Picture of Mehmet Biten
Mehmet Biten

Ortak Dünya Düzeni Sorunsalı

A+ A-

(Trump Çağında Batı Liberalizminin Ontolojik Krizi)

Özet

Modern demokrasinin temel varsayımlarından biri, farklı bireylerin ortak bir siyasal düzen içinde barış içinde yaşayabileceği düşüncesidir. Ancak bu varsayım çoğu zaman sorgulanmadan kabul edilen daha derin bir öncülü içerir: Toplumu oluşturan bireylerin belirli bir ortak anlam dünyasını paylaşmaları gerektiği fikri. Bu makale, modern demokrasinin bu varsayımını eleştirel biçimde incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma, özellikle Jean-Jacques Rousseau’nun toplumsal sözleşme teorisi ile Jean-Luc Nancy’nin “birlikte-var-olma” (être-avec) düşüncesini temel alarak modern demokrasinin ontolojik temellerini tartışmaktadır. Bu kuramsal çerçeve üzerinden, özellikle Donald Trump döneminde ortaya çıkan siyasal dönüşümün Batı liberal demokrasisinin ideolojik meşruiyetini nasıl zayıflattığı analiz edilmektedir. Makale, Trump yönetiminin yalnızca Amerika Birleşik Devletleri iç siyasetinde bir kırılma yaratmadığını, aynı zamanda Batı’nın uzun yıllardır küresel siyasette kullandığı demokrasi söylemini içeriden aşındıran bir döneme işaret ettiğini savunmaktadır. Son olarak çalışma, Trump sonrası dönemde Avrupa’da yükselen sağ popülist hareketlerin bu krizi daha görünür hale getirdiğini ileri sürmektedir.

Anahtar Kelimeler

Demokrasi krizi, liberal düzen, popülizm, birlikte-var-olma, Rousseau, Jean-Luc Nancy, Trump dönemi

Giriş

Modern siyaset düşüncesinin en temel sorularından biri şudur: İnsanlar gerçekten ortak bir şeyleri olduğu için mi birlikte yaşarlar, yoksa birlikte yaşamak zorunda kaldıkları için mi ortaklıklar icat ederler?

Bu soru yalnızca siyaset felsefesinin teorik bir problemi değildir. Aynı zamanda modern demokrasilerin içinde bulunduğu krizi anlamak açısından da kritik bir önem taşır. Çünkü modern demokrasinin en temel iddiası, farklı bireylerin ortak bir siyasi düzen içinde barış içinde yaşayabileceği fikrine dayanır. Ancak bu iddianın arkasında çoğu zaman örtük bir varsayım bulunur: toplumu oluşturan bireylerin en azından belirli bir ortak anlam dünyasını paylaşmaları gerekir.

Modern siyaset felsefesi bu soruya farklı cevaplar üretmiştir. Klasik siyaset düşüncesinde insan doğası gereği toplumsal bir varlık olarak kabul edilirken, modern siyaset felsefesi bu kabulü radikal biçimde sorgulamıştır. Özellikle Thomas Hobbes ile başlayan gelenekte insanlar doğaları gereği toplumsal varlıklar değildir; aksine korku, çıkar ve güvenlik ihtiyacı onları bir araya getirir. Bu bakımdan toplum doğal bir birliktelik değil, zorunlu bir sözleşmenin ürünüdür.

Bu sözleşme fikri modern demokrasinin kurucu mitlerinden biri haline gelmiştir. Ancak sözleşmenin öznesi olan bireylerin gerçekten ortak bir şeyleri olup olmadığı sorusu çoğu zaman geri planda kalmıştır. Modern siyasal düzenler ortak bir anlam dünyası varsayarak işlev görmüş; fakat bu varsayımın kırıldığı anlarda demokrasinin kırılganlığı ortaya çıkmıştır. Bugün yaşanan kriz tam da bu noktada belirginleşmektedir.

Özellikle Donald Trump döneminde ortaya çıkan siyasi atmosfer yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nin iç siyasetini değil, Batı liberal demokrasisinin ideolojik temelini de sarsmıştır. Çünkü Trump yönetimi Batı dünyasının uzun yıllardır küresel siyasette meşruiyet kaynağı olarak kullandığı demokrasi söylemini içeriden boşaltan bir dönüm noktasını temsil etmektedir.

