Nezaketin Ardına Gizlenmiş Kibir
- Tarih:
Nezaket, bir yanıyla büyük bir erdem, diğer yanıyla imtihan. Erdem, çünkü inceliği, kibarlığı bir hayat görgüsü hâline getirmek, oldukça önemli bir ahlaki tavırdır. İmtihan, çünkü dikkatli davranmayı gerektirecek hâlleri içinde barındırır. Bir şeyin ne kadar sahici olduğunu çözebilmek için akıl tek başın kâfi gelmez. Kalbin sesine ulaşmak için bunca gürültüyü bir kenara bırakmaksa apayrı bir kabiliyet. Tek gerçek, nezaket her geçen çağda tevazu kadar güzel. Diğer gerçek, nezaket her geçen çağda sevilen, tercih edilen bir maske.
İnsanın kendine benlik atfetmesi kadar doğal bir şey yok. Ayaklarımızı yere bastığımız her an var olduğumuzu biliriz. Bu biliş, hayat örgüsünde başka şeylerle birleştikçe kuvvetlenir. Büyümekle beraber görüş, öğreniş, kavrayış şekillenir. Ardından unvanlar, belki makamlar, şöhret ve elbette ekonomik güç hemen yanına eklenir. Toplum tarafından sevildikçe, birileri tarafından alkışlanıp türlü ödüllerle okşandıkça benliğimiz farkına varmadığımız bir dağa hâline gelir. Türkü her ne kadar “Bu dağlar kömürdendir, geçen gün ömürdendir” dese de kibirle tütsülenmiş bir benliğin önünde hiçbir şey durmaz. Vardır, yürür, dağıtır, hatta yok eder. Bu yaptıkları için de mutlaka kılıfları hazırdır. Artık çağ, başka bir çağdır. İnsanlar değişmiştir, hayat da bu değişimden nasibini almıştır. Yani artık böylesi bir insan makbul bir insandır. Hatta bunun adına “kendini bilen insan” bile diyeni vardır. Bizim bildiğimiz, en azından öğrenmeye çalıştığımız şeyse insanın böyle olmadığı, olmaması gerektiği. Böyle oldukça insanlıktan uzaklaşılacağına, giderek hayvani arzuların gölgesinde bir ömür sürüleceğine vakıfız. En azından bir bilgi olarak vakıfız. Esas “hikaye” ise başka, bambaşka.
Bir hikâye: Mürşid, huzuruna varan müridinin eline kuru ekmek koyar. Mürid bir vakittir açtır. Nefsi, kuru ekmeğe burun kıvıracak kıvamdadır yani. Haliyle bir kuru ekmeğin kendisine yetmeyeceğini bilerek üzülür. Mürşid, müridinin hâlini iki kaşının ortasından yakalayıverir, kapat gözlerini evladım der. Onu, mana aleminin seyr ü seferiyle, idam sehpalarının birer birer devrildiği bir meydana götürüverir. Mürid görür ki burada kimim burnunu ve kulağını keserler, kimim elini, ayağını. Kimini de döverler, hatta hiç bekletmeden asarlar. Aç gözlerini der mürşid. Mürid, hem korkmuş hem de bu andan bir kıssa almayı umut ederek bekler. Havf ve reca. Mürşid şöyle der: “İşte bunların hepsinin düştüğü durum, şu kuru ekmeğe kanaat etmeyip peynir, zeytin nerede derdine düştüklerindendir.”
Bizim toplumumuzda bir lokma bir hırka lafı kimilerini ürkütür. Lüzumundan fazla bir kanaate, aşırı tevazuya, sürekliliği olan bir baş eğmeye kapı açtığı düşünülür çünkü. Halbuki oradaki bir lokma, rızayı temsil eder, yani eyvallah lokmasıdır. Bu lokmayı iyice çiğneyebilen için hırka vardır. Lokma her ne kadar maddi alemi işaret etse de tam yerinde bir kanaati, tevazuyu ve edebi simgeler. Bu üçlüyü gönül tezgahında kurabilenler marifet ilminden nasibini alırlar, bir basamak atlarlar, hırka da bunun sembolü ve yine maddi alemdeki hediyesidir, çeyizidir. Anlatmak veya yazmak kolay gibi görünüyor, ama öyle değil: “Bu bir rıza lokmasıdır, yiyemezsin demedim mi?”
