Picture of Ahmet Avcı
Ahmet Avcı

Mutlak Butlandan Mutlak Siyasete CHP Kurultayı Tartışmasının Gösterdikleri

A+ A-

Hukukun Sınırları ve Siyasetin Özerkliği

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verilen karar, ilk bakışta teknik bir hukuk tartışması gibi görünmektedir. Kamuoyundaki tartışmalar çoğunlukla mutlak butlan kavramı, seçim yargısının yetkisi, Yüksek Seçim Kurulu kararlarının bağlayıcılığı ve adli yargının siyasi parti kongrelerini denetleyip denetlemeyeceği tartışmaları etrafında şekillenmektedir. Oysa meselenin gerçek önemi, hukuki boyutundan çok daha geniştir. Tartışmanın merkezinde yalnızca CHP’nin geleceği değil, hukukun siyaset üzerindeki etkisinin sınırları bulunmaktadır.

Seçim Hukukunun Niteliği ve Sınırları

Türkiye’de siyasi parti kurultayları ve organ seçimleri 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 21. maddesi ile özel olarak düzenlenmiştir. Kanun koyucu, siyasi partilerin genel merkez, il ve ilçe organları seçimleri ile kongre ve kurultay delegelerinin seçimlerini seçim yargısının gözetim ve denetimi altına bırakmıştır. İtirazların incelenmesi, seçimlerin iptali ve yenilenmesi gibi hususlar da yine seçim hâkimi ve nihayetinde Yüksek Seçim Kurulu tarafından karara bağlanmaktadır.

Anayasa’nın 79. maddesi ise seçimlerle ilgili bütün şikâyet ve itirazların kesin olarak Yüksek Seçim Kurulu tarafından karara bağlanacağını düzenlemektedir. Böylece seçim hukukunda hızlı, kesin ve nihai bir denetim sistemi kurulmuştur. Tam da bu noktada mutlak butlan tartışması ortaya çıkmaktadır. Mutlak butlan, özel hukuk kökenli bir kavramdır. Bir hukuki işlemin emredici hukuk kurallarına, kamu düzenine veya ahlaka açıkça aykırı olması nedeniyle kurulduğu andan itibaren kesin hükümsüz sayılmasını ifade eder. Ancak bu kavramın siyasi parti seçimlerine uygulanıp uygulanamayacağı açık değildir. Çünkü siyasi partiler bakımından seçimlerin nasıl yapılacağı, hangi merci tarafından denetleneceği ve hangi şartlarda iptal edileceği zaten özel olarak düzenlenmiştir.

Bu nedenle CHP kurultayı etrafında yürütülen tartışma yalnızca bir kurultayın geçerliliği meselesi değildir. Tartışma aynı zamanda seçim hukukunun sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği sorusudur.

Hukuki Çözümün Ürettiği Yeni Sorunlar

Kurultayın mutlak butlanla sakatlandığı varsayıldığında dahi hukuki tartışma sona ermemektedir. Bu durumda, önceki genel kurul tarihi nazara alındığında 2023 yılı itibarıyla görev süresi hitama ermiş Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden genel başkan sıfatını kazanıp kazanmadığı, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen ihtiyati tedbir kararının usul, esas bakımından sınırları, Yüksek Disiplin Kurulu tarafından verilen ihraç kararlarının geçerliliği, Parti Meclisi üyelerinin istifalarının hukuki sonucu, Parti Meclisinin toplantı ve karar yeter sayısının bulunup bulunmadığı ve parti organlarının yeniden nasıl oluşturulacağı, parti meclisi istifaları ve delege imzalarına rağmen olağanüstü kurultayın toplanıp toplanamayacağı, göreve iade edilen yönetim tarafından yahut yine bir adli yargı mahkemesi tarafından verilecek kararla olağanüstü kurultay yapılıp yapılamayacağı gibi yeni sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Başka bir ifadeyle hukuk, çözmeye çalıştığı her sorunun yerine yeni bir hukuki sorun üretmektedir.Bu durum aslında uyuşmazlığın yalnızca hukuk tekniğiyle açıklanamayacağını göstermektedir.

Siyasal Meşruiyet

Max Weber’in meşruiyet teorisi bu noktada yol göstericidir. Weber, otoritenin meşruiyetini geleneksel, karizmatik ve rasyonel-legal olmak üzere üç kaynağa dayandırır. Mahkemeler rasyonel-legal meşruiyet üretir. Ancak siyasal partiler yalnızca hukuki kurallarla var olmazlar. Siyasi hareketlerin gerçek gücü toplumsal destekten, örgütlenme kapasitesinden ve liderlikten gelir.

Bir mahkeme kararı hukuken geçerli olabilir; fakat bu karar siyasal meşruiyeti kendiliğinden üretemez. Bugün CHP içerisinde yaşanan gerilim de tam olarak budur. Hukuki meşruiyet ile siyasal meşruiyet aynı şey değildir.

Carl Schmitt’e göre siyasetin özü hukukta değil, siyasal kararda ve toplumsal iradede yatar. Hukuk siyasal alanı düzenleyebilir; ancak siyasetin yerine geçemez. Bu nedenle bir mahkeme kararıyla parti yönetiminin belirlenmeye çalışılması, hukuki açıdan mümkün görünse bile siyasal alanı yeniden üretmez. Tam tersine, hukukun siyaseti ikame etmeye çalıştığı noktada siyaset felç olur.