Jean-Luc Nancy modern demokrasiyi yalnızca bir yönetim biçimi olarak görmez. Ona göre demokrasi aynı zamanda antropolojik bir dönüşümü ifade eder. Modern demokrasi yalnızca siyasal kurumları değiştirmez; aynı zamanda insanın kendisini nasıl anladığını da dönüştürür. Nancy’nin bu noktada sıkça başvurduğu düşünürlerden biri Jean-Jacques Rousseau’dur. Rousseau’nun toplumsal sözleşme teorisi modern demokrasinin en önemli felsefi kaynaklarından biridir. Ancak Rousseau’nun düşüncesinde dikkat çekici bir gerilim vardır. İnsan doğası gereği toplumsal değildir, fakat yine de toplum içinde yaşamak zorundadır.

Rousseau’nun doğa durumu tasviri insanın başlangıçta yalnız ve bağımsız bir varlık olduğunu ileri sürer. İnsan doğa durumunda ne toplumsal bağlara sahiptir ne de ahlaki yükümlülüklere. O yalnızca kendi varlığını korumaya çalışan bir canlıdır. Toplumsal ilişkiler ise daha sonra ortaya çıkar. Bu nedenle toplum insanın doğal durumunun bir devamı değil, onun bozulmuş bir biçimidir. Rousseau’ya göre insan doğası gereği iyi olmasına rağmen toplum tarafından yozlaştırılır. Ancak paradoks şudur: insan toplum olmadan da yaşayamaz. Bu noktada Rousseau’nun ünlü ifadesi ortaya çıkar: “Eğer tanrılardan oluşan bir halk olsaydı demokratik olarak yönetilirdi.”

Bu ifade demokrasinin insan için neredeyse imkânsız bir yönetim biçimi olduğunu ima eder. Çünkü demokrasi bireylerin yalnızca çıkarlarını değil ortak iyiyi de gözetmesini gerektirir. Nancy bu düşünceden hareketle modern demokrasinin “temelsiz” olduğunu söyler. Demokrasi aşkın bir ilkeye dayanmaz. İnsanların kendi kendilerini yönetebileceği varsayımına dayanır. Fakat bu varsayım son derece kırılgandır.

Birlikte Var Olmanın Krizi

Nancy’nin siyaset felsefesinin merkezinde “ile” kavramı bulunur. Ona göre varlık tek başına değil daima birlikte vardır. İnsan olmak başkalarıyla birlikte var olmak demektir. Bu nedenle Nancy varlığı “tekil çoğul” olarak tanımlar. Hiçbir varlık tamamen izole değildir. Her varlık diğerleriyle ilişkiler içinde ortaya çıkar. Demokrasi de bu ontolojik koşula dayanır. Ancak modern toplumlarda bu birlikte var olma deneyimi giderek zayıflamaktadır.

Nancy’ye göre modern demokrasinin en büyük sorunu bireysel özgürlük ile ortak anlam dünyası arasındaki gerilimi çözememesidir. Demokrasi bireysel özgürlüğü korurken ortak anlam dünyasını zayıflatmıştır. Sonuç olarak insanlar aynı siyasi düzen içinde yaşasalar bile artık aynı dünyayı paylaşmamaktadır.

Liberal demokrasinin ‘Küresel Söylemi’, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Batı dünyası tarafından evrensel bir model olarak sunulmaya başladı. Bu süreçte özellikle ABD kendisini demokrasinin küresel koruyucusu olarak konumlandırdı. Demokrasi söylemi çoğu zaman askeri müdahaleleri meşrulaştıran bir dil olarak kullanıldı. Bu durum özellikle Irak ve Afganistan müdahalelerinde açık biçimde görüldü.

Küresel Güney Perspektifi ve Postkolonyal Eleştiri

Batı liberal düzenine yönelik eleştiriler yalnızca Avrupa düşünce geleneğinden gelmemiştir. Aynı zamanda sömürgecilik deneyimini yaşamış toplumların düşünürleri de bu düzenin evrensellik iddiasını sorgulamışlardır. Bu eleştirilerin önemli temsilcilerinden biri Samir Amin’dir. Amin’e göre modern dünya sistemi tarihsel olarak eşitsiz bir yapıya sahiptir. Kapitalist dünya ekonomisi merkez ve çevre arasındaki hiyerarşik ilişkiler üzerine kuruludur. Bu nedenle liberal demokrasi söylemi çoğu zaman küresel güç ilişkilerini gizleyen ideolojik bir işlev görmektedir.

