Picture of Mehmet Biten
Mehmet Biten

Neoliberal Düzenin Çöküşü

A+ A-

Trumpçı Kırılma ve Küresel Eko-Politik Yeniden Yapılanma

Son kırk yıl, küresel kapitalizmin tarihine neoliberal hegemonyanın damga vurduğu bir dönem olarak geçti. ABD öncülüğünde gelişmiş ekonomiler; düşük vergiler, deregülasyon, finansal serbestleşme ve sosyal devletin sistematik biçimde daraltılması üzerine kurulu bir ekonomik mimariyi hayata geçirdi. Bu mimari, başlangıçta büyüme, verimlilik ve refah vaat ediyordu. Ancak bugün artık bu yaklaşımın başarısız olduğu konusunda ciddi bir görüş ayrılığı yok. Tartışma, neoliberalizmin neden çöktüğünden çok, bu çöküşün ardından nasıl bir ekonomik ve siyasal düzenin şekilleneceği sorusunda yoğunlaşıyor.

Bu bağlamda Donald Trump’ın ABD başkanlığı, çoğu zaman “popülist bir sapma” ya da “geçici bir anomali” olarak ele alındı. Oysa Trump dönemi, neoliberal çağın ürettiği derin eşitsizliklerin, siyasal meşruiyet krizinin ve toplumsal öfkenin açık bir dışavurumudur. Trumpizm, neoliberalizme gerçek bir alternatif sunmadı; aksine onun yarattığı tahribatı milliyetçi, otoriter ve çatışmacı bir söylemle yeniden paketledi.

Neoliberalizmin savunucuları, piyasanın serbest bırakılmasıyla birlikte ekonomik dinamizmin artacağını ve refahın geniş kesimlere yayılacağını iddia ediyordu. Ancak tarihsel veriler bu iddiayı doğrulamadı. II. Dünya Savaşı sonrasındaki yaklaşık çeyrek yüzyıllık dönemde, gelişmiş ekonomiler hem yüksek büyüme oranları yakalamış hem de gelir dağılımında görece bir denge sağlayabilmişti. Bu dönemin ayırt edici özelliği, güçlü sendikalar, yüksek vergilendirme ve kapsamlı sosyal devlet uygulamalarıydı.

Neoliberal dönemde ise büyüme yavaşladı, finansal krizler olağan hâle geldi ve elde edilen sınırlı büyüme büyük ölçüde en üst gelir gruplarında yoğunlaştı. ABD’de ve Avrupa’da reel ücretler on yıllar boyunca yerinde saydı; güvenceli istihdam yerini geçici ve esnek çalışma biçimlerine bıraktı. Toplumsal hareketlilik azaldı ve “orta sınıf” giderek eridi. Bu durum, yalnızca ekonomik bir sorun değil; aynı zamanda siyasal sistemin meşruiyetini aşındıran yapısal bir kriz yarattı.

Trump’ın yükselişi, bu kriz ortamında gerçekleşti. Küreselleşmenin kaybedenleri, sistem tarafından terk edilmişlik hissi yaşayan geniş kesimler, Trump’ın “America First” söyleminde kendilerine bir ses buldu. Ancak Trump yönetiminin ekonomi politikalarına bakıldığında, neoliberal çerçevenin terk edilmediği açıkça görülür. Büyük şirketlere ve varlıklı kesimlere yönelik kapsamlı vergi indirimleri, finans ve çevre düzenlemelerinin gevşetilmesi ve sosyal harcamaların kısıtlanması, Trump döneminin temel ekonomik tercihleriydi.

Trumpizmi farklı kılan unsur, bu politikaların artık evrenselci serbest piyasa söylemiyle değil; açık bir ekonomik milliyetçilik diliyle savunulmasıydı. Küresel ticaret anlaşmalarına saldırılar, gümrük tarifeleri ve ticaret savaşları, neoliberalizmin artık rıza üretmekte zorlandığını ve zorlayıcı yöntemlere yöneldiğini gösterdi. Bu, neoliberal düzenin krizinin yeni bir evreye girdiğinin işaretiydi.

