Picture of Fatih Yılmaz
Fatih Yılmaz

Nine, Asaleti ve İnsanlar

A+ A-

Süleyman abi ile İzmir Ödemiş taraflarındaydık. Çok koşturduğumuz, aslında hiç durmadığımız yıllardı. Heyecanla evden çıktığımız, hiç yorulmadığımız, geç saatlerde eve döndüğümüz ve bir sonraki günün koşuşturmacasının aklımızda oluşturduğu hayallerle yatağa girdiğimiz yıllar. O yıllarda birlikte yol yürüdüklerimiz ve onlarla kurduğumuz çok büyük hayallerimiz vardı. Romen Diyojen’in, Sultan Fatih’in, Alparslan’ın, Sezar’ın ve daha nicelerininkine denk büyüklükteydi hayallerimiz. Yıllar sonra anladık. Geç miydi, yoksa tam vaktinde mi bilemiyorum. Yanlış kişilerle olmadık hayallerin peşinden koşturmuşuz. Olsun. Nihayetinde çok şey öğrendik.

İyisini kötüsünü, faydalısını zararlısını, güzelini çirkinini, adilini zalimini hepsini öğrenmiş olduk. Çok pişman olduğumuzu zannettiğimiz şeyler bize neler neler öğretti. Öğrendikçe aslında hiçbir şey bilmediğimizi anladık. Anladıkça yokluğumuzu, hiçliğimizi kavradık. Tecrübelerimiz büyüdükçe ne kadar küçük olduğumuzu gördük. Baktıkça değil, yaşadıkça gördük ve anladık bu hayatı. Ya da anladığımızı zannettik. Belki de anlamaya devam ediyoruz. Henüz hiçbir şey anlamamış da olabiliriz. Bakalım gelecek daha neler gösterecek.

Süleyman abi ile yolculuğumuzdan bahsediyordum. Dönüş yolunda bir yere uğrayabilir miyiz diye sordu. Elbette dedim abi neden olmasın. Az ilerden toprak yola sapıp birkaç dakika içerisinde istediği yere vardık. Uzun zamandır görmediği ninesinin yaşadığı yere. Yer diyorum çünkü burası ne köy ne kasaba ne ilçe ne de başka bir toplu yerleşim alanıydı. Dağın başında bir yer. Etrafta kimselerin olmadığı kuş uçmaz, kervan geçmez bir yer. Kırık dökük tahtalardan oluşan kapı gibi bir şeyden geçtik. Az ileride eski ama çok eski kerpiçten bir ev vardı. Küçük bir ev ama, kümesten hallice. Pencereleri kalın naylondan kaplı, boyasız badanasız, çatısı döküktü. Süleyman abi içeri girdi ve çıktı. Kimse yoktu. Sonra “nineee nineeee” diye bağırmaya başladı. Bahçenin az aşağısından bir ses geldi. O yöne doğru ilerledik. Ağaçların arkasında bir tulumbanın kenarına oturmuş yaşlı nineyi gördük. İyice yaklaştığımız halde sanki bizi görmüyormuş gibi boşluğa bakıyordu. Süleyman abi yanına sokulup, dizlerinin dibine oturdu ve elini öperek konuşmaya başladı. İşte tam o an ninenin gözlerinin görmediğini anlamıştım.

Süleyman abi ninesi ile konuşuyor, sohbet ediyordu. Bense sadece izliyordum. Hiçbir şey diyemedim, konuşamadım. Bir türlü ağzımı açamadığım anlardan biriydi. Çok üzüldüğümde, şok olduğumda, büyük bir acı yaşadığımda tek kelime edemez, asla konuşamazdım. İşte bu duygulardan biri sarmıştı bütün vücudumu ama hangisi olduğunu o an kestirememiştim. Biraz sonra Süleyman abi beni tanıştırdı. Ben de gidip ninenin elini öptüm. Hâl hatır sorduktan sonra dua isteyerek tekrar köşeme çekildim. Büyük bir arazinin içerisinde, etrafın ağaçlarla kaplı olduğu, yemyeşil bir alandaydık ama çekildiğim köşede boğulacak gibi hissediyordum. Nefes alışveriş ritmim bozulacak kadar bunalmıştım. Bazı anların tarifini yapmak gerçekten çok zor.