Benzer bir eleştiri hattı Achille Mbembe tarafından da geliştirilmiştir. Mbembe modern egemenlik biçimlerini analiz ederken “nekropolitika” kavramını ortaya koymuştur. Nekropolitika, modern iktidarın belirli toplulukların yaşamını korurken diğerlerinin ölümünü yönetme yetkisini ifade eder.

Bu perspektiften bakıldığında modern uluslararası siyaset yalnızca yaşamı düzenleyen bir hukuk sistemi değildir; aynı zamanda belirli toplulukların yaşam hakkını sınırlayan bir güç mekanizmasıdır. Ortadoğu’da yaşanan savaşlar, göç krizleri ve insani felaketler bu nekropolitik düzenin somut örnekleri olarak görülebilir. Küresel Güney düşünürleri bu nedenle liberal demokrasinin evrensel bir model olarak sunulmasına şüpheyle yaklaşmaktadır. Onlara göre modern uluslararası düzen tarihsel olarak sömürgecilik, ekonomik eşitsizlik ve jeopolitik güç ilişkileri tarafından şekillendirilmiştir.

Soğuk Savaş Sonrası Liberal Düzen ve “Tarihin Sonu” Tezi

Soğuk Savaş’ın sona ermesi yalnızca iki süper güç arasındaki ideolojik rekabetin sonunu değil, aynı zamanda modern siyasal düşüncede yeni bir tarihsel anlatının ortaya çıkışını da beraberinde getirmiştir. Bu dönemde liberal demokrasi yalnızca başarılı bir yönetim modeli olarak değil, aynı zamanda insanlığın siyasal evriminin nihai aşaması olarak sunulmaya başlanmıştır.

Bu yaklaşımın en etkili teorik ifadelerinden biri Francis Fukuyama tarafından ortaya konulan “tarihin sonu” tezidir. Fukuyama’ya göre Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte liberal demokrasi ideolojik rakiplerini geride bırakmış ve insanlığın ulaşabileceği en rasyonel siyasal düzen olarak küresel ölçekte üstünlük kazanmıştır. Bu perspektife göre liberal demokrasi yalnızca Batı’ya özgü bir yönetim biçimi değil, tarihsel gelişimin evrensel yönünü temsil eden bir modeldir.

Fukuyama’nın bu yaklaşımı büyük ölçüde Georg Wilhelm Friedrich Hegel ve Alexandre Kojève’in tarih felsefesi yorumlarından beslenmektedir. Bu düşünceye göre tarih, insan özgürlüğünün giderek daha kurumsallaşmış biçimlerde ortaya çıktığı bir süreçtir ve liberal demokrasi bu sürecin en gelişmiş formunu temsil eder.

1990’lı yıllarda ortaya çıkan küresel atmosfer bu tezin oldukça güçlü görünmesine neden olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılması, piyasa ekonomisinin küresel ölçekte yayılması ve demokratik kurumların birçok ülkede benimsenmesi liberal düzenin kaçınılmaz bir tarihsel yönelim olduğu fikrini güçlendirmiştir.

Ancak sonraki gelişmeler bu iyimser anlatının önemli ölçüde sorgulanmasına yol açmıştır. Özellikle 2000’li yıllarda yaşanan ekonomik krizler, jeopolitik çatışmalar ve demokratik kurumlara yönelik artan güvensizlik, liberal düzenin tarihsel zaferinin sanıldığı kadar kesin olmadığını göstermiştir.

Bu kırılmanın en sembolik ifadelerinden biri ise Donald Trump’ın siyasal yükselişi olmuştur. Trump’ın temsil ettiği popülist siyaset yalnızca belirli politikaları değil, aynı zamanda liberal uluslararası düzenin temel varsayımlarını da hedef almıştır. Serbest ticaret, uluslararası kurumlar ve çok taraflı diplomasi gibi liberal düzenin temel ilkeleri Trump döneminde açık biçimde sorgulanmıştır. Bu durum Fukuyama’nın “tarihin sonu” anlatısının beklenmedik bir paradoksla karşı karşıya kaldığını göstermektedir. Liberal demokrasi ideolojik rakipleri tarafından değil, bizzat kendi içinden yükselen siyasal hareketler tarafından sarsılmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında Trump dönemi, Soğuk Savaş sonrasında kurulan liberal uluslararası düzenin yalnızca dışsal değil, aynı zamanda içsel bir kriz yaşadığını göstermektedir. Liberal demokrasi artık yalnızca otoriter rejimlerle rekabet etmek zorunda değildir; aynı zamanda kendi toplumları içinde ortaya çıkan popülist hareketlerle de mücadele etmektedir.

