Picture of Ferzan Şükran Bozkurt
Ferzan Şükran Bozkurt

Ölümcül Kimlikler

A+ A-

Amin Maalouf, Lübnan’da doğmuş büyümüş, 26 yıl sonra Fransa’ya gitmiş, kitaplarını Fransızca yazmış bir yazar. Çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini yapıtlarında, başarıyla işlemiştir.  Kitaplarında genellikle doğaya ait öğeleri çok iyi kullanarak tanıtmıştır.

Birçok kitabından Osmanlı-Türkiye üzerine yorumlara da rastlanır. Doğu Halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda analiz eder ve tespitlerde bulunur. Eserlerini Roman tarzında yazmış olsa da Sosyolojik Temalar sürekli işlediği konulardandır.

Kitabın Bölümleri:

Amin Maalouf kendi kimliğinden ve yaşanmışlıklarının üzerinden kimlik kavramını sorguluyor, bu kimlikler yüzünden yaşanılan çatışmaları, bu çatışmaların dünya üzerinde nasıl farklılıklar gösterdiğini aktarıyor.  Kitap 4 bölümden oluşuyor: 1-Kimliğim, Aidiyetlerim, 2-Modernlik Ötekinden Gelince, 3-Gezegensel Kabileler Zamanı, 4-Panteri Evcilleştirmek ve Sonsöz. 

Kimliğim, Aidiyetlerim: Yazar kendi kimliğinin üzerinden kimlik kavramını sorguluyor, bu kimlikler yüzünden yaşanılan çatışmaları, bu çatışmaların dünya üzerinde nasıl farklılıklar gösterdiğini aktarıyor.

Kişinin kimliğini dini, etnik, kültürel hangi nedenlerle seçtiğini, bunu seçerken içinde bulunduğu toplumun kendisine bakışının etkisini ve kimlik çatışmalarını anlamlandırmaya çalışıyor. İnsanın tek bir aidiyet ilişkisini temel alarak kimliğini tanımlamada her zaman başarılı olunamayacağını belirten eser, kimlik ve aidiyet ilişkisini de tanımlayarak bu sorulara cevap arıyor. Ve her bütünü kendi içinde kısımlara ayırarak detaylandırıyor.

Yazar; Kimliklerle çok yönlü ve saydam bir sorgulamanın eşiğinde, aynadaki görüntünün tutulabileceğine işaret ediliyor. Ve bu eser dünyanın yeni zamanlarında insanlığın küllerinden kuracağı düzenin temeline konan bilge bir taş niteliğinde.

Ben Kimim; Hayallerim, isteklerim, arzularım, değerlerim vs nedir? Nereye aitim? Doğulu muyum yoksa Batılı mı? Kültürel özellikler beni ne kadar ben yapar? Toplumsal yapı beni ne kadar belirliyor? Toplumsal ve kültürel koşullanmaların ne kadar bağımsız düşünüyorum ve ne kadar özgür hareket edebiliyorum? Baktığım aynalar sürekli çatlayıp kırılıyor. Gerçekten ben düşündüğüm ben miyim yoksa bir yanılsamanın içinde debelenip duruyor muyum?

Günümüz dünyasında bunların pek bir değeri yok. Daha çok hangi dine ya da dile mensup olduğumuzla ilgilenen toplumlar, bütünün içinde insanoğlu. Bu mensuplar bizleri altsoy sıfatı belli bir grubun içine sürüklüyor.

Beni bir başkası değil de ben yapan şey, bu şekilde iki ülkenin, iki üç dilin, pek çok kültür geleceğinin sınırında bulunuşumdur. Benim kimliğimi tanımlayan da tam olarak budur. Kendisinden bir parçayı kesip atmış olsaydım daha mı gerçek olurdum?

Fransa topraklarında yaşamaktayım, onun suyunu içiyorum, ellerim her gün onun eski taşlarını okşamakta, kitaplarımı onun diliyle yazıyorum. O artık benim için asla yabancı bir ülke olamaz.