Trump yönetiminin etkileri, ABD sınırlarının çok ötesine yayıldı. Dünya Ticaret Örgütü’nün işlevsizleştirilmesi, Paris İklim Anlaşması’ndan çekilme, İran nükleer anlaşmasının feshi ve Çin ile girilen ticaret savaşı, küresel yönetişim mekanizmalarını ciddi biçimde zayıflattı. Bu gelişmeler, küresel ekonomide belirsizliği artırırken, özellikle Küresel Güney ülkeleri için kırılganlığı derinleştirdi.

ABD-Çin rekabeti, tedarik zincirlerini istikrarsızlaştırdı; yaptırım politikaları Orta Doğu, Latin Amerika ve Afrika’daki birçok ekonomiyi daha da savunmasız hâle getirdi. Enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar ve iklim politikalarının askıya alınması, çevresel ve sosyal maliyetleri artırdı. Trump dönemi, neoliberalizmin artık küresel ölçekte rıza üretmek yerine baskı ve tek taraflılıkla ayakta tutulmaya çalışıldığını açık biçimde ortaya koydu.

Neoliberal düzenin çözülmesiyle birlikte üç ana yönelim belirginleşti. Aşırı sağ milliyetçilik, ekonomik sorunları yapısal nedenlerden koparıp kültürel ve etnik tehditlere indirgerken; merkez sol reformizm, neoliberalizmin “insan yüzünü” yeniden üretmeye çalışıyor. Bu ikinci yaklaşım, finansallaşma ve küreselleşmeyi büyük ölçüde korurken, sınırlı sosyal politikalarla eşitsizlikleri telafi etmeyi hedefliyor. Ancak krizin ölçeği karşısında bu yaklaşım da yetersiz kalıyor.

Üçüncü yol ise ilerici kapitalizm olarak adlandırılabilecek daha kapsamlı bir alternatif sunuyor. Bu yaklaşım, piyasayı bütünüyle reddetmeden; onu demokratik denetim, kamusal yatırım ve toplumsal adalet ilkeleriyle yeniden yapılandırmayı amaçlıyor. Neoliberal küreselleşmeye de milliyetçi içe kapanmaya da mesafeli bir çizgi öneriyor.

İlerici kapitalizmin temel varsayımı, piyasanın kendi başına toplumsal sorunları çözemeyeceğidir. Düşük büyüme, artan eşitsizlik, çevresel yıkım ve finansal istikrarsızlık, piyasanın içinden doğan fakat piyasa tarafından çözülemeyen sorunlardır. Bu nedenle devletin yeniden etkin bir düzenleyici ve yatırımcı olarak sahneye çıkması gerekir.

Ancak burada söz konusu olan, Trump döneminde görülen türden şirket yanlısı bir devletçilik değildir. İlerici kapitalizmin savunduğu devlet modeli; çevreyi, emeği ve kamu yararını önceleyen, temel bilimsel araştırmaları, eğitimi ve sağlık altyapısını destekleyen bir kamusal aklı temsil eder. Tarihsel olarak internetten biyoteknolojiye kadar pek çok kritik yenilik, kamusal yatırımlar sayesinde mümkün olmuştur.

Neoliberal çağın bir diğer belirgin özelliği, piyasa gücünün az sayıda şirketin elinde yoğunlaşmasıdır. Teknoloji devleri, finans kuruluşları ve küresel holdingler; veri avantajları, agresif satın almalar ve lobi faaliyetleriyle rekabeti zayıflatmıştır. Bu durum, ücretlerin baskılanmasına, yenilikçiliğin azalmasına ve eşitsizliğin derinleşmesine yol açmıştır.