CHP kurultayı tartışmasının giderek büyümesi ve her hukuki kararın yeni bir kriz üretmesi biraz da bu nedenle şaşırtıcı değildir.

Pierre Bourdieu’nun alan teorisi meseleyi daha farklı bir açıdan açıklamaktadır. Bourdieu’ya göre hukuk alanı ile siyaset alanı birbirinden farklı mantıklarla çalışan özerk alanlardır. Hukuk alanının sermayesi içtihat, norm ve usulden oluşurken; siyaset alanının sermayesi toplumsal destek, örgütlenme kapasitesi ve sembolik güçtür.

Bir alanın sermayesinin diğer alan üzerinde tahakküm kurmaya başlaması her iki alan için de kriz üretir. Bugün yaşanan durum tam olarak budur. Hukuk alanı siyasal mücadeleyi çözmeye çalışırken siyaset alanı da hukuki süreçler üzerinden yeniden şekillenmeye çalışmaktadır. Sonuçta ne hukuk kesinlik sağlayabilmekte ne de siyaset istikrar üretebilmektedir.

Hukuki Mücadele mi, Siyasal Mücadele mi?

Bu noktada asıl soru şudur: Bir siyasal hareket meşruiyetini mahkeme kararlarından mı almalıdır, yoksa doğrudan siyaset alanında mı üretmelidir?

Türkiye siyasi tarihi bu soruya önemli örnekler vermektedir. Necmettin Erbakan TOBB başkanlığından uzaklaştırılmasına ve milletvekilliği adaylığı için Adalet Partisi’ne başvurması ve fakat veto yemesine rağmen hukuki bir mücadeleye girmek yerine bağımsız milletvekilliği ve ardından bağımsızlar hareketi gibi siyasal mücadeleler içerisine girmeyi tercih etmiştir.

Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları Fazilet Partisi kapatıldıktan sonra Millî Görüş Hareketi içerisindeki mücadeleyi sürdürmek yerine yeni bir siyasal hareket kurmayı tercih etmişlerdir. Numan Kurtulmuş da Saadet Partisi içerisindeki hukuk mücadelelerinin sonunda yeni bir siyasi yol açmıştır.

Meral Akşener ve arkadaşları son derece absürt ve siyasi olduğu açık olan meşhur Gemerek Asliye Hukuk Mahkemesi kararına karşı hukuki süreci ilerletmek yerine İYİ Parti ile yeni bir siyasi zemin oluşturmuşlardır.  Bütün örneklerde tercih edilen şey hukuki zafer değil, siyasal meşruiyet üretmek olmuştur.

Bugün Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu bakımından da asıl mesele mutlak butlan tartışmasının sonucundan çok, siyasal meşruiyetlerini hangi zeminde yeniden üretecekleridir.  Kemal Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarının elinde bulunan ihtiyati tedbir kararı, nihai sonucun henüz ortaya çıkmadığı bir süreçte önemli bir hukuki avantaj sağlamaktadır. Zira uyuşmazlığın kesin olarak sonuçlanabilmesi, Bölge Adliye Mahkemesi kararının Yargıtay denetiminden geçmesine bağlıdır ve bu sürecin ne kadar süreceği de öngörülebilir değildir.

Öte yandan, tedbir kararıyla göreve iade edilen yönetimin, dava sonuçlanıncaya kadar parti yönetimini sürdürme imkânına sahip olması, ihtiyati tedbir devam ederken yeni bir kurultay yapılmasının hukuken mümkün olmadığı yönündeki görüşlerin de tamamen dayanaksız olmaması meseleyi daha da kompleks hale getirmektedir. Bu görüşün kabul edilip edilmeyeceği ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, siyasallaştığı yönünde yoğun eleştiriler bulunan yargı düzeninde muhalif kanadın olası davalar üzerinden sonuç alabilmesinin ciddi güçlükler barındırdığı da göz ardı edilmemelidir.

Bu nedenle mesele yalnızca hukuki argümanların gücüyle açıklanabilecek bir noktayı aşmış görünmektedir. Sürecin uzun yıllara yayılma ihtimali, yargısal belirsizlikler ve parti içi güç dengeleri birlikte değerlendirildiğinde, hukuki mücadeleye paralel yeni bir siyasal zeminin oluşturulmasının giderek daha güçlü bir ihtiyaç haline geldiği söylenebilir.

Bir siyasi partinin hukuken kimin tarafından yönetileceği mahkeme kararlarıyla çözülebilir; ancak toplumun kimi takip edeceği sorusunun cevabı yargı kararlarında değil, siyasal alanda aranır.

Bu nedenle bugün tartışılması gereken husus mutlak butlanın varlığı veya yokluğundan ziyade, siyasal aktörlerin kaderlerini yeniden siyaset alanında tayin edip edemeyecekleridir. Belki de CHP kurultayı tartışmasının ortaya çıkardığı sonuç, mutlak butlan tartışmalarından mutlak siyasete geçiş zorunluluğudur. Zira bazı krizler hukuk tarafından çözülemez; ancak siyaset tarafından aşılabilir.

CHP kurultayı tartışmasının öğrettiği en önemli gerçek şudur; siyasetin nihai hakemi/hakimi mahkemeler değil, toplumdur.