Dolayısıyla Fukuyama’nın tarihsel iyimserliği ile Trump çağının siyasal gerçekliği arasındaki gerilim, modern liberal düzenin karşı karşıya olduğu ontolojik krizi daha görünür hale getirmektedir. Eğer liberal demokrasi gerçekten insanlığın nihai siyasal formuysa, bu düzenin kendi içinden yükselen böylesi güçlü itirazları nasıl açıklamak gerekir? Bu soru, modern demokrasinin yalnızca kurumsal değil aynı zamanda ontolojik temellerinin yeniden düşünülmesi gerektiğini göstermektedir.

Demokrasi söylemi Batı’nın küresel güç siyasetini örtülü biçimde yürütmesini sağlayan ideolojik bir çerçeveye dönüştü. Trump dönemi ise bu örtüyü kaldıran bir kırılma yarattı. Donald Trump’ın yükselişi Batı liberal demokrasisinin ideolojik krizinin en görünür ifadelerinden biridir. Trump siyaseti modern liberal demokrasinin temel varsayımlarını doğrudan sorgulayan bir popülist hareket olarak ortaya çıktı. Bu hareket üç önemli dönüşümü beraberinde getirdi:

  • Demokratik kurumlara güvensizlik
  • Uluslararası liberal düzenin reddi
  • Hakikat rejiminin parçalanması

Trump’ın siyasi söylemi seçim sonuçlarından medya kurumlarına kadar birçok demokratik kurumu hedef aldı. Bu durum Batı dünyasının uzun yıllardır savunduğu kurumsal meşruiyet fikrini zayıflattı.

Modern liberal demokrasinin krizini anlamak için yalnızca güncel siyasal gelişmelere bakmak yeterli değildir. Aynı zamanda liberal siyaset teorisine yöneltilmiş klasik eleştirileri de dikkate almak gerekir.

Bu eleştirilerin en etkili olanlarından biri Carl Schmitt tarafından geliştirilmiştir. Schmitt’e göre liberal siyaset teorisinin temel sorunu, siyasetin doğasını yanlış anlamasıdır. Liberalizm siyaseti rasyonel tartışma ve uzlaşma alanı olarak görme eğilimindedir. Oysa Schmitt’e göre siyasetin özü dost ve düşman ayrımıdır. Bu yaklaşım liberal demokrasinin evrensel uzlaşma idealini radikal biçimde sorgular. Schmitt’e göre hiçbir siyasal düzen tamamen tarafsız olamaz. Her siyasal düzen belirli bir kimliği ve belirli bir siyasal topluluğu koruma amacı taşır.

Bu perspektiften bakıldığında modern liberal demokrasinin evrensellik iddiası büyük ölçüde ideolojik bir söylem olarak görülebilir. Özellikle küresel siyasette ortaya çıkan güç mücadeleleri, liberal düzenin aslında belirli bir jeopolitik güç yapısı tarafından şekillendirildiğini göstermektedir.

Bu noktada Schmitt’in eleştirisi ile makalenin önceki bölümlerinde tartışılan ontolojik problem arasında dikkat çekici bir paralellik ortaya çıkar. Eğer siyasal topluluk gerçekten ortak bir anlam dünyasına sahip değilse, o zaman siyaset kaçınılmaz biçimde güç ilişkilerine dayanacaktır. Bu durumda demokrasi evrensel bir uzlaşma alanı olmaktan çok, farklı siyasal güçlerin rekabet ettiği bir mücadele alanına dönüşür.

Trump Sonrası Avrupa’da Sağ Popülizmin Yükselişi

Trump dönemi yalnızca Amerika’ya özgü bir siyasal fenomen değildir. Bu dönem aynı zamanda Batı dünyasında yükselen sağ popülist hareketlerin küresel bir ivme kazandığı bir döneme denk gelir. Avrupa’da özellikle Viktor Orbán ve Giorgia Meloni gibi liderler liberal demokrasinin temel ilkelerini açık biçimde sorgulayan siyasal programlar geliştirmiştir. Orbán yönetimi Macaristan’da “illiberal demokrasi” kavramını açıkça savunmuştur.