Süleyman abinin ninesinin yanından ayrıldıktan sonra hikayesini dinlemeye başladım. Nine 90 yaşlarındaydı. Yakınlarda bir köyde yaşarken, çoluk çocuk akraba kimse kalmayınca kendince ziyaret ettiğimiz yere atmış kendini. Nedendir, hangi düşünce ile bunu kimse bilmiyor. Hiç kimsenin olmadığı ıssız bir yerde yıllardır tek başına yaşayan ninenin aynı zamanda gözleri de görmüyordu. Süleyman abi birçok şey anlattı nineye dair ama ben gerçekten parçaları birleştirip sağlıklı bir yorum yapmakta zorlanıyordum. Bir şekilde bütüne gidemediğim nadir anlardan biriydi sanki bu yaşadığım. Anlamak, anlamlandırmak, belli bir mantığa oturtmak o kadar zordu ki. Belki ninenin hikayesini dinlerken kendi hayatım, büyükşehirlerdeki kaos, dünyanın kalan kısmında olan bitenler muhakeme dünyamı alt üst etmişti. Büyük bir deprem sonrası beton blokların arasında nefes almaya çalışır gibi hissediyordum. Kurtuluş ümidinin olmadığı bir anı yaşıyordum yolda. İnsanın hissettiklerinin gerçeğin kendisinden çok daha baskın olduğu anlardan birinin içinde gibiydim.

Süleyman abinin ninesi yıllardır aklımdan hiç çıkmadı. Onun hali, yaşadığı yer, ne yiyip ne içtiği, günlerini nasıl geçirdiği, yalnızlığı, korkusuzluğu, geleceğe dair düşünce dünyası, geçmişe dair hatıraları, acı ve tatlı günleri acaba nasıl bir ömürdü, nasıl geldi, nasıl geçiyor hiç aklımdan çıkmadı.

Yeni bir dünya kurma hayalinde olanları, vadedilmiş topraklar hikayesi ile dünya tarihinin en büyük ve acımasız katliamlarını yapanları, petrol ve doğalgaz kaynakları peşinde milyonların dünyasını yakanları, üç kuruşluk dünya menfaati için ahiretini satanları, bir koltuk uğruna insanlıktan çıkanları düşündükçe hep Süleyman abinin ninesi geldi aklıma. Sonra özgürlük ve hürriyet üzerine düşündüğüm zamanlarda yine aklıma geldi. Mal, mülk, tarla, arsa ve bina tapularını istifleyenleri gördükçe yine aklıma geldi. Hayatın amacını gülüp eğlenmek, gezip tozmak zannedenleri gördükçe yine aklıma geldi. Kalabalıkları, büyükşehirlerde istiflenmiş köleleri, modern zamanın her türlü aldatıcı yeniliğine kapılmış zavallıları gördükçe yine aklıma geldi. Bazen ninenin hayatımın en önemli öğretmenlerinden biri olduğunu düşünüyorum.

Terk edilmişliği, vefasızlığı, hatır gönül bilmemeyi, öfke, kin, nefret ve ihaneti düşündüğümde de aklıma geldi nine. Bu yalnızlığın zorunlu bir tercih olduğu belliydi. Bu yalnızlığın arkasında insanoğlunun ne kadar çirkinleşebileceğinin apaçık bir resmi vardı. Bu yalnızlığın arkasında bu dünyanın gerçekleri, hayatın acımasızlığı, insanın başına gelebileceklerinin ağırlığını kimsenin tahmin bile edemeyeceği gerçeği vardı. Bu yalnızlık asil, güçlü aynı zamanda yorgun ve kırgındı. Benim içinse tecrübe dolu bir öğretmendi.

Her şeyden önce yalnızlığı ve onun size neler katıp sizden neler alacağını öğrendim. Durmayı, ara vermeyi, sükunetle beklemeyi öğrendim. Uzaklaşmayı, mesafeyi, kendimle baş başa kalmayı öğrendim. Hayatın sert yüzünü, insanların yapabileceklerinin sınırsızlığını öğrendim. Değerin, ahlâkın, birlikteliğin ve daha birçok güzel şeyin anlamının değişkenliğini, zamana göre aldığı formu, sadece dilde kalan kısımlarını öğrendim. Evet, her şeyden ve herkesten bir şeyler öğrendim ama yine de en iyi bildiğim şey belki de hala hiçbir şey bilmiyor olabileceğim. Bilmiyorum. Gerçekten bilemiyorum.