mutabık kalmadığımız sürece müşterekliği inşa edemeyiz. Kavram tercihlerimiz ve kavramlara yüklenilen anlamlar konusunda, ekseriyetin mutabakatı gerekirken, daha da ileride ise bunların doğru anlaşılması gerekmektedir.
Kavramlar ve anlamlar konusunda birinci öncelikli mesele hafızaya dâhil olarak ve hafızadan yola çıkarak bir hareket olmalıdır. Anlama ve anlamlandırmanın en önemli boyutunu kültürel, toplumsal ve tarihî süreçlerin etkileri oluşturmaktadır. Anlama faaliyeti kültürel ve tarihi seyirle hız kazanır ve hatta biçimlenir. İçerik konusu her zaman bir kesinlik taşıyor demek, kültürü ve tarihi tek başına hakikatin belirleyicisi konumuna yükseltmek olur; böyle bir düşünce insanı geri plana atan hatta yok sayan bir düşünce biçimidir. Gadamer’in ortak bir dil ve kültür ufkunu paylaşma suretiyle bir metni anlayabileceğimizi ifade etmesi yargısını1, bir metinle, kavramla veya durumla kurduğumuz anlam irtibatına taşımak mümkündür.
Toplum ilişkileri bağlamında insanın insanla ve toplumla irtibat ve iletişimi müşterek anlamlar ve kavramlarla mümkün olur. Her defasında insanların, yeniden bir anlama veya anlatma faaliyetine girişmiyor oluşu kavram müşterekliğinin oluşmasına dayanmaktadır. Oluşan mutabakat, insanlara, her defasında yeni bir durumla karşılaşıyor durumuna getirmeden, hafıza üzerinden yürüme ve anlama imkânı sağlamaktadır. O halde kavramlar ve anlamlar müşterek hale geldikçe hafızaya dâhil olur ve toplumsallaşırlar. Toplumsal boyut kazanan kavram ve anlamlar da artık hafızaya dâhil olarak işlevini yerine getirmeye başlar. Hafızanın toplum boyutu oluştukça millet hafızası da tezahür eder. Birbirini besleyen ve birbiriyle var olan iki durumun irtibatı hafızanın oluşumunu, kendini var edişini ve görünür hale gelişini de ortaya koymaktadır. Toplumsal hafızanın devam ettiği veya kendini gösterdiği, çok sayıda yapının arasında mekânlar, müzikler, sanat eserleri, mimari, anlatılar-destanlar-masallar, kitaplar gibi örnekler varken, bunlar arasına lisanı yani dili ve dolayısıyla kavramları ekleyebiliriz. Kavramlar, dilin içinde var olduğu toplumsallığın farklı zaman unsurlarını bir araya getirme işlevini kolaylıkla yerine getirirler. Zira kavramları ortaya çıkaran toplumun kendi hafıza dinamikleri ve zihniyet dünyasıdır. Kavramların ortaya çıkışı ve tarihî seyre dâhil oluşu, toplumun tarih yolculuğuyla eş zamanlı olarak gerçekleşir.
Bütün bunların ardından şuraya varabiliriz: Kavramlar bir toplumun veya bir milletin dün, bugün ve yarın arasındaki irtibatını sağlayan önemli araçların başında gelmektedir. Genel millet tezlerine bakmadan ama tezlerden birisine dayanarak örneklendirme yapmak gerekirse; lisan/dil bir milletin geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman insanlarının birbiriyle konuşmasıdır. Bu üç dönem insanını kesin olarak birbirinden ayırmak ve aralarına sınır çekmek mümkün değildir. Geçmiştekilerin ne zaman geçmiş olacakları ile şimdikilerin ne zaman geçmiş olacakları yanında gelecektekilerin ne zaman şimdi olacağı hususları belirsizlikler ve tedricilik içermektedir. Halk yani bu üçlü yapının canlı ve yaşayan kısmı, soyut millete dayanmaya ve dâhil olmaya çalışır. Dil, hem onu anlama hem de ona dâhil olma aracıdır. Bu ve benzeri modern millet anlayışı çerçevesinde bakılmadığında da, karşımıza yine dilin ve kavramların, bahsedilen üç dönem insanlarının birbiriyle somut bir hafıza irtibatı gerçeğini göstermektedir.