Lokmasını iyice çiğnemeyenlerin, yani kuşanmak istediği hâli daha kuşanmadan üstünde taşıdığını düşünenlerin foyasını insani ilişkiler ortaya çıkarıyor. Yüzlerinde taşımaya cüret ettikleri o mütebessim hâlin bir derinliği yok. Mütebessim olmak büyük iştir çünkü, her hâli kabul etmeyi esas alır. Kalplerinde var olduklarını zannettikleri gönül enginliğinde, birkaç sıkıntı peş peşe gelir gelmez boy veriyorlar. Yalnız kendileri için yaşadıkları için nezaketleri ancak bir aynanın karşısında poz verebilecek anı kapsıyor. Nezaket, lezzetli bir şeydir. İnsan ancak “lezzetleri kaçıran ölümü çokça hatırladığında” bu lezzeti esaslı biçimde kuşanabilir. Dünyanın bir köprü olduğunu, ölümün kendimizce donattığımız çalışma odasından herkese açık olan yani herkesi birleyen salona geçiş olduğunu, yeryüzündeki hiçbir şeyin baki olmadığını, yani yanımıza kâr kalmayacağını bilenlerin, idrak edenlerin, yaşayanların nezaketi parıldar. Dünyanın hatırına döndüğü kullar cephesinde nezaket sahipleri vardır ve mutlaka yanlarında da fakirler, garipler, sessizler.
Bir hikâye daha: Bâyezid-i Bistâmî hâlden hâle, bir manevi makamdan bir başka manevi makama atlarken, etrafındaki talebeleri de elbette bu derinliğin farkına varmışlar. Artık dayanamayacakları bir noktaya geldiğinde de bu büyük mürşidin etrafını sarıp sormuşlar: Sen bu mertebeleri nasıl aşıyorsun? Büyük velinin cevabı şöyle: “Dünya sebeplerini topladım, kanaat ipine bağladım, sadakat mancınığına koydum, ümitsizlik denizine attım. Böylece âlem halkının minnetlerinden de kurtulup rahatlamış oldum. Huzuru kavuştum.”
Huzurlu insanın hâli sözünden, gözünden, sesinden, dinlemesinden belli olur. Acelesi yoktur, sabrı çoktur. Derdi çoktur, şikâyeti yoktur. Varlığa sevinmez, yokluğa yerinmez. Yolcu gibidir. Şahitlik etmeye çalışır, olanı biteni izlemeye, hadiselere ve tecellilere tanıklık etmeye. İşte belki de bundan, nezaket böylesi insanlar için olması gerekendir, edinilen değil. Sahiden buradadırlar, gerçekten karşımızdadırlar, kamil bir mirasın yükünü omuzladıklarından bu kadar anlamlı yorgunlukları vardır. Onlar, er-Rakîb isminin taşıyıcısıdırlar. İbn Arabî, Rakîb esmasını şöyle izah ediyor: Kelime, “bir şeyin boynundan tutmak” anlamındaki rukba’dan türetilmiştir. Bu esmaya mazhar olan (Abdurrakîb), ”Nereye dönerseniz dönün Allah’ın yüzü oradadır’’ ayetine de mazhar olur. Burada yüz, O’nun zatı ve hakikatidir.
Yüzümüzün evvela kendi kendimize kaldığında da kızarabiliyor olması lâzım. Yaptığımız bir yanlışın, hatanın, eğriliğin farkınca evvela bizim varmamız lâzım. Bunları bir kenara atıp, görünmez yerlere sürüp yola devam etmekle karşımızdakini değil, yine kendimizi kandırıyoruz çünkü. Ama hayatta şakaya gelmeyen şeyler vardır: Hakk sillesinin sadası yoktur, bir vurdu mu devası yoktur. Bir gerçek var ki bu silleye kimilerimizin çok fazla ihtiyacı var. Ama hangisine? Ken’an Rifâî şöyle buyurmuş vaktiyle: “İnsanları terbiye eden iki türlü yol vardır. Biri şevk-i muhkem, yani, esaslı ve coşkun sevgi. Diğeri de sille-i Hüdâ. Yani, Allah’ın, bir vesile ile vurduğu tokat.”
Nezaketten nasibini almamış olmak, yani kibirle donanmış olmak, herhalde geçici dünya hayatı için en büyük tokat. Allah’ın insana kendi kaybını, yani kendini uğrattığı zararı hatırlatmayışı, bu tokadın ne kadar büyük olduğunu bize anlatsın daima. Şayet Allah bize kendi hâlimizi her an hatırlatırsa, bu kendimizi bilme yolculuğunda büyük bir sır, yoldaş olur. Allah yolun kendisini yoldaş eder bize, lütfederse.
Nezaketin ardına gizlenmiş kibirden, Huzûr-ı kibriyâ’ya sığınırız.