İlerici kapitalizm, üretken faaliyet ile rant arayışı arasındaki farkı yeniden görünür kılmayı hedefler. Günümüzde servet birikiminin önemli bir bölümü, gerçek değer üretiminden değil; tekelci uygulamalardan ve siyasal nüfuzdan kaynaklanmaktadır. Güçlü anti-tekel politikaları ve rekabet düzenlemeleri olmadan, yapay zekâ ve otomasyon gibi teknolojik gelişmeler bu eğilimi daha da hızlandıracaktır.

Ekonomik eşitsizlik ile demokratik erozyon arasındaki ilişki, Trump döneminde daha da belirginleşti. Büyük sermayenin siyasal süreçler üzerindeki etkisi, demokrasiyi biçimsel bir çerçeveye indirgerken, eşitsizliği yeniden üreten bir döngü yarattı. “Bir kişi, bir oy” ilkesi yerini fiilen “bir dolar, bir oy” mantığına bırakmaya başladı.

Oysa daha eşit toplumların, aynı zamanda daha istikrarlı ve daha başarılı ekonomilere sahip olduğu biliniyor. Bu nedenle ekonomik reformlar ile demokratik reformlar birbirinden ayrı düşünülemez. İlerici kapitalizm, ekonomik güç ile siyasal etki arasındaki bu bağı koparmayı temel hedeflerinden biri olarak görür.

Trump dönemi, neoliberal düzenin küresel ölçekte artık sürdürülemez olduğunu açık biçimde ortaya koydu. Milliyetçi popülizm bu krize kalıcı ve kapsayıcı bir yanıt üretmekten uzak; aksine çatışmayı, belirsizliği ve eşitsizliği derinleştiren bir siyasal dil sunuyor. Öte yandan merkezci ve sınırlı reform girişimleri de, krizin yapısal niteliği karşısında yetersiz kalıyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, yalnızca bir ekonomik modelin değil, aynı zamanda küresel düzenin meşruiyetinin de sorgulandığı tarihsel bir eşiğe işaret ediyor.

Bu bağlamda ilerici kapitalizm, mutlak ve tekil bir çözüm olarak değil; küresel eko-politik çıkmazdan çıkış için tartışılması gereken önemli çözüm yollarından biri olarak değerlendirilmeli. Devletin yeniden etkinleştiği, piyasanın demokratik denetime açıldığı, sosyal adaletin ve çevresel sürdürülebilirliğin merkeze alındığı bu yaklaşım, küresel ölçekte bozulan dengeleri onarmaya yönelik güçlü bir çerçeve sunuyor. Ancak tek başına yeterli olduğu iddiası, yeni bir dogmatizme kapı aralayabilir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, tek bir ideolojik reçeteden ziyade, çoğulcu ve karşılıklı dengeye dayalı bir dünya düzeni tahayyülüdür. Küresel ekonominin, zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul hâle getiren mevcut işleyişinin tersine çevrilmesi; emeğin, doğanın ve kamusal yararın sistematik biçimde korunduğu yeni bir paylaşım rejiminin inşa edilmesiyle mümkündür. Bu, yalnızca Batı merkezli bir reform gündemi değil; Küresel Güney’in tarihsel eşitsizliklerini dikkate alan, kalkınma hakkını ve iklim adaletini birlikte düşünen bir küresel mutabakat gerektirir.

Trump sonrası dünyada asıl mesele, hangi ideolojinin galip geleceğinden çok, küresel düzenin hangi ilkeler üzerine yeniden kurulacağıdır. Otoriter milliyetçilik, bu yeniden yapılanmayı çatışma ve dışlama üzerinden kurgularken; ilerici kapitalizm ve benzeri eşitlikçi yaklaşımlar, denge, dayanışma ve adil paylaşım üzerinden bir çıkış yolu aramaktadır. Bugün verilen mücadele, tek bir sistem tercihi değil; daha adil, daha dengeli ve daha yaşanabilir bir dünya düzeninin mümkün olup olmadığına dair tarihsel bir sınamadır.