Bütün bunlar kapsamında esas olarak varılacak ve dikkat kesileceğimiz husus hukukun ve anayasanın dili olacak. Hukuk hayatımızın belli dönemlerde dille ilgili ideolojik ve siyasi etkilere maruz kaldığı kayıtlarda bulunmaktadır ve bu durum çok sayıda çalışmaya konu edilmiştir.2
Anayasa metni toplumla, her bir insanla, devletle, devletin başka devletle, geçmiş ve gelecek zaman insanlarıyla iletişim ve irtibat metnidir. Soyut bir anlama çabasına girişme gereği duymadan oldukça somut ifade edebiliriz bu durumu. Anayasa metni topluma bir düzen vaadidir, bu vaat şimdiki zamana ve gelecek zamana dairdir. Yetkin bir anayasa metni toplum tarih süreçlerine göndermelerle meşruiyetini içerde ve dışarda tesis etme yolunu tercih eder. Bu da geçmiş zamanın birikiminin şimdiki zamana dâhil olma imkânıdır. Anayasa metni her bir insanla da irtibat ve iletişim halindedir. Anayasa, insanlara, devletin ve milletin sınırlarını, hukukunu, özgürlüğünü, can ve mal güvenliğini güvence olarak sunar. Bu kapsamda devletin yani güçlünün, bireyleri ezmesinin önüne geçmekte, bireylere devlete ve diğer güçlere karşı koruma güvencesi vermektedir. Bir devletin anayasası başka bir devletle de irtibat ve iletişim hali taşır. Zira anayasa, egemenliğin ve devletin sınırlarını ortaya koyarak, çerçevenin başkasının müdahalesini kaldırmayacağını ifade eder; buna karşılık ise başka bir devletin bu sınırlarına da müdahale etmeyeceğini ilân eder. Bu bakımdan anayasa metinleri, hem soyut değerler ve teoriler bağlamında, hem oldukça somut göstergeler ve değerler bağlamında çoklu bir iletişim ve irtibat imkânı sağlayan metinlerdir.
Türkiye’nin geçmiş anayasaları da mevcut anayasası da apriori bilgiler üzerinden inşa edilmiştir. Bu bilgiler, bilindiği varsayılan, anayasa yapıcıların teorik tartışmaları metne taşımama kaygısıyla gizlenmiş, gerekçelerde dahi ortaya konulmamıştır. Daha da ötesi tutanaklarda yer alan tartışmalarda da kavramsal boyuta girildiği fazla görülmemiştir.
Anayasa iletişime geçtiği ve irtibat kurduğu tüm yapılar açısından anlaşılır olmak zorunda ve en önemlisi de bu konuda üzerinde mutabakat oluşmalıdır. Anayasa yapıcıların bildiği ama belli bir kısım uygulayıcıların ve vatandaşların bilmediği, bilmek istese de sözlük değil epey bir kitap yardımı gereken kavramsal dizilimler konusunda belli bir tartışma zemini ortaya koymaya çalışacağız. Bu bağlamda millet, halk, toplum, vatandaş, Türk, kamuoyu, kitle gibi çok sayıda kavramın özensiz ve düzensiz kullanıldığına dair bir algı veya kanaat oluşmaktadır. Bu kavramların belli oranda bir sistematik içinde kullanıldığını ifade etmek mümkün. Bir kısmının ise, dil ve anlam açısından tartışılması ve kavram tercihlerinin gözden geçirilmesi gerektiğini tartışacağız. Tam da bu alanda, bu kavramlarla irtibatlı belli meselelere de anlama ve anlaşma zemini sağlayacak bir çabayı ortaya koymaya çalışacağız. Millet kavramıyla halk, halkla da toplum kavramı neredeyse karışır bir hal almış, tespit edebildiğimiz kadarıyla, belli maddelerde kavramlar birbirinin yerine kolaylıkla ikame edilmiştir. Bu kavramlar arasındaki yolculuğun siyasi veya ideolojik duruşlar tarafından belirlendiği de göz ardı edilemez bir gerçektir. Kavramların birbirinin yerine ikâme edilmesi ve bunun çok kolay bir şekilde gerçekleşmesi, kanun ve anayasa metinlerine serpiştirilmesi farklı sorunlara ve karışıklara neden olacak türde ve önemdedir. Benzer kavramların aynı metinde kullanılıyor olması belli nüans veya ayrındaki farklara da işaret ediyor olması ile izah edilebilir. Kavramların birbirinin yerine ikâmesi gelişi güzel bir yöntem dairesinde ise başka bir tartışma konusu olacaktır; buna karşın kavram ikâmeleri ile anlam ikâmeleri hedefleniyorsa (veya hedeflenmişse) başka bir tartışma çıkacaktır. Bu nedenlerden dolayı birbiriyle kesişen temel kavramların haritasının çıkarılması, anlam katmanlarının belirlenmesi ve birbirleriyle olan hem yatay hem dikey bağların ortaya konulması büyük önem taşımaktadır.
Nihai olarak, anayasa gibi toplumun tüm fertlerini ilgilendiren bir metinde mutabık kalınan ve üzerinde müştereklik oluşmuş kavramların seçilmesi, kavramların anlam katmanlarının her birinin etkin olmaması ve bu katmanlardan birinin seçilmiş ve ortaya konulmuş olması önem taşımaktadır. Anayasa ile, devletin, milletin, halkın, egemenliğin, hukukî sınırlar ve hakların, fertlerin hakları ve hürriyetlerinin tanımı ve çerçevesi de belirlenmiş olacaktır. Bütün bunlar ve daha fazlası muğlaklık kaldırmayacak derecede önem taşımaktadır.
1 Aktaran: Burhanettin Tatar, Felsefi Hermenötik, 4. Baskı, Vadi Yayınları, İstanbul, 2021, s.20
2 Kavram örnekleri için bkz.: Kemal Gözler, Hukuk Dilinin Öz Türkçeleşmesi Üzerine, Ekin Yayınları, Bursa, 2021, s. 22 vd. Süreç örnekleri için bkz.: Seyit Günal, Türkiye’de Hukuk Dilinin Dönüşümü, 2. Baskı, Onikilevha Yayınları, İstanbul, 2020