Kimlik bölmelere ayrılmaz, o ne yarımlardan oluşan ne üçte birlerden ne de kuşatılmış diyarlardan. Benim birçok kimliğim yok, bir kişiden diğerlerine asla aynı olmayan, özel isim “dozda” onu biçimlendiren, bütün öğelerden oluşmuş tek bir kimliğim var. Bu kimlikte, insanları zamanın içindeki incelişinde onu dünyaya bağlayan bir aynadır.

-Modernlik Ötekinden Gelince:

Bu bölümde yazar; Kişilerin dinsel aidiyetler sayesinde içinde bulundukları dinler doğrultusunda öteki dinlerin sorgulanmasının çelişkilerini anlatıyor.  XX. Yüzyıl bize hiçbir öğretinin mutlaka kendiliğinden özgürlükçü olamayacağını hepsinin kontrolden çıkabileceğini, hepsinin yozlaşabileceğini, hepsinin elinin kana bulaştığını öğretmiş olacak. Hiç kimse fanatizmin tekeline sahip değil ve tam tersime kimse de insanlığın tekeline sahip olamaz.

Müslüman toplumlar kendini güvende hissettiği her defasında açık olmayı başarmıştır. Böyle zamanlarda ortaya çıkan İslam görüntüsünün bugünün karikatürüyle hiçbir ilgisi benzerliği yoktur.

Kendilerinden emin olan toplumlar, yansımalarını güven verici, huzur dolu, açık bir dinde bulurlar. Dinamik toplumlar yenilikçi, kreatif bir İslam’da yansırlar. Oldukları yerde kalan toplumlar durağın, en küçük değişimine bile isyan eden bir İslam’da yansırlar.

-Modernleşme:

Her türlü modernleşme batılılaşma demek oldu bu dünyada. Hemen her yerde çok özel uygarlıkların damgasını taşıyan anıtlar ve eserler; her şey- binalar, kurumlar, bilgi araçları söz konusu olsun, ister yaşam biçimi. Hepsi batıya öykünmedir. Bu modernliği reddeden toplumlar kendilerini yabancılaşmış bulurlar.

Dünyanın geri kalanı için darmadağın olmuş kültürlerin içinde doğanlar için değişimi ve modernliği alış farklı biçimde ortaya kondu. Yabancı uluslar için modernleşme, sürekli olarak kendilerinden bir parçanın terk edilmesi anlamına geldi.

Zaman zaman coşkuyla karşılandığında bile, hiçbir zaman belli bir burukluk olmadan, bir aşağılanma ve inkâr duygusu olmadan yaşanmaz. Sindirilmesinin tehlikeleri acıyla sorgulamadan, derin bir kimlik bunalımına düşmeden.  Burada yazar özellikle şu noktanın altını çizmiş, “Yaraların hissedilmesi için tanımlamaya ihtiyaç yoktur.”

-Gezegensel Kabileler:

Üçüncü bölümde yazar, dünya üzerindeki insanların gelişen teknoloji, değişen koşullar sayesinde zamanla ortak bilgiye, ortak görüşmelere, ortak olan birçok şeye sahip olduklarını bu sebepten evrenselliğin daha çok yaygın olması gerektiğine vurgu yapıyor.

“Zamanın Havası” elbette oturmuş bir kavram değil, onu kullanmamın nedeni, tarihin bazı anlarında çok sayıda insan kimliklerinden bir ögeyi ötekinin zararına olarak yürütmeye başlamasıdır. Bunun sonucu olarak bugün dinsel aidiyetleri vurgulamak onun kimliğinin bir ögesi olarak görmek yaygın tavırdır. Din manevi bir sığınak, bir kimlik sığınağı olarak dünyanın bir ucundan öbür ucuna; komünizmle mücadele eden herkes için açık bir birleşme noktası olmuştur.

Oysa Batı kendi modelinin etkisinin bütün kıtalar üzerine yayılmasına, zaferine rağmen, kendisini kendi metropollerinde yoksulluk sorunlarıyla ve daha başka bir yığın felaketle mücadele etmekle aciz bırakmıştır.

Modernite: Güdük ve zorla dağıtılmadığında; bütünlüklü ve kabul gören bir modernlik olduğunda “kimlik” kavramına farklı bir bakış getirildiğinde çıkmazın dışında insanca bir özgürlük yolunun açılmasına katkıda bulunmaktadır.

