Nakba’dan Gazze’ye
- Tarih:
1948’de yaşanan büyük kırılmanın üzerinden yetmiş sekiz yıl geçti. Fakat Filistin’de yaşananlar hâlâ geçmişte kalmış bir trajedi gibi ele alınıyor. Oysa Nakba, yalnızca belirli bir tarihte yaşanmış kitlesel bir sürgün değil; süreklilik kazanmış bir siyasal düzenin, sistematik bir hafıza silme operasyonunun ve modern çağın en uzun işgal biçimlerinden birinin adıdır. Bu nedenle Filistin’e sadece insani dram penceresinden bakmak yetmez. Meseleyi ortaya çıkaran tarihsel aklı, küresel güç ilişkilerini ve ideolojik zemini de anlamak gerekir.
Bugün hâlâ yaygın biçimde kullanılan “Filistin sorunu” ifadesi bile başlı başına problemli bir dil üretir. Çünkü bu ifade, sanki ortada eşit iki taraf arasında çözülemeyen bir anlaşmazlık varmış hissi doğurur. Böylece işgal, zorla yerinden etme ve sistematik kuşatma görünmezleşir. Oysa mesele, yerinden edilmiş bir halkın kendi toprağında var olma mücadelesidir. Bu yüzden önce kavramları doğru yerli yerine koymak gerekir.
19. yüzyılın sonlarında Avrupa’da yükselen siyasal Siyonizm, antisemitizmin ürettiği tarihsel travmaya bir çözüm iddiasıyla ortaya çıktı. Ancak Avrupa’nın kendi içinde ürettiği kriz, Filistin topraklarında çözüldü. Böylece Avrupa’nın vicdani yükü, başka bir halkın omuzlarına bırakıldı. Filistin, modern dünyanın sömürgeci mantığının yeni laboratuvarlarından biri hâline geldi. Bu yüzden mesele sadece bölgesel bir çatışma değildir; modern ulus-devlet anlayışının, kolonyal siyasetin ve jeopolitik hesapların iç içe geçtiği küresel bir düğümdür. 1917’de yayımlanan Balfour Deklarasyonu bu sürecin en kritik eşiklerinden biriydi. İngiltere, kendisine ait olmayan bir coğrafya üzerinde başka bir halk adına tarihsel tasarrufta bulunuyordu. Filistin’de yaşayan Arap çoğunluk ise diplomatik metinlerde neredeyse tali unsur gibi ele alındı. Böylece Filistin halkı, kendi vatanında yavaş yavaş siyasal özne olmaktan çıkarıldı.
1948’e gelindiğinde yaşananlar, yalnızca savaş şartlarının ürettiği göç hareketleri değildi. Köylerin boşaltılması, sivillerin korkutularak sürülmesi, katliamlar ve demografik dönüşüm politikaları belirli bir stratejinin parçalarıydı. Yaklaşık 750 bin Filistinlinin mülteci hâline gelmesi, sadece fiziksel bir sürgün anlamına gelmiyordu; aynı zamanda hafızanın, aidiyetin ve tarihsel sürekliliğin parçalanması demekti. Bu nedenle Filistinlilerin kuşaktan kuşağa sakladıkları ev anahtarları, basit bir nostalji nesnesi değil; gasp edilmiş bir hayatın sembolüdür.
Bugün Gazze’de ve Batı Şeria’da yaşananlar da Nakba’nın bitmediğini gösteriyor. Çünkü işgal artık sadece askerî güçle sürdürülmüyor. Kontrol noktaları, duvarlar, abluka politikaları, ekonomik bağımlılık ilişkileri ve medya dili de işgalin araçları hâline gelmiş durumda. Modern savaş teknolojileriyle desteklenen güvenlik söylemi, çoğu zaman devlet şiddetini görünmez kılıyor. Böylece saldırganlık “savunma”, kuşatma ise “güvenlik ihtiyacı” olarak sunulabiliyor.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan biri, İsrail politikalarını eleştirmenin Yahudi karşıtlığı ile karıştırılmaması gerektiğidir. Sorun bir inanç topluluğundan değil, modern etnik milliyetçiliğin ürettiği tahakküm biçimlerinden kaynaklanıyor. Aksi hâlde hem ahlaki tutarlılık kaybedilir hem de haklı eleştiriler kolayca etkisizleştirilebilir.
Öte yandan Filistin meselesi sadece sloganlarla anlaşılabilecek bir mesele de değildir. Her saldırı sonrasında yükselen öfke dalgaları kısa süre sonra unutulmuşluğa bırakılıyor. Böylece Filistin, sürekli hatırlanan ama süreklilik taşıyan bir siyasal bilinç üretilemeyen bir vicdan meselesine dönüşüyor. Oysa İsrail’in askeri kapasitesi kadar diplomatik ilişkilerini, teknoloji üretimini, medya ağlarını ve küresel sistemle kurduğu bağlantıları da anlamak gerekir. Çünkü bugün İsrail yalnızca bölgesel bir devlet değil; küresel güç dengeleri içinde korunan stratejik bir merkezdir.
İslam dünyasının parçalanmışlığı da bu tablonun önemli nedenlerinden biri. Filistin meselesi çoğu zaman gerçek bir özgürlük mücadelesi olarak değil, iç politikada kullanılan sembolik bir araç olarak ele alındı. Yıllardır yükselen hamasi söylemlere rağmen somut ve sürdürülebilir bir ortak irade üretilemedi. Bu yüzden her yeni saldırı, büyük cümlelerin ardından gelen büyük sessizliklere dönüştü.
Yine de bütün bu karanlık tabloya rağmen Filistin hafızası silinmedi. Çünkü Filistin yalnızca bir toprak meselesi değildir. Kudüs’ten Gazze’ye uzanan hatta savunulan şey; bir halkın tarihi, hafızası ve insanlık onurudur. Nakba bu yüzden sadece geçmişte yaşanmış bir felaket değil, modern dünyanın adalet anlayışını sorgulatan canlı bir aynadır. Bugün Filistin’e bakmak, yalnızca bir coğrafyaya bakmak değildir. Gücün hukukun yerine geçtiği bir dünyada, insanlığın neyi kaybettiğine bakmaktır.