Meloni’nin temsil ettiği siyasal çizgi ise Avrupa’da milliyetçi muhafazakâr bir siyaset anlayışının yeniden güç kazandığını göstermektedir. Bu hareketlerin ortak özelliği liberal demokrasinin evrensel değerler söylemine duyulan güvensizliği ifade etmeleridir. Bu durum Batı siyasetinde yeni bir paradigma değişimine işaret etmektedir.

Modern demokrasilerin en büyük sorunu artık kurumların zayıflaması değil ortak anlam dünyasının parçalanmasıdır. Nancy’nin vurguladığı gibi demokrasi yalnızca hukuki bir düzen değildir; aynı zamanda ortak bir deneyim ve anlam paylaşımını gerektirir. Bu ortaklık ortadan kalktığında demokrasi yalnızca teknik bir yönetim biçimine dönüşür. Bugün yaşanan kriz tam olarak budur.

Gazze ve Batı’nın Normatif Krizi

Ortadoğu’da yaşanan krizlerin son yıllardaki en çarpıcı örneklerinden biri, Gazze Şeridinde yaşanan yıkımdır. Gazze’de süregelen çatışmalar, yalnızca bölgesel bir savaşın değil aynı zamanda küresel siyasal düzenin normatif iddialarının da sınandığı bir alan haline gelmiştir.

Özellikle İsrail’in saldırıları sonucu ortaya çıkan sivil kayıplar ve insani kriz, uluslararası toplumun insan hakları söyleminin ne ölçüde tutarlı biçimde uygulanabildiği sorusunu yeniden gündeme getirmiştir.

Batı dünyasının önemli bir kısmı bu kriz karşısında açık biçimde İsrail’in güvenlik hakkını vurgulayan bir tutum benimsemiştir. Ancak aynı süreçte Gazze’de yaşanan insani felaketin uluslararası hukuk açısından nasıl değerlendirileceği konusu büyük ölçüde tartışmalı kalmıştır. Bu durum özellikle BM kararları ve uluslararası hukuk mekanizmalarının etkinliği açısından ciddi bir meşruiyet krizine işaret etmektedir.

Filistin meselesi uzun süredir Batı liberal düzeninin normatif tutarlılığı açısından bir test alanı olarak görülmektedir. Çünkü bu meselede ortaya çıkan çifte standart algısı, Batı’nın evrensel değerler söylemine duyulan güveni zayıflatmaktadır. Mbembe’nin “nekropolitika” kavramı, modern egemenliğin yalnızca yaşamı düzenleyen değil aynı zamanda ölümü yöneten bir iktidar biçimi olduğunu ileri sürer. Gazze’de ortaya çıkan insani kriz bu kavramın çağdaş uluslararası siyasette nasıl somutlaştığını gösteren çarpıcı bir örnek olarak değerlendirilebilir.

Gazze’de yaşanan insani trajedi bu algıyı daha da derinleştirmiştir. Liberal demokrasinin insan hakları ve hukuk devleti gibi kavramlar üzerinden kurduğu normatif çerçevenin yalnızca belirli siyasal bağlamlarda uygulanıyor olması, bu değerlerin evrenselliğini tartışmalı hale getirmektedir. Bu nedenle Gazze krizi yalnızca bir bölgesel çatışma değil, aynı zamanda küresel siyasal düzenin normatif temelini sorgulayan bir kırılma noktası olarak değerlendirilebilir.

Sonuç

Modern demokrasi uzun süre insanlığın en başarılı siyasal modeli olarak sunuldu. Ancak bugün bu model ciddi bir meşruiyet kriziyle karşı karşıyadır. Bu krizin temelinde insanların gerçekten ortak bir şeyleri olup olmadığı sorusu yatmaktadır. Nancy’nin felsefesi bu noktada önemli bir hatırlatma yapar: İnsan tek başına var olmaz. İnsan ancak başkalarıyla birlikte var olur. Demokrasi de ancak bu birlikte var olma deneyiminin canlı kaldığı toplumlarda yaşayabilir.

Aksi halde geriye yalnızca ortak bir şeyleri olmayan insanların zorunlu birlikteliği kalır. Ve bu birliktelik, demokrasi adı altında sürdürülen bir çatışmadan başka bir şey değildir. Bu çalışma, modern liberal düzenin yalnızca kurumsal ya da siyasal bir krizle değil, aynı zamanda daha derin bir ontolojik krizle karşı karşıya olduğunu ileri sürmektedir.

