Picture of Musa Özdemir
Musa Özdemir

Ninnisini Kaybeden Çocuklar…

A+ A-

Şair İsmet Özel’in Tüfenk şiirinin ilk mısrası ile başlamak istedim…

“Çocuk e harfine yaslanmış uyuyordu”

Anneler çocuklarını uyutmak için “eee,eee,eee…” derler. Çocuk adeta bu melodiye sarılır ve huzurla uykuya dalar.

İnsan yavrusu dünyaya geldiğinde ne dil vardır zihninde ne anlam ne geçmişin bilgisi ne geleceğin tasarımı. Getirdiği tek şey, kırılgan bir varoluş ve o varoluşun ihtiyaç duyduğu güven. Bu yüzden insanın ilk ilişkisi bilgiyle değil, temasladır; ilk bağı anlamla değil, ritimle kurulur. Ve bu ritmin en saf formu sestir.

Ses, burada bir iletişim aracı olmaktan çok daha fazlasıdır. İnsan için ses, dünyanın dağılmadığını haber veren bir süreklilik ilkesidir. Annenin nefesinden doğan o yumuşak titreşim, çocuğun henüz örgütlenmemiş algı evreninde bir merkez kurar. O merkezde korku çözülür, dağınıklık toparlanır, varlık bir bütünlük hissine kavuşur. Bu yüzden ilk duyulan sesler, sinir sistemine işlenir, zamanla benliğin dokusuna karışır.

Bu “e” sesi tek başına anlam taşımaz. Çünkü anlam, zaten bir mesafe içerir; bir şeyin başka bir şeyin yerine geçmesi demektir. Oysa insanın ilk ihtiyaç duyduğu şey doğrudanlıktır. Annenin sesi, bir şeyi anlatmaz; bir şeyi bildirir: varlığı. Bu yüzden çocuk için o ses, içinde bulunduğu bir ortamdır. Adeta işitsel bir mekân. Çocuk o mekânda dinlenir, gevşer, kendini bırakır. Ve bu bırakış, insan olmanın belki de en temel eylemidir: kendini başka bir varlığa emanet edebilmek.

Zaman ilerledikçe, insan bu ilksel deneyimi unutmaz; yalnızca biçim değiştirir. Çocuk büyür, dil öğrenir, kavramlar edinir, dünyayı sınıflandırır. Ama bütün bu karmaşık yapıların altında hâlâ o ilk ritmin izleri vardır. Kimi zaman bir melodiyle, kimi zaman bir tonlamayla kendini hatırlatır. İnsan, ne kadar rasyonelleşirse rasyonelleşsin, içinde hâlâ o sese yaslanmak isteyen bir taraf taşır.

Modern çağın kırılma noktası tam burada ortaya çıkar. Çünkü bu çağ, insanın en temel deneyimlerini bile araçsallaştırma eğilimindedir. Ses, artık bir varlık belirtisi olmaktan çıkar; düzenlenebilir, kaydedilebilir, çoğaltılabilir bir veriye dönüşür. Bu dönüşüm teknik açıdan etkileyici olabilir, fakat ontolojik açıdan ciddi bir kayıp içerir. Çünkü kaydedilen ses, üretildiği anda taşıdığı canlılığı yitirir. Geriye kalan şey, kusursuz bir tekrar olsa bile, artık bir deneyimden çok bir kopyadır.

Bu durum, özellikle çocukluk deneyiminde belirginleşir. Çocuk, kendisine yönelmiş bir sesle karşılaştığında, ona cevap verir, onunla ilişki kurar. Ses, burada iki yönlü bir köprü işlevi görür. Oysa teknik olarak üretilmiş ses, bu köprünün yalnızca bir ucunu içerir. Orada bir gönderim vardır ama bir karşılık yoktur. Çocuk bu sesi işitir, fakat ona dahil olamaz. İlişki tek taraflı bir maruziyete indirgenir.

Bu indirgeme, uzun vadede insanın içsel yapısını dönüştürür. Çünkü insan, erken dönemde maruz kaldığı ilişki biçimlerini içselleştirir. Eğer bu ilişkiler karşılıklılık, sıcaklık ve süreklilik içeriyorsa, insan zamanla kendi içinde benzer bir düzen kurar. Kendi kendini yatıştırabilir, kendi varlığını sürdürebilir. Fakat eğer ilişki tek yönlü, yüzeysel ve aracılıysa, içselleştirilen yapı da buna benzer olur: yüzeyde işleyen ama derinlikten yoksun bir düzen.

Bu noktada ortaya çıkan temel sorun, insanın kendi içinde yaslanacak bir alan bulamamasıdır. Yaslanma, varoluşsal bir kabiliyettir. İnsan, ancak güvenli bir deneyim yaşamışsa kendini bırakmayı öğrenir. Aksi halde sürekli tetikte, sürekli ayakta, sürekli hazır olmak zorunda hisseder. Bu da zamanla tükenmişlik, kaygı ve yabancılaşma olarak geri döner.

Teknolojik araçlar bu boşluğu doldurmaz; daha çok üzerini örter. Dikkati dağıtarak, sessizliği bastırarak, zamanı oyalayarak geçici bir rahatlama sağlar. Ancak bu rahatlama, ertelenmiş bir gerilimdir. İnsan ekran kapandığında, kulaklık çıkarıldığında, ışık söndüğünde yine aynı soruyla baş başa kalır: Nerede güvendeyim?

Bu sorunun cevabı, çoğu zaman geçmişte saklıdır. İnsan, en erken dönemlerinde deneyimlediği o ilksel güven duygusuna, bilinçli ya da bilinçsiz şekilde geri dönmek ister. Bir ses, bir dokunuş, bir ritim… Bunlar, varoluşun en temel ihtiyaçlarına karşılık gelir. Bu yüzden en gelişmiş teknolojik düzenekler bile, en basit insanî jestin yerini tam olarak dolduramaz.

Sonuç olarak mesele, eski ile yeninin romantik bir karşılaştırması değildir. Daha derin bir sorudur bu: insan, kendi varoluşunu hangi temele oturtur? Eğer bu temel, ilişkisel ve canlı bir deneyime dayanıyorsa, insan kendi içinde bir denge kurabilir. Eğer bu temel aracılı ve yüzeysel bir yapıya dayanıyorsa, denge sürekli dışsal desteklere bağımlı hale gelir.

İnsanlık, tarih boyunca sayısız araç geliştirdi. Her biri bir ihtiyaca cevap verdi, bir eksikliği kapattı. Fakat bazı şeyler vardır ki, onların yerini hiçbir araç dolduramaz. Çünkü onlar bir işlevden çok, bir varoluş biçimidir. Ses de bunlardan biridir. Özellikle de o ilk, en sade haliyle.

İnsan, belki de en çok o sesi kaybettiğinde yalnızlaşır. Çünkü o ses, ona yalnız olmadığını hatırlatan ilk şeydir. Ve bu hatırlayış olmadan ne uyku tam anlamıyla dinlendirir ne de uyanıklık gerçekten başlar.