Güvensizlik: Bugün küresellik iddiasındaki her görüşün sorunu güvensizliktir.

İdeolojiye karşı, mutlu yarınlara karşı güvensizlik, politikaya, bilime, akla, modernliğe karşı topyekün bir güvensizlik var. XX. Yüzyıl büyük işlerin gerçekleştirildiği, eşi benzeri olmayan bir yüzyıl ama aynı zamanda bağışlanmaz suçların ve kırık umutların yüzyılı. İnanabildiğimiz her eşeye karşı güvensizlik. Küresel dünya ya da gezegen ölçeğinde gibi görünen her şeye karşı güvensizlik.

Gelecek umutlarımızın mı yoksa karabasanlarımızın mı yarını olacak? Özgürlükle mi donanacak yoksa kölelikle mi? Sonuçta bilim kurtuluşumuzun mu amacı olacak yoksa felaketimizin mi? Bir yaratıcının aydın yardımcıları mı olacağız ya da adi bir büyücü çıkarları mı? Daha iyi bir dünyaya doğru mu gideceğiz, yoksa “dünyanın en iyisine” mi? Daha yakınımızdaki gelecek on yıllar bize ne gösterecek? Bir “uygarlıklar savaşı” mı, yoksa “küresel köyün huzuru mu? “Gelecek hiçbir yerde yazılı değildir. Gelecek bizim ona yaptıklarımızla olacaktır.”

Demokrasi:

Toplumlarda bir demokrasiden söz edebilmek için fikir tartışmasının göreli ve huzur ortamında gerçekleşmesi gerekir.

“Demokraside kutsal olan, mekanizmalar değil, değerlerdir. Buradan saygı gösterilmesi gereken şey, insanların inançları ve ne olursa olsun, sayısal önlemleri ne olursa olsun, kadın-erkek, çocuk bütün insanların onurudur.”

Bir oylama toplumun kendisinin ve farklı bileşenlerinin ufkunun yansımasıdır ve bu çok değerlidir. Ama çoğunluk yasası her zaman demokrasiyle, özgürlükle ve eşitlikle eş anlamlı olmuyor. Kimi zaman zorbalıkla köleleştirmeyle ve ayrımcılıkla eş anlamlı oluyor.

Elbette orantı duygusunu korumak gerekir. Her ateş, vebanın habercisi değildir. Ama hiçbir ateşte omuz silkerek geçiştirilemez. İnsanoğlu her şeye rağmen;  “Bütün dünyanın vatan, her kökenden insanın vatandaş” olduğu bir dünyayı hayal etmeye devam ediyor.”

Son Söz

Her insan az da olsa, yaşadığı ülkeye ve bugünkü dünyayla özdeşleşebilmelidir.

Her birimiz kendi çeşitliliğini üstlenmeye, kimliğini en üst aidiyet konumuna yükseltilmiş ve dışlanma aracı bazen de savaş aleti haline getirilmiş tek bir aidiyetle eritmek yerine, çeşitli aidiyetlerinin toplamı gibi algılamaya teşvik edilmelidir.

Özellikle de içinde yaşadıkları toplumun kültürüyle içinden çıktıkları kültür örtüşmeyen herkesin bu çifte aidiyeti fazla yara almadan üstlenebilmek, kökenlerindeki kültürlerine bağlılıklarını koruyabilmesi, ona utanç verici bir hastalık gibi gizlemek zorunda kalmadığı ve yanı sıra onları kabul eden ülkeye kendilerini açabilmeleri gerekmektedir.

Elbette bir ülkenin kabullendiği bütün aidiyetleri aynı önemde olamaz. Burada, asıl mesele hiçbir şeyle örtüşmeyen bir Vitrin Eşitliği değil, farkı ifade yollarının meşru olmasıdır. Hayatta pek çok kimliğimiz var iken sadece biriyle var olmaya, görünür olmaya çalışmak kendimizi ölüme mahkûm etmektir.

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

  Ve bir orman gibi kardeşçesine,

  Bu hasret bizim…”

  Nazım Hikmet