Makalede ilk olarak modern demokrasinin teorik temelleri ele alınmış ve siyasal topluluğun oluşumunda ortak bir anlam dünyasının rolü tartışılmıştır. Bu bağlamda Jean-Jacques Rousseau’nun genel irade kavramı ile Jean-Luc Nancy’nin birlikte-var-oluş (being-in-common) düşüncesi modern siyasal birlik fikrinin ontolojik dayanaklarını anlamak için bir çerçeve sunmuştur. Bu yaklaşım, demokratik düzenin yalnızca hukuki kurumlara veya anayasal yapılara indirgenemeyeceğini, aynı zamanda toplumun paylaşılan bir anlam dünyası içinde kendisini kolektif bir özne olarak kurabilmesine bağlı olduğunu göstermektedir.

Makalenin ikinci bölümünde Soğuk Savaş sonrası dönemde liberal demokrasinin küresel ölçekte kazandığı hegemonik konum ele alınmıştır. Bu dönemde Francis Fukuyama tarafından ortaya konulan “tarihin sonu” tezi, liberal demokrasinin insanlığın ulaşabileceği en gelişmiş siyasal düzen olduğu yönündeki iyimser anlatının teorik ifadesi olarak değerlendirilmiştir. Ancak sonraki gelişmeler bu anlatının önemli ölçüde sorgulanmasına yol açmıştır. Özellikle Donald Trump’ın temsil ettiği popülist siyasal hareketler, liberal düzenin yalnızca dışsal tehditlerle değil aynı zamanda kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan krizlerle de karşı karşıya olduğunu ortaya koymuştur.

Bu bağlamda liberal uluslararası düzenin meşruiyet krizinin yalnızca Batı toplumları içindeki siyasal kutuplaşmalarla sınırlı olmadığı görülmektedir. Makalede ayrıca Batılı güçlerin Ortadoğu’da yürüttüğü askeri müdahaleler ve bölgesel çatışmaların da liberal değerlerin evrensellik iddiasını ciddi biçimde zayıflattığı ileri sürülmüştür. Bu çerçevede özellikle ABD ve İsrail’in bölgedeki politikaları, modern egemenliğin yaşamı düzenleyen bir iktidar biçimi olmanın ötesinde ölüm ve yıkım üzerinde karar verme kapasitesini de içerdiğini ileri süren Achille Mbembe’nin “nekropolitika” kavramı ışığında değerlendirilmiştir. Bu perspektif, liberal düzenin normatif söylemleri ile küresel güç ilişkilerinin pratikleri arasındaki derin çelişkileri görünür kılmaktadır.

Dolayısıyla bu çalışma, modern liberal demokrasinin karşı karşıya olduğu krizin yalnızca kurumsal işleyişteki aksaklıklarla açıklanamayacağını savunmaktadır. Sorunun daha derinde, siyasal topluluğun kendisini ortak bir dünya içinde kurabilme kapasitesinde yattığı görülmektedir. Başka bir ifadeyle, liberal demokrasinin geleceği yalnızca seçim mekanizmalarının veya anayasal kurumların işleyişine değil, aynı zamanda toplumların ortak bir anlam ufku etrafında yeniden bir araya gelebilme imkânına bağlıdır.

Bu noktada ortaya çıkan temel soru şudur: Eğer modern demokrasi gerçekten ortak bir anlam dünyasına dayanıyorsa ve bu anlam dünyası giderek parçalanıyorsa, küresel ölçekte sürdürülebilir bir siyasal düzen nasıl mümkün olacaktır? Liberal uluslararası düzenin karşı karşıya olduğu mevcut kriz, yalnızca belirli politikaların başarısızlığını değil, aynı zamanda modern siyasal düşüncenin temel varsayımlarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini göstermektedir. Bu nedenle gelecekteki çalışmaların, demokratik siyasal düzenin yalnızca kurumsal tasarımlarını değil, aynı zamanda siyasal toplulukların ortak bir dünya kurabilme kapasitesini mümkün kılan kültürel, etik ve ontolojik koşulları daha derinlemesine araştırması gerekmektedir.

Kaynakça:

Rousseau, J. J. (2011). Toplum sözleşmesi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Nancy, J. L. (2015). Birlikte varoluş. İstanbul: Monokl Yayınları.

Fukuyama, F. (2012). Tarihin sonu ve son insan. İstanbul: Profil Yayınları.

Schmitt, C. (2016). Siyasal kavramı. İstanbul: Metis Yayınları.

Mbembe, A. (2020). Nekropolitika. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Amin, S. (2016). Avrupamerkezcilik. İstanbul: Yordam Kitap.