Picture of Hayati Özgür
Hayati Özgür

Osmanlı Tarihine Dair Bazı Mülahazalar

A+ A-

Osmanlı’da Büyüklük Temsilleri: “Akıl” ve “Kibir”

Bir uç beyliğinden üç kıtada hüküm süren bir imparatorluğa dönüşen Osmanlı Devleti’nin altı yüz yılı aşkın siyasi ömrü, bilindiği üzere aynı zamanda bir medeniyetin, bir kültürün ve hiç kuşkusuz bir zihniyetin tarihi olarak kayda geçirilmiştir. İslam medeniyeti deyişi özde Osmanlı Devleti’ni içine alacak şekilde bir kullanıma sahiptir ki bu zaviyeden, İslam dininin gereklerini dikkate alıp yerine getirmede muhatap alınabilecek her devlet, malum kullanımın kapsamına girmektedir. Şu aşamada gereğinden ne anlaşıldığı yahut gerekli olanın ne düzeyde, hangi pratik öncüllerle hayata geçirildiği faslını dışarıda bırakmakta bir beis görülmemeli! Kültür söz konusu edildiğinde de benzer bir durumla karşılaşırız; nasıl ki her medeniyet bir kütür havzasına yerleşip orasını mülk edinir kendisine, devletler de o havzada yeşerir, dallanıp budaklanır ve meyvelerini verir en nihayetinde. Zihniyet ile kültür arasındaki ayrımın zannedildiği kadar kolay olmadığını, kültürden zihniyete geçişkenliklerin son derece mümkün ve bir o kadar olağandan sayılması gerektiğini hatırlatmalıyız ki yine de bu husus devletlerin tarihi düzlemde başına gelenleri bir zihniyet okuması olarak değerlendirmenin eşyanın tabiatından olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Her devlet bir gelenek üzerine teşkilatlanır, ve yine her devlet kendi geleneğini meydana getirir; gelenekler arasındaki ilişki örtüşme/uyuşma ve ayrışma/farklılaşma ekseninde cereyan eder. Bir devlet geleneğinden bahsettiğinizde, aynı devletin işleyişine dair bir teamülden de bahsetmiş oluruz. Adet olduğu üzere yahut alışıla geldiği şekliyle, neresinden bakılırsa bakılsın, burada zihni olanın temsiliyle karşı karşıya olduğumuza şüphe yoktur, bir devlet en başta ve en çok bir zihniyet temsilidir. Bunu, devletin hükmettiği insanların günlük yaşantılarını biçimlendiren davranış, adet ve alışkanlıklardan hareketle de tespit edebilirsiniz! Gündelik hayatın işleyişine dair resmedilen görüntüler, her ne kadar tek tip olmaktan uzak, çeşitlilik arz eden türden bir mahiyete sahip olsa da, bunların arkasında yatan saiklerin, bir hareket ettirici itki anlamında zihniyete içkin olduğunu biliriz. Dünya görüşü, ahlak tasavvuru yahut medeniyet telakkisi dediğimiz şeyin, bu minvalde tam da böylesi bir düzeye karşılık geldiğini söylemek; olan bitenin görüş/tasavvur/telakkinin bir açılımı olarak ele alınıp değerlendirilmesini olanaklı hale getirir.

Osmanlı Devleti özelinde bir okuma yapıldığı takdirde, bu ifadelerin bize anlattığı, devleti yönetenlerin yönetme erkini kullanırken belirli prensipleri esas aldığı ve bu prensiplerin bütüncül şekilde asırlık bir zihniyeti vücuda getirmiş olduğudur. Bu ifadeyi tersten okumak da kabildir; devleti yönetenlerin zihniyet iz düşümünü tespit etmek, dayanak noktaları olarak belirli prensipleri esas almaktan geçer. Söz gelimi, devletin uzun yıllar ihracattan ziyade ithalata dayalı bir iktisat politikası izlemesi, özde halkın ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelen provizyonist tutumla açıklanır, talep edilen temel besin maddelerinin teminini, her türlü kazanç güdüsünün üstünde tutan Osmanlı yöneticileri, bu durumun bir uzantısı olarak, ithal ağırlıklı bir ekonomi modeli geliştirmişlerdir.  İhtiyaç duyulan miktara ulaşılana dek, ülkeden olası bir mal çıkışına izin verilmemesi, ticari etkinliğin Avrupa’ya kıyasla çok daha sınırlı bir düzeyde kalmasında belirleyici olmuştur. Yine aynı provist tutumun bir yansımasıdır ki ürün fazlasının doğrudan devletin kontrolüne geçmesi, özel teşebbüsün gelişimine mani olmuştur. Osmanlı’da ticaretin organize işleyişine dair güçlü deliller ortada olmakla birlikte, bu durumun burjuvazinin ortaya çıkışı için gerekli ve yeterli olan koşulları sağlamaktan yine de uzak oluşu gözden kaçmamaktadır. Provizyonim prensibi, sosyal devlet anlayışının bir göstergesi olarak da değerlendirilir. Devletin halkın ihtiyaçlarını karşılamada gösterdiği hassasiyet, halihazırda yaşanabilecek bir kıtlığın öngörülebilir sonuçlarından çekindiğini ortaya koyar ki Avrupa’nın klasik manzarası bilindiği üzere bu açıdan oldukça rahatsız edici görüntülere ev sahipliği yapmaktadır. Victoria Çağı İngilteresi’nde, sanayileşmenin yarattığı değişimin de gösterdiği üzere, kentlerde sefalet içinde ölen insanların varlığı, sadece modern dünyanın inşasına özgü bir gelişim yasasıyla açıklanamaz; kapitalizmin bırakınızı yapsınlar ilkesiyle yahut sosyal darwinizmin doğal seleksiyonu ve güçlü olanı ayakta kılan meşrulaştırıcı vaazı ile birlikte düşünüldüğünde yaşanan süreci bilinçli bir iktisadi yaklaşımın sonucu olarak düşünmek yanlış olmayacaktır. XIX.yüzyıl Osmanlı yöneticilerinin İngiltere’de tatbik edilen modernleşme tecrübesine bu nedenle mesafeli yaklaştıkları, olası ve benzer bir durumun yaşanmaması için gerekli tedbirlerin alınması hususunda özelikle itina gösterdiklerini görüyoruz. Bu fasılda gözden kaçmaması gereken, iki farklı coğrafyada, iki farklı devletin-ve de medeniyet-iki farklı ekonomik model geliştirdiği, ancak daha da kritik olan, bunların evveliyatında bir yaklaşım tarzı noktasında birbirlerinden ayrılmış olmalarıdır. Dönem İngilteresi ile Osmanlı Devleti’nin halka yaklaşım ekseninde ayrı düşmeleri, insana nasıl baktıkları ile doğrudan ilintili bir şeydir. Osmanlı’nın, kendisini kainattan ve de içinde yaşayanlardan sorumlu tuttuğu bir geleneğin takipçisi olmasına karşın, İngiltere en güçlünün, başkaları pahasına hayatta kalmasına imkan tanıyan bir zihniyetin mirasçısı olmuştur ve gelenekten zihniyete bu fark; hiç kuşkusuz iki farklı medeniyet tasavvuruna ışık tutacak düzeyde, göz ardı edilmeyecek bir mahiyettedir.

İspanya’da XVI. yüzyılda Yahudiler’le Müslümanlar’ın neden din değiştirmeye zorlandığı veyahut Amerika kıtasının keşfi sonrasında yerlileri acımasızca yok eden anlayışın hangi nokta-i nazarı kendisine dayanak aldığı soruları karşısında da benzer bir tutumla hareket etmek mümkündür. Osmanlı Devleti bu ve benzeri süreçlerin bir parçası olmadığı gibi modern dünyaya eklemlenmeye çalıştığı dönemde de ki beka kaygısının hat safhada hissedildiği yıllardır, yaşananlarla belirli bir mesafeden irtibat kurmayı seçmiştir. Öyle görünüyor ki Osmanlı Devleti de kadim Çin kültüründe gözlemlediğimiz şekliyle kainatın bir dengesi olduğu fikrine sadık kalmış ve bu hususta dengeyi bozacak aşırılığa kaçan her türlü girişimden uzak durmaya özen göstermiştir. Avrupa’nın sömürü geçmişi, bu ifadelerin işaret ettiği varlık tasavvuruyla açık bir çelişki içermektedir. Osmanlı varlığa hürmetle, açılımına ise adalet şiarının getirdiği bir nizam ekseninde baktığı için, insanlık meseleleri karşısında da had bilmez bir tavır takınmaktan bilinçli şekilde uzak durmuş, tatmin sınırını belirli bir seviyede tutmayı bilmiştir. Ölçü, nizam ve denge; Osmanlı’nın temel dinamikleri olmuştur.

…

Tespit ettiğimiz bu bahisler, Avrupa’da üretilen zihniyet/zihniyetlerle kıyas edildiğinde gözle görülür, somut ve bizce sınanabilir verilerle desteklenmektedir. Osmanlı Devleti’nin neden sanayileşemediği veya neden bir burjuva sınıfı çıkaramadığı ya da modern dünyanın inşasına hangi sebeplerden ötürü öncülük edemediği gibi mevzular, tuhaf bir şekilde yapılması gerekenlerin ihmal edildiği bir düzeyi olduğu kadar, kaçınılmasında fayda gözetilen durumları da kapsamaktadır. Sanayimi Devrimi’ne reaksiyon göstermede yaşanan geç kalmışlığın bedeli devletin yıkıma sürüklenmesiyle sabittir belki ama zihniyet temelinde baş gösteren farklılığın iz düşümünde, aynı geç kalmışlık Osmanlı’nın yukarıda zikredildiği gibi Victoria İngilteresi’nde bir insanlık dramı olarak da sahnelenen modernleşme deneyimlerinden uzak kalmasını da sağlamıştır ki burada olan şey kelimenin tam manasıyla geç kalmışlığın müspet bir yorumudur. Burjuvazinin gelişim dinamiklerinden yoksun bırakılması noktasında Devlet’in yanlışlığı gün gibi ortadayken, insan hayatının ayaklar altına alınması pahasına benimsenecek kapitalist bir ekonomiye şerh düşen Osmanlı aklının, bir o kadar olması gerekenden yana pozisyon aldığını belirtmeliyiz. Şu aşamada, kapitalist olmayan bir burjuvaziden bahsedilebilir ki, bunun nasıl olacağı ya da hangi zihniyetlerce tatbik edildiği faslı, bu yazının maksadını aşmaktadır. 

Osmanlı aklı’nın duyarlılığı, merhameti yahut insancıllığı adına yeteri kadar karine ortaya koyduğumuz kanaatindeyiz. Bir zaviyeden, meselenin tarihselliğine dönük tutumumuz, ilgili anlatıyı Osmanlı’yla sınırlı olmaktan çıkarıp, bugünü, içinde yaşadığımız zamanı kapsayacak şekilde anlamlandırmamıza da imkan sağlamaktadır. Bu konuda yeteri kadar karineye sahip olduğumuzdan, tek bir örnekle derdimizi anlatabileceğimizi düşünmekteyiz. Geçtiğimiz yıllarda, insanlığın sonu tartışmalarının yeniden alevlenmesinde belirleyici olan Kovid-19 salgınında, Avrupa’nın kimi ülkelerinde yaşlıların huzurevlerinde ölüme terk edildikleri yönündeki haberler, okuyucunun malumudur. Böylesi bir tutumun izahı, güçlü olanın ayakta kalması gerektiğine hüküm veren bir insanlık zihniyeti için her ne kadar olağandan sayılsa da konunun başka zihinler için hayretle karşılanacağını yine de hesaba katmamız gerekiyor, zira aynı günlerde, Türkiye’yi resmeden bir başka görüntüde, karlar altında kalmış köylerde yaşayan insanların aşılanması için seferber edilen sağlık çalışanlarını görüyoruz. Avrupa’daki durumu, korku ve panik haliyle açıklamak meseleye bir izah getirebilir ama tam da bu eşikte aynı korku ve panik halinin sınırın bu tarafında neden baş göstermediği sorusu gündeme gelecektir ki bizce yanıtı bir kez daha zihniyet temelinde zuhur eden farklılığa göz önüne almaktan geçmektedir.

Osmanlı Devleti, ele geçirdiği Macaristan’da neden kültürel bir hafıza oluşturamamıştır?

Büyük Britanya, Hindistan’da geleneksel kültüre işleyen dokunuşlarda bulunurken, Osmanlı neden böylesi bir kalıcılıktan yoksun kalmıştır?

İngiliz Hindistanı’na kıyasla, Osmanlı Macaristanı’nın ömrü kısa sürdüğü için mi?

Peki neden böyledir?

İngiltere’nin Hindistan’da daha fazla hüküm sürmesinde ana saik nedir? 

Osmanlı Devleti, hakimiyeti altına aldığı Balkan coğrafyasında, farklı inançtan insanların ibadet edebilmeleri için gereksinim duydukları mabetlerin inşası ve muhafazasında çaba sarf ederken, aynı hassasiyet sınırın beri tarafında neden kendisine yer bulamamaktadır? 

…

Bu sorular zihniyet eksenli okumalar yapmakla yanıtlanabilir ki haddizatında başından beri bu yazı özelinde vurgulamak istenilen de milletler arasındaki farklılığı zihniyete özgü okumaya tabi tutmaktır. Yine de şu aşamada, yazının tam da bu kısmında, bağlama sadık kalmakla birlikte bakış açımızı değiştirme yoluna gidecek, bu kez neşteri doğrudan doğruya kendimize, bizatihi tarihimize vurmak kaydıyla, bir kez daha zihniyet eksenli bir okuma yapmaya çalışacağız. Bu bakımdan, okuyucuda şu ana dek karşılık bulmasını beklediğimiz etkinin, beklenmedik bir biçimde sınırın beri tarafından burasına, bir öz eleştiri olarak yeniden tesis edilmesi amaçlanmaktadır. Aynı suretle ki, böylesi bir bakış, tarihimize yönelik değerlendirmelerde yeni perspektiflere kapı aralayacağı gibi, bugünün meselelerinin daha iyi anlamlandırılmasından hareketle gelecek anlatılarımıza da bir yön vermeyi o derece olanaklı kılacaktır. Maksadımız budur ki okuyucu da hasıl olan da olsun!

…

Osmanlı aklının daha insancıl bir dünya vaat etmesine rağmen, güçlü olanın ayakta kalmasını vaaz eden Batı aklı karşısında yenildiği ve halihazırda dünyamızı bu ikinci aklın-birincisinin geri çekilişi ve kaybedişiyle birlikte bir hükmü bulunmamasından ötürü-karşısında ikincisinin yönettiği bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır. Tüm insancıllığına rağmen Osmanlı medeniyeti yıkılmıştır ve öyle görünüyor ki bu durum sadece bu medeniyetin mirasçısı olan bizlerce değil, sözü edilen dünyaya talip, niyetli ve muhtaç farklı milletten nice insan tarafından da sorgulanmalıdır. Güçlü olanın ayakta kalmasını öngören ve bunun gerçekleşmesini kendisine dert edinenlerin karşısında Osmanlı’nın temsilini üstlendiği dünyanın, haliyle güçten yoksun bırakılmış olanlar için daha cazip geleceğini tahmin etmek güç olmasa gerek. Yanı sıra, böylesi bir temsilin iş görmeyip son bulması, iş görmekten mahrum kalması da üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken bir husustur. Batı’dan yükselen sese kulak verenler için, hikayenin böyle son bulmasında, Osmanlı’nın güçsüzlüğü başat faktör olarak öne çıkarılır, öyle ya güçlü olanın hayat bulduğu bir düzende, ötekini düşünüp ötesini hesaba katanların var olması, imkan dahilinde olamaz. Dolayısıyla, onun yıkılmasında yadırganacak bir taraf olmadığı gibi aksine eşyanın tabiatından bir halin tercümesidir yaşanan. Söz gelimi İngiliz aklının Hindistan’da nasıl daha fazla kalabiliriz’in yahut kültürü nasıl dönüştürüp İngilizleştirebiliriz’in peşinde kimi akıl oyunları geliştirmesine karşın, Osmanlı aklının Macaristan’da böylesi bir potansiyele büyük oranda yabancılaştığını görüyoruz ki sınırın ötesini mesken edenler için, burada olan şey, tartışmasız bir başarı öyküsüdür. Madem ki dünyayı yöneten İngiliz aklıdır, o halde bu aklın gücü tanınmalı ve ona tabi olunmalıdır. Denklemin bu şekilde kurulması, güçlü olanı ayakta kılan dünyanın onaylanması ve haklılaştırılmasını da beraberinde getirmiştir. Osmanlı medeniyeti sadece yıkılmamıştır şu halde, yıkılması da gerekmektedir tabiatı gereği bu medeniyetin, yanlışlığı, eksikliği, yetersizliği, güçsüzlüğü vs. tüm geri kalmışlık görüntüleriyle mutlaktır bu husus ve bir o kadar tartışmaya kapalıdır! Aynı anlatı, sınırın bu tarafında ise aksine Osmanlı’nın bir başarısı olarak takdim edilir ki bu zaviyeden gördüğümüz Osmanlı geri kalmıştır belki ama insancıl kalmayı seçtiği için böyledir bu. Macaristan’da uzun süre kalmayı akıl edemeyen, etse bile bu yolda her şeyi meşru sayamayacak bir şekilde denge/ölçü/nizam gözeten Osmanlı aklı, tam da bu sebeple onlardan olmadığı için kaybetmiştir. Batı, başarıdan dillendirdiği bir dünyayı elde etmek için, her türden insani değeri ayaklar altına almayı göz alabilmiştir. Göze alabilmek tabiri,  belli belirsiz bir cesaret halini anlatsa da burada kast edilen cüretten başkası değildir ki bu ikisi özünde farklı temsiller çıkarır önümüze. Bizim bir sınırımız var düsturu ile eyleyen Osmanlı,  ayakta kalma uğruna her türlü sınırın yok sayılıp ihlal edildiği Batı’ya yenilmiştir ve pek ala yenilecektir de. Her iki anlatı da, tarihsel gerçekliğe isabet etmektedir. Gerçekliğin değerlendirilmesinde ortaya çıkan yorum farkı, yaşananları değiştirmeyecektir; Osmanlı günahı ve sevabıyla, eksiği ve fazlasıyla, yaptıkları kadar akıl sır erdiremedikleriyle daha insancıl kalmayı başarmıştır, bu noktada meselenin taraf olmakla yahut aidiyetle izah edilemeyecek denli tarihsel bir gerçekliğe tekabül ettiği bir kez daha hatırlatılmalıdır.

…

Osmanlı tarihinden kimi sayfalar, ilginç anekdotlar barındırır. Merhum Mehmet Genç Hoca’nın[1] yerinde tespiti ile yıkıldı yıkılacak denilen bir imparatorluğun varlığını XX.yüzyıla taşıması yahut merhum  İlber Ortaylı Hoca’nın[2] aktardığı üzere modern devletlerin/imparatorlukların cirit attığı bir dünyada Osmanlı’nın klasik bir imparatorluk olarak hüküm sürmesi başlı başına ilgi çekici bir konuyken, elbette Osmanlı tarihinin tozlu sayfalarında gezinmek haliyle ilgimizi cezbedecek ayrıntılara ev sahipliği yapacaktır.

Söz gelimi, Osmanlı’da dalkavukluk mesleğini icra edenlerden bir fasıl açtığınızda, bugün bile çoğu insanın konuya yabancı kalacağı ve hatta duyduğunu teyit etmeden inanmayacağı görülecektir! Oysa tıpkı Osmanlı aklının daha insancıl bir dünya çağrısını yineleyip durmasında olduğu gibi bu mevzuda da durduğumuz yer hakikatle sabittir. Osmanlı’da para karşılığı muhataplarını eğlendirmek için kimi gülünç hallere bürünen bu insanların, bazı zamanlar fiziksel açıdan şiddete maruz kalmak kaydıyla(tokat, fiske ya da oturdukları minderden ya da merdivenden aşağı yuvarlama), mesleklerini icra ettikleri tarihi kayıtlarda mevcuttur. Dalkavukluğun bir meslek olarak icrası, belirli kuralların açıkça tespitinden mülhem hukuki statü kapsamındadır.

Bu ifadelerde ilgi çekici olanın, dalkavukluk adı altında bir mesleğin icra edildiği koşulların yaratılması mı yoksa dalkavuk adı verilen kimselerin bahsi geçen gülünç hallerinin birilerinin menfaatine konu edilmesi mi olduğuna bir an için karar vermekte, tıpkı okuyucuda olduğu üzere zorlandığımızı itiraf etmeliyiz!

Devam edelim.  

Başka bir sayfada, Osmanlı Padişahları’nın huzuruna çıkan kimselere karşı muamelesine tanıklık ederiz ki bilindiği üzere bu karşılaşma, tam anlamıyla bir güç gösterisi olarak ritüel havasında tezahür etmektedir. Padişahın huzuruna çıkan kim olursa olsun, önünde eğilmek ve icazet dahilinde eteğini öpmekle yükümlüdür. Aynı ritüelin, padişahın sırf ihtişamını ve heybetini göstermek ve de muhatabına onaylatmak için, konuşmak yerine el işaretlerini kullanmak kaydıyla resmedildiği bilgisinin, arşivlerde mevcut olduğu da ayrıca belirtilmeli! Bir kez daha aynı soruyu sormak durumundayız!

Burada ilgi çekici olan nedir?

Belki şöyle bir hatırlatmada bulunursak, bir nebze olsun sorunun yanıtlanmasına bir faydamız olabilir:

Hz. Peygamber; Müslümanlar’ın lideri ve İslam Devleti’nin kurucu başkanı olarak, yakınında bulunan sahabelerle yüz yüze ilişkiler kurmuş ve ister Müslüman ister başka dinden olsun, hiç kimseye elbisesini öptürmemiştir.  Hiçbir hadiste yahut dönemi anlatan hiçbir kaynakta veya herhangi birinin şahitliğinde böyle bir yaşanmışlık doğrulanmaz.

Bu durumda, Osmanlı padişahlarının Hz.Peygamber’in yapmadığı, yapmayı dahi düşünmediği bir davranışı/uygulamayı-Hz.Peygamber’in böyle bir şeyi yapmadığını samimi her Müslüman bilir-bir devlet geleneği olarak tatbik etmesi olacak ki, bu işte ilgi çekici bir şeyler olduğuna fazlasıyla kani olmaktayız!

İlgi çekici yolculuğumuz tüm hızıyla devam ediyor.

Rus Çarı Büyük Petro’nun hükmettiği yıllarda, bu ülkeye elçi olarak gönderilen Mehmed Ağa’nın, tanık olduğu geçit töreninden ve yeni protokol düzeninden bahsederken, “maskaralık” tabirini kullandığını biliyor muydunuz?[3] Bu tarihi yaşanmışlığın olağandan sayılması gerektiği yönünde güçlü kanaatlerimiz olduğunu itiraf etmeliyiz; elbette yaklaşık yüz yıl sonra, Osmanlı’nın da maskaralıkla bir tuttuğu aynı uygulamaları hayata geçirdiğini göz önünde bulundurmadığımız takdirde!

Petro ile başlayan ve Osmanlı aklının zamanında yeteri kadar ciddiye almadığı büyük Rus ilerleyişinin, Osmanlı Devleti’ni son derece yıpratıcı savaşlara sürüklediği bilinen bir husustur. Bin yedi yüz altmış sekiz(1768) yılında patlak veren Osmanlı-Rus savaşı ise bunlar içerisinde Çeşme Baskını olarak kayıtlara geçen malum hadisenin cereyan etmesi bakımından bilhassa önem teşkil eder, ancak yaşananları ilgi çekici kılan başka bir nokta vardır ki o da Osmanlı aklının söz konusu baskını haber eden bir uyarı karşısında takındığı tavırda tezahür eder. Osmanlı yöneticileri, Rusya’nın Cebelitarık yoluyla; Baltık Denizi’nden Akdeniz’e ve oradan Karadeniz’e uzanacak bir harekatı gerçekleştirebileceğine ihtimal vermemiş olacaklar ki, Fransa ve Venedik yetkililerinin olası bir Rus saldırısı hakkındaki uyarılarını dikkate alma gereği duymazlar. Rusya’nın Osmanlı’nın neredeyse son iki yüzyılda en çok savaştığı devlet olması, tarihsel gerçekliğin iz düşümünde bu ihmali hiç kuşkusuz ilgi çekici bir anekdot haline getirmektedir.

Bu kadarı yeterli mi? Yoksa sayfaları çevirmeye devam edelim mi?

…

Osmanlı Devleti’nin neden yıkıldığına dair sayısız açıklama modeli geliştirilmiştir. Başlangıçta, dışsal etmenlere odaklanan Osmanlı araştırmaları, zamanla içsel dinamiklerin öncelenmesi gerektiğine salık vermiş ve bu hususta kayda değer bir birikimi meydana getirmiştir. Bu yazının maksadının böyle bir modelin geliştirilmesi olmadığı açıkça belirtilmeli. Kaldı ki okuyucu nezdinde bu yazının yazarı için, meselenin doğrudan doğruya Osmanlı aklının insancıl bir dünyanın bayraktarlığını yapması ile irtibatı olduğuna şüphe yoktur. Osmanlı’nın doğaya, kainata, insanlık meselelerine, eşyanın tabiatına bir denge noktasında baktığı için, Avrupalı devletlerin gerisinde kaldığını savunmaktayım. Bu ifadenin, zamanın gerisinde kalmak’tan başka bir şey olduğu aşikardır, zamanın gelişmelerine Osmanlı’nın tepkisizliğini/reaksiyonsuzluğunu-geç kalınan-bir geri kalmışlık olarak teşhis etmemizde bir beis görmüyorum, zira bu durumla yüzleşmemizin ve yapılan hataların mesuliyetini üstlenmemizin üstünden epeyce zaman geçti. Ancak Batı’nın Osmanlı’nın bu denli ötesine geçmesi, sadece zamanın gelişmelerine duyarlı olmasıyla bağlantılı olarak değil, muhataplarından sınırsızca güç devşirme siyaseti gütmesiyle de izah edilmelidir. Gerekli görüldüğünde ki istisnasız bir biçimde görüldüğü tarihselliğiyle ortadadır, bizatihi insancıl bir dünyanın hedef alındığı bir stratejidir bu. Bu stratejinin en başta üzerinde güneşin batmadığı imparatorlukça temsil edilmesi ise şu cümlelerden hareketle oldukça manidardır: “Bir şeyi başarmış, en tepeye ulaşmış kişi, tırmandığı merdiveni tekmeler ki ardından gelenler safdışı kalsınlar, bu çok bilinen bir durumdur. Adam Smith’in ve İngiliz hükümetinin kozmopolit doktrinin sırrı burada yatar.”[4] Dolayısıyla Osmanlı’nın, büyük Avrupa güçleri karşısında yenik düşmesini bu ifadenin işaret ettiği anlam üzerinden okumak gerekmektedir. Bununla birlikte, yukarıda Osmanlı tarihinden kimi ilginç anekdotları aktardığımız ilgili kısımda, Osmanlı aklının yer yer kendi düzeyiyle çeliştiği görüntüleri, yaşanan geri kalmışlığa dönük bir şekilde değerlendirmek de mümkündür. Ancak daha ötesinde, asıl üzerinde durulması gereken, bu görüntülerin zihniyetle irtibatı meselesidir; başka bir deyişle yaşananları bir zihniyet temsili olarak ele alabilir miyiz?

Osmanlı aklının; ötekini kucaklayan, ötesiyle bütünleşen ayırt edici vasfı; padişahların muhataplarına karşı konuşmayı bir lütuf saymasıyla yahut huzurda bekleyenlere etek öptürülmesi türünden protokol usulleriyle ne derece uyuşmaktadır? 

Merhameti, insancıllığı, kainata yönelen mesuliyet bilinciyle nam salan bir medeniyet tasavvurunu, dalkavukluk mesleği adı altında, bir takım zayıflıkların yahut aciz durumların satışa konu edilmesiyle nasıl ilişkilendireceğiz?

Kendisine yönelen olası bir saldırı beklentisini, tüm uyarılara rağmen göz ardı eden bir tutumun, ne kadar akli olduğu ortadayken, bu tutumda düşmanını küçümseyen belli belirsiz bir kibir yok mudur?

…

Bu soruları artırmak mümkün!

Osmanlı aklının adalet gözeten, duyarlılıkla iş gören, insancıl bir dünya kurma fikrine içkin mahiyetiyle şaşırtıcı bir birliktelik arz eden bu manzara-lar, bizce zihniyet temalı anlatıyla bir noktada kesişmektedir. Osmanlı tarihi, güç ve ihtişamla iç içe geçecek şekilde, öz güvenden kibre geçişkenliklerin sıklıkla tecrübe edildiği bu türden sahnelere hiç de yabancı sayılmaz. İbn-i Haldun’un devletlerin çöküş alametleri içerisinde zikrettiği gurur ve kibir maddesiyle de ilişkili okunabilecek bu husus, Osmanlı aklının değer yitimi üzerine nasıl dumura uğratıldığını görmeyi sağlar. Geri kalmışlığın iyiden iyiye hissedildiği döneme kadar, devletin Avrupa’daki gelişmelere duyarsız kalması bir yana, sınırın öte tarafına karşı küçümseyici bir şekilde yaklaştığıyla ilgili güçlü emareler bulunmaktadır. Bernard Lewis, Osmanlılar için Avrupa’nın özde İstanbul ile sınırlı olduğunu söylerken, sınırın öte tarafı için, ham madde ve köle kaynağıydı saptamasınıyapmaktadır. Batı’da oldukça erken sayılabilecek bir dönemde Osmanlı’ya karşı gözle görülür bir ilgi ve merak uyanırken, Osmanlı’da uzun yıllar böylesi bir eğilime rastlanmaz. Ortaylı, Osmanlı vakanüvis’ti Raşid’in, I.Petro’dan tebaasına çılgınca adetler getiren biri diye bahsederken, II. Katerina Rusya’sına giden Mustafa Rasih Paşa’nın gördüklerini bu kez büyük bir merak ve hayranlıkla anlattığını aktarır.[5] Bu değişimin sebebini, salt güç dengelerinin değişmesiyle izah edemeyiz. Osmanlı’nın sınırın ötesine yönelik bu ilgisizliği, bir şekilde kendini üstün görmesiyle bağlantılı olmalıdır. Kanuni devrini anlatan bir Osmanlı kroniğini inceleyen İhsan Fazlıoğlu, dünyanın sonuna dair beklenen kehanetin gerçekleşmediğini gören Osmanlı yöneticilerinin, bu durumu kurulan düzenin kusursuzluğu üzerinden okuduklarını belirtir. Devletin kurduğu ve de temsil ettiği bu düzen, öylesine ideal bir görünüme sahiptir ki, kainatın sahibi olan Yaratıcı bu hususta dünyanın ömrünü uzatmaya hükmeder.[6] Fazlıoğlu’nun konuyu ele alırken, özgüvenden kibre, mutlak bir hüküm vermekten kaçınmasına karşın, her iki sözcüğe de yer vermesi, bilhassa vurgulanmalıdır. Başka bir kronikte ise, XX. yüzyılda hüküm süren padişah, vezir ve yöneticilerin tek tek isimlerine rastlarız ki Fazlıoğlu bu kez, hükmünü açıkça verir ve bu bir kibirdir tespitinde bulunur.[7]

Getirdiği hediye ile Padişah’ın huzuruna çıkmaya hazırlanan bir İngiliz temsilciye yönelik, İngiltere’nin Osmanlı elçisinin şu sözleriyle bu faslı kapatıp, maksadının fazlasıyla hasıl olduğuna ikna olduğumuz yazımızı, noktalıyoruz.

“Buraya alel’ade bir Hükümdar’a veya krala değil, dünyanın kuvvetli bir devlet reisine lütufkar Kraliçe’mizden bir hediye ile gelmiş bulunuyorsunuz. Biz olalım, başka Hristiyanlar olsun, kendine bir hediye getirdi mi bunu ya vazife ya korku yahut kendisinden bir lütuf beklediğimizden dolayı yaptığımızı zanneder. …fakat ilk görüşte hediye hoşuna gitmezse…o vakit onu söktürür,ayağı altında çiğner.”[8]

…

Osmanlı gücünün ihtişamını vurgulamanın bir gereği olarak bu ve benzeri sahneleri müdafaa etmenin bir bedeli olduğu unutulmamalı! Güç kavramıyla olan ilişkilerini, istinasız bir şekilde kibirle resmedilen bir büyüklük hali üzerinden tanımlayanları; Osmanlı tarihine ilişkin yukarıda dile getirilen malum temsiller üzerinde düşünmeye davet ediyoruz. İnsanlık tarihinin Osmanlı Hanedanı’yla anıldığı ilgili dönemi, insancıl bir dünyanın inşasına niyetli insanların hüküm sürdüğü bir zaman dilimine karşılık gelmektedir. Niyetin tecelli etme düzeyi, Osmanlı aklının sınandığı koşullardan bağımsız düşünülemez. Her devlet gibi Osmanlı da güç ve ihtişamın getirdiği büyüklük algısına kapılmadan edememiş, bir müddet dünyayı bu nazar-ı noktadan görmüştür. Osmanlı aklını gölgeleyen gelişmelerin yaşanmaya başlaması da tam olarak bu noktadan sonrasına denk düşer. Osmanlı’nın dünyanın merkezi olmakla övündüğü zamanlardan, beka kaygısının hat safhada duyumsandığı yıllara, yaşanan irtifa kaybında bu anlatı ne kadar belirleyicidir, tartışmaya açık bir mevzudur belki ama, kesin olan; insancıl bir dünyayı vaaz eden, dahası bu dünyanın inşasında kayda değer bir ilerleme kat eden Osmanlı aklının, bir müddet büyüklük ve kibirle gölgelendiği ve dumura uğratıldığı gerçeğidir. Bugünün insanı için bu yazının vaat ettiği, benzer hataların yaşanmaması yönünde, bir hatırlatmada bulunmak olmalıdır. İnsancıl bir dünyanın inşasında Osmanlı aklıyla irtibat noktasında gösterdiğimiz hassasiyeti, aynı aklı gölgeleyen durumların tespitinde de benimsememiz gerekmektedir, aksi takdirde tarihin biz Osmanlı mirasçıları için vaat ettiği bir kısır döngüden fazlası olmayacaktır.

…

[1] Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, Mehmet Genç, Ötüken Yay., İstanbul, 2014

[2]Tarihin Işığında, İlber Ortaylı, Profil Yay., İstanbul, 2014

[3]İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İlber Ortaylı, Timaş Yay., İstanbul, 2018

[4] Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri, John M. Hobson, YKY, İstanbul,2020

[5] Ortaylı,(2018)

[6] İhsan Fazlıoğlu İle Ahlak-ı Ala’i Okumaları Ders Notları-I, https://fazlioglu.blogspot.com/2019/10/ihsan-fazlioglu-ile-ahlak-i-ala-i-okumalari-ders-notlari-bolum-1.html

[7]Fazlıoğlu, (2019)

 [8] Kraliçe Elizabeth Devrinde Türkler ve İngilizler, Çev: Hamit Dereli, Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayı., Ankara